Belki Çok Da Şey Yapmamak Lazım (!) – Alper Erdik

Çok partili dönemin başladığı yıllardan bu yana pek çok sağ teşkilat kuruldu. Bunlar belli dönemlerde iktidar oldular, ülkeyi yönettiler ve görevlerini tamamladıktan sonra tarihin çöplüğünde yerlerini aldılar. Burjuvazinin çeşitli fraksiyonlarının politik aparatı olarak ortaya çıkan bu partiler, işlerini öyle iştahla yaptılar ki sonlarının geldiğini bile anlayamadılar. Ama dikkat edilirse tüm bu süreçte CHP’ye hiçbir şey olmadı. Olmaz da. Zira İsmet İnönü’nün, ortanın solu tartışmalarında partisine biçtiği, emekçilerin düzen dışı bir seçeneğe yönelmelerine engel teşkil etmek misyonu, hâlâ sürüyor. Bu anlamda CHP, oldukça istikrarlı ve başarılıdır. Ve bu sayede zaten, Cumhuriyet Halk Partisi, burjuvazi için vazgeçilmezdir.

Türkiye’yi küçük Amerika yapma iddiası, CHP’nindir. IMF ve Dünya Bankası’na CHP döneminde üye olundu. NATO’ya başvuru da bu parti henüz iktidarda iken yapıldı. Türk lirasının ilk kez devalüe edilip dolar karşısında değersizleştirilmesinin faili de CHP’dir. İmam-Hatipler, İlahiyat fakülteleri, Demokrat Parti işbaşına gelmeden açıldı. ABD’lilere, emperyalistlere daha fazla yaranmak için ülkemizdeki bir avuç komüniste hayatı zindan etmek de bu partinin icadıdır. Sahi, Sabahattin Ali, kaç yılında katledilmişti?.. Saydıklarımız keyfî kararlar değil, emperyalist-kapitalist dünya sistemine az gelişmiş bir ülke olarak dâhil olmanın gereklilikleri elbette.

Bunları bilmezden gelirsek, Y-CHP’nin İslamcı, milliyetçi, liberal partilerle bir sağ blok oluşturmasına, dostlarıyla beraber iktidarı alma heves ve girişimlerine şaşırabilir; öyle ya da böyle her dört seçmenden birinin tercih ettiği, asırlık bir partinin, yüzde bir oyu olup olmadığı bile tartışmalı ve bugün yaşadığımız sorunlara direkt etkisi olan isimlerle flört edişine kızabiliriz. Oysaki her şey olması gerektiği gibi oluyor. Müesses nizamı kimin devam ettireceği tartışması bugün de burjuva siyasetinin merkezinde duruyor.

Ve fakat CHP’den başka bir seçenek bulunmadığını düşünen, her şeye rağmen Atatürk’ün partisi diyerek CHP’yi desteklemeyi sürdüren dürüst insanlar, bu işi bir türlü anlayamıyorlar. Koskoca CHP’nin koskoca genel başkanının, nasıl olup da hayalleri tarikat evinde boğulan bir gencin ölümüne ilişkin iki cümle edemediğine şaşırıyorlar. Ama bu şaşkınlık da uzun sürmüyor tabii. Çünkü üç tane fazla oy alabilmek için bu taktiklerin gerekli olduğuna inandırılıyorlar. O muhalif denilen kanalların vazifesi tam da bu: İzleyenleri, mevcut ve potansiyel CHP seçmenlerini iyice sağcılaştırmak, onlara Kemal Kılıçdaroğlu’nun her dediğini sorgulamaksızın doğru belletmek. Havuzdan kaçıp ülkede ne olup bittiğini öğrenmek isteyenlere yüz yaşına gelmiş Ayşenur Arslan’ı, Şahan Gökbakar’ı programına çıkarmak için kırk takla atan Uğur Dündar’ı, Atatürk pazarlamacısı Yılmaz Özdil’i ve İYİ Partili, Deva Partili, Gelecek Partili bilcümle siyasetçiyi sabahtan akşama kadar işte bunun için izletiyorlar.

2023’te yeni bir iktidar kurulacak; isimler, kadrolar kurumlar değişecek.  İddiaları böyle CHP’lilerin. Peki değişmeyenler, değiştirilmeyecekler? Onu da biz söyleyelim: Sabancı, Koç, TÜSİAD’cılar sömürmeye devam edecekler. Türkiye, AB ve ABD karşısında yine ulusal onurundan yoksun bir ülke olarak kalacak. Dinci yobazlar bugüne dek edindikleri nüfuzları ile rahatça yaşamayı sürdürecekler. Sağcılık, hep olduğu gibi yine iktidarda olacak. Devletin eğitim kurumlarında bilim, aydınlanma, sanat, felsefe değil; yine hurafeler öğretilecek… Aksini düşündürecek bir emare var mı? Nihal Atsız gibi bir ırkçıyı düşünce insanı olarak anan, İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasına sevinen müttefiklerini; Suriyeliler sorununun müsebbibi ve en kritik özelleştirmelerde pay sahibi müstakbel ortaklarını, seçimin hemen ardından tasfiye etmeyi mi planlıyorlar acaba CHP’liler?

Ekonomik-politik yönelimleri kapitalist düzenin bekasına hiçbir şekilde ters düşmeyen CHP’nin durumu bu; bunda da, anlatmaya çalıştık, bir çelişki yok. Ama yine de, insan utanır be, denilecek şeyler var. Defalarca AKP’nin 2007’ye kadar çok iyi işler yaptığını dile getiren, 2001 krizinde hazine müsteşarı olan, Kemal Derviş’in çantacısı, şu an partisinin sözcüsü Faik Öztrak’ın, Adnan Menderes’le ilgili sözleri yazılsın bir kenara. İsmet Paşa’yı cahil seçmenlerine linç ettirmek isteyen bir diktatörü övebildi bu adam, daha yeni. Ya Bülent Kuşoğlu’nun KARAR gazetesinde yazdıklarına; Babacan ve Davutoğlu’na demokratlık atfetmek için kaleme aldığı muhafazakârlık güzellemelerine ne demeli? Yıldırım Kaya adlı vekilin, Kılıçdaroğlu’nun peygamber soyundan geldiğini ama övünmemek için bunu herkesten gizlediğini söylemesi de pastanın çileği… Gelmekte olan bu işte.

Ama dert bir değil ki elvan elvan. Onu eleştir, buna söv; geriye ne kalıyor? Üçüncü ittifakçılar, sol cepheciler… HDP’yi ele alalım.  Solculukla hiç işi olmadığı halde solcuların kendi aralarında sohbet etmelerine bile bozulup onları hemen yedeklemeye girişen, radikal demokrasi soslu, milliyetçi bir Kürt partisi var karşımızda. Bu bir kenara; 2007’deki referandumda cumhurbaşkanını halk seçsin diyen, 2010’daki referandumda boykot-evet karışımı bir tavır takınan, “çözüm süreci”nde AKP’yle hemhal olan, Ergenekon-Balyoz tertiplerini canhıraş biçimde destekleyen, özetle son yirmi yılda, her kritik dönemeçte neoliberal-İslamcı diktaya destek sunan; pratik siyasette her adımı yanlış olan bir yapı neden desteklenmeli?

Bir de öbürleri var. Solcular yani. Yirmi yıl sonra akılları başlarına geldi bunların da. Zira yeni ve muhtemel iktidar tam dişlerine göre olacak. AKP’ye yapılamayanı CHP’ye yapmak daha kolay tabii. Bir süredir görüşüyorlar aralarında. Bunlardan ilki, bıkmadan usanmadan, her gün sabahtan akşama kadar işçilerden bahseden ama hayatında üç işçiyle bile tokalaşmamış tiplerin lider olduğu parti. İkincisi, doksanlarda sivil toplumculuğu kurumsallaştıran, reel siyaset yapayım derken HDP ile CHP arasında gidip gelmekten başları dönen,  çareyi örgütün adını değiştirmekte bulan, geçmişten beri orta yolculuğu marifet bilenlerin partisi. Üçüncüsü de PKK’nın katlettiği yoldaşlarını bile Kürtler küsmesin diye anamayan, kuyrukçuluk işini en istikrarlı biçimde sürdürenlerin partisi… Bunlar soldan sağa üç, sağdan sola da üç taneler ve ittifak denilen şeyin, ayrı yerde duranların yan yana gelmeleri demek olmadığını anlayamıyorlar. Bütün, sadece parçaların toplamı değil; bu toplamın başka parçaları da kendine çekebildiği odaktır. Emekçi halkımızın gündeminde olmayan, olmayacak bir birliktelik sadece bu yapıların üye ve sempatizanlarını ilgilendirir. Keşke yapabilseler ama bunu bile becermeleri olanaksız, bu da ayrı bir konu tabii.

12 Eylül’e kadarki devrimci savaşımı yürüten sosyalist örgütler bize olağanüstü bir kültür, direngenlik, mücadele geleneği bıraktılar. Bu konuda çok şanslıyız. Ama politikleşmiş, sınıf bilinci edinmiş, kendi kaderini eline almaya aday bireylerden oluşan bir işçi hareketimiz, maalesef o gün de yoktu, şimdi de yok. Ve kabul edelim, bu gidişle, yarın da olmayacak. Evet, darbe kötüydü, solcuları ezdi, işçileri dağıttı, doğru. Ama ondan öncesinde de sendikalar, işçi oluşumları; sol örgütlerin güç devşirmek için ele geçirmeye çalıştıkları, uğruna birbirleri ile didiştikleri yapılardı. Bugün de öyle değil mi? Şunun şurasında kırk kişiyiz…

Eğer örgütlü, bilinçli, akıllı emekçilerin öncüsü ve öznesi olduğu bir sınıf hareketi yoksa devrim de yok! Bu yüzden solculuk iddiasında olanlar, cephe kuruyoruz diyenler, yeter artık, bizimle dalga geçmesinler. Şirin Payzın’ın karşısında vakit öldüreceklerine gidip emekçileri örgütlemeye çalışsınlar. Bunu yapma istek ve iradesi de taşımıyorlar, biliyoruz. O halde, sussunlar artık istiyoruz. Bu kadar konuşup hiçbir şey yapmayan insanlardan oluşan bir topluluğa kimsenin güveni kalmıyor, kalmadı. Bu yüzden de o şanlı partileri, bir solcu öğütme makinesine dönüştü. Devrimcilik, üniversiteden sonra anlatılıp yâd edilen bir maceradan fazlası değil artık.

Bakın; Ankara’da, Selanik Caddesi’nde lif satan Zehra Hanım’ın cümleleri bile bu çokbilmiş tiplerin söylediklerinden daha fazla heyecan yaratıyor bizde. Çünkü onlar, yirmi otuz lira kazanacağım diye akşama kadar kaldırımda oturan bu kadının yediği soğuğu hiç yemediler.  Çocuklarını KPSS çıkışlarında beklemediler. Faturalarını ödeyemeyip karanlıkta kalmadılar. Halk ekmek kuyruklarına girmediler. Ne yoksulluğu biliyorlar ne yoksulların hayatını. Ekrem İmamoğlu’ndan AVM patronu olur ancak, diyor bu sakallı solculardan biri; be kardeşim senden ne oldu da…

Farkında değil misiniz; CHP’li liberaller, HDP’li Kürtçüler, sosyalist hacıağalar, hepsi birden, bize hepimize tepeden bakıyorlar. Her şeyi çok iyi biliyorlar ya… Bir tanecik oyumuz var, ya onlara ya bunlara, verelim geçelim. Öyle mi?

TV’den gazeteden internetten üzerimize fışkıran tüm bu tiplerden kurtulmayı düşleyenler… Kemal Sunal’ın toplumcu filmlerini sevenler… Büyük hayallerinden vazgeçip küçük yaşamlara sıkışmak istemeyenler… Talât Paşa’yı da Hrant Dink’i de bu toprakların devrimci geleneğine dâhil edenler… Bardağı taşıran son damlayla ondan bir önceki damlanın farkını idrak edebilmek için Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri’ne başvuranlar… Denizli’nin Zafer gazozunu Çamlıca’ya değişmeyenler… Martin Eden’ı bitirince sarsılanlar… Hayal kurmadan uyuyamayanlar… Kulüp dizisine fit olmayanlar, Vesikalı Yârimciler… Bin tane sol yayın okusa da Darağacında Üç Fidan’ı hep ayrı bir yere koyanlar… Kızıl gelinliğin özgür vatana giydirileceği günün geleceğinden hiç şüphe etmeyenler… Artık yan yana, bir arada olma vakti gelmedi mi? Neredesiniz? Mutluluktan bile azız ama varız, biliyorum. Define peşinde koşarken aklını yitiren Cabbar’a dönüşmeden; Gripin’in (adı başlıkta anılan) son şarkısını mırıldanmaya başlamadan; umudu yeniden örgütlemek, kendimizi yeniden var etmek için bulmalıyız birbirimizi.

***

Resim: Kazanmak Zorundayız, 1984 – Robert Përmeti

Bunu paylaş: