71. Cannes Film Festivali Kısaları: Competition, Cinefondation, Corner – Onur Keşaplı

Gülbike Keşaplı’yla birlikte 71. Cannes Film Festivali’ne, bu yıl ilk kez uluslararası ölçeğe taşıyacağımız Uşak Kanatlı Denizatı Kısa Film Festivali’nin yürütücüleri olarak festivalimizin tanıtımı ve yeni kısa metraj çalışmamız Prelüd/Başlangıç’ın Cannes Short Film Corner’a dâhil edilmesi vesilesiyle filmimize yeni alanlar açabilme amacıyla dâhil olduk. Daha şimdiden iki binden fazla başvuru almasıyla festivalimiz ile önümüzdeki hafta Türkiye’de beş kentte gösterime girmesinin ötesinde yurt dışı festivallerden davetler almaya başlayan filmimizin bizleri mutlu eden başarılarına olanak sağlayan iş görüşmelerimizden fırsat buldukça Cannes’ın uzun ve kısa metraj seçkilerini izlemeye çalıştık. Ne de olsa Cannes, dünya sinemasına yön verme ve yedinci sanatın yeni eğilimlerine de ev sahipliği yapma noktasında hala küresel ağırlığa sahip bir festival. Bu doğrultuda ana yarışmada altı*, Belirli Bir Bakış yarışmasında beş**, kısa metraj yarışmasında sekiz, öğrenci kısaları yarışmasında beş, yarışma dışında ise yedi film olmak üzere on bir uzun metraj***, yirmi bir kısa metraj film izledik. Bu yazı ve takip eden yazılarda bu filmlere dair yönelik eleştirilerimizi kaleme alacağız. İyi okumalar.

***

Cannes Film Festivali’nin dünya sinema ölçeğinde büyük oranda karşılığı olan itibarı neticesinde ülkemizde dâhil olmak üzere kısa filmcilerin hayalini süsleyen bir kısa metraj ağını da içerdiği söylenebilir. Hatta bu itibar öylesine çekici ki Cannes’ın yarışma ve Cinefondation olmak üzere iki kısa metraj kısmı dışında yer alan ve aynı zamanda market işlevi de gören yarışma dışı Short Film Corner bölümü, ülkemizde hem basının hem de işgüzar kısa filmcilerin sayesinde yarışmaymış gibi sunulabiliyor. Önemine rağmen yarışma olmayan bu kısımla ilgili dürüst bir noktaya varacak bilgilendirmelerin fazla heyecanlı ve ergen sesler yüzünden bulandırmasına ek olarak bu yıl Cannes’ın resmi kısa yarışmasına başvuruda bulunup “Cannes’da yarışıyorum” diye dolaşabilecek kadar düşük hadsizler bile türedi. Tüm bu aleni yalanlara ve yanlış bilgilendirmelere sebep olan güdünün Cannes’ın taşıdığı itibar olduğuna şüphe yok. Kısa filmcilerin bu itibarı kendilerini itibarsızlaştıracak kadar çok önemsemeleri ise başka bir yazı konusu. Önümüzdeki yılki festivalin başvuru sürecinin hemen öncesinde, özellikle Cannes Short Film Corner’a odaklanan bir yazı ile bu kısmın ne olduğu, ne olmadığı ve en önemlisi nasıl epey faydalı bir araç olabileceğine dair ayrıntılı bir metin ortaya koyacağız. Şimdiyse festival süresince izlediğimiz filmlere dair değerlendirmelerimize geçmeden evvel kısa filmciler için büyük değerler taşıyan Cannes için kısa filmin ve kısa filmcilerin ne ifade ettiğine dair yazmadan duramayacağımız notları sıralayalım:

En sonda vurgulayacağımız önermeyi başa alarak başlamak gerekirse Cannes Film Festivali için kısa metraj pek de önem arz etmiyor. Şöyle ki olağan koşullarda 10 filmin yarıştığı seçkide bu yıl nedense 8 film yarıştı ve bu 8 film yaklaşık iki hafta süren festivalde yalnızca iki kez gösterildi. O gösterimlerin neredeyse aynı anda başladığını ve daha da önemlisi seans saatlerinin çok daha ilgi çekici ve merak uyandıran programlarla çakıştığını da söylemek gerek. Önceliği uzun metraj olan bir festivalde bu durum şaşırtıcı olmayabilir fakat örneğin Dogman filminin tam yedi kez gösterildiği bir festivalde kısa filmlerin aynı günde iki süratli ve önemsiz gösterime sıkıştırılması kabul edilebilir bir durum değil. Cannes’ın kısalarla ilgili olumsuz yaklaşımı ne yazık ki bununla da sınırlı değil. Festival yerleşkesinin kısa metraj bölümünün soyut ve somut ölçeği de olumsuza doğru bir giden eğilime sahip. Elbette bu değerlendirmeyi yaparken, festivale 2012 yılında kısa metrajımız Soluş ile dâhil olduğumuzda edindiğimiz gözlemlere dayanıyoruz. Cannes konusunda bizden daha tecrübeli olup 2012 öncesi ve 2012-2018 arası gitmiş olanların görüşleri ve katkıları bizi ve yazıyı daha aydınlatıcı ve doğru bir noktaya taşıyacaktır. 2012 ile kıyaslandığında ilk fark Short Film Corner kısmı ile beraber bir bütün olarak kısa metraj sahasının gün olarak kısaltılmasında görülüyor. Altı yıl önce festivalin tamamında yer alan kısa metraj bölümü, bu yıl festivalin yalnızca ikinci yarısında açık. 2012’de sayıca daha fazla olan ve tüm kısaları izleme olanağı bulduğunuz video kütüphanesinin de bu yıl küçüldüğünü ve birer saatlik randevularla çalışır hale geldiği görüldü. Festivalin tamamına yayılmış koşuşturmaca halinin de sonuna kadar yansıtıldığı kısa metraj bölümünde filmleri izlemek bir mücadele alanına dönüşmüş durumda. Ek olarak yine altı yıl önce ücretsiz olan cep salonların bu yıl ücretli hale geldiği görülüyor. Bu da filminin prodüksiyon ve sinematografik gücüne inanan yönetmenlerin filmlerini özel davet götürdükleri insanlara izletebilmek için ya para ödemelerini ya da video kütüphanesinde bir cebi ayırtmış olmalarını gerektiriyor. Asıl bomba etkisi ise bu yıl zaten altı güne sıkıştırılmış kısa metraj alanına festivalin son iki gününde adım atabilmenin bile meçhul hale gelmesiyle yaşandı. Sondan bir önceki gün “film izleyeceğiz” açıklamasının ardından girmeyi başarabildiğimiz(!) kısa metraj alanına festivalin son günü olan 19 Mayısta hiçbir şekilde sokulmadık. Yani festivalde yer alan kısa filmciler festivalin kısa film alanında festivalin bitmesine bir tam gün kalmışken alınmadı. Bu uygulamada herhangi bir gerekçe sunulmadığını ayrıca belirtelim.

Kısa filme üvey evlat muamelesi gösteren yerli festivallere karşı haklı ve acımasız eleştiriler yöneltirken, çok daha acımasızını uygulayan Cannes Film Festivali’nin bu tutumuna dair en ufak bir eleştirinin yükselmiyor oluşu da sanırız başta belirttiğimiz “itibar”dan temelleniyor. Festivalde yer alan yerli yabancı basının kısa filmlere dair eleştiri yazıları kaleme almamaları, eleştirmenlerin gözünde Cannes ve kısa metrajın yan yana gelmediği gerçeğini su yüzüne çıkartıyor. Tüm bunlara ek olarak ne ilginçtir ki bu yıl yarışan filmlerin zayıflığı görmezden gelinemeyecek kadar aleniydi ve Cannes ön eleme gibi belki de yarışmalar dünyasının en önemli halkasını da duyurmayarak, klişe tabirle “eski kafalı” festival yaklaşımını sürdürdü. Yani kimlerin ön elemeyi yaptığına dair bir fikre sahip olunamayan yarışma seçkisinde büyük ölçüde vasat 8 filmle baş başa kalındı. Bu yılki yarışma ve yarışma dışı kısa filmlerin niteliğini elbette öncelikle 2012 seçkisiyle kıyaslıyoruz. O yıl bilindiği üzere tarihte ilk kez Türkiye’den bir kısa film Altın Palmiye kazanmıştı. Bu başarıyı Sessiz filmiyle gösteren Rezan Yeşilbaş’ın o tarihten bu güne kısa ya da uzun herhangi bir film çekmemiş oluşunu da aynı sessizlikle biraz da şaşırarak takip ettiğimizi belirtelim. Yine o yıl diğer yarışma filmlerinin başta Cockaigne, Night Shift ve Yardbird olmak üzere bir kısmının bizce Sessiz’den bile daha güçlü oldukları, Short Film Corner’daki yapıtların bile yerli kısalardan birkaç gömlek üstün olduğu gerçeğini gözlemlemiştik. Bu yılki seçki beklentimizi karşılamaktan epey uzakken, izleme şansına eriştiğimiz kimi yerli ve yabancı Short Film Corner filmlerinin aleni kalitesizliği Cannes’ın bir bütün olarak kısa metrajı nasıl algıladığı sorusunu sordurmanın ötesinde dünyanın önemli kısa film sanatçılarının günümüzde Cannes’a ne kadar değer verdiği noktasında kuşkucu bir hal yarattı. Bir izleyici olarak hemen her gün Vimeo ve Short of the Week gibi kanallarda kısa filme dair çok daha iyi örnekleri izlemenin yanında, 2014’te bu yana düzenlenen Uşak Kanatlı Denizatı Kısa Film Festivali’nin yönetmeni ve ön seçici kurul üyesi olarak ödül verdiğimiz bazı yapıtların da bu yılki Cannes finalistlerinden daha sağlam olduklarını düşünüyoruz. Onur Yağız’ın Toprak’ı, Cem Göksoy’un Korku’su, Nuri Cihan Özdoğan’ın Sirayet’i, Salih Toprak’ın Vadi’si, Süleyman Arda Eminçe’nin Denizatı ve Short of the Week’de yer alan ilk Türk filmi olan Süleyman Demirel’in Asfalt’ı bu yılın Cannes seçkisi aşacak işlerdi. Ülkemiz sinemacıları açısından sevindirici, dünya ölçeğinde ise endişe uyandırıcı vaziyet, bu yılki izlenimlerimiz ışığında asıl önermeden rol çalmamalı: Cannes Film Festivali kısa filme ve kısa film sanatçılarına hak ettikleri alanı açmayarak kısa metraj konusunda taşıdığı itibarı daha fazla taşıyamayacak bir seviyeye gerilemiş durumda! Vaziyet buyken video kütüphanesinde büyük zorluklara rağmen izlemeyi başardığımız 21 kısa filmin kayda değerlerine değinmenin tam sırası; dilerseniz başlayalım…

Amerikan Hassasiyeti’nde “Caroline”

Logan George ve Celine Held’in ikilisinin yazıp yönettiği Amerika Birleşik Devletleri yapımı Caroline, ülkenin tutucu eyaletlerinden Texas’ta bir yaz gününde, çok çocuklu genç bir annenin bebek bakıcılığı görevini altı yaşındaki kızı Caroline’e vermesiyle yaşanan küçük ölçekli gerilime odaklanıyor.  Duyarlılık adı altında sisteme köktenci eleştiriler getirmek yerine tekil bireylerin yaşam mücadeleleri ve bu mücadeleler esnasında meydana gelebilecek trajik anlara odaklanmanın ötesine geçemeyen Amerikan bağımsız işlerinin kısası Caroline, biçim olarak kesit öykü anlatımı açısından başarılı bir iş. Tahmin edileceği üzere derli toplu bir biçim sunan Caroline’in hiçbir başlıkta risk almayan genel anlatısı, çocuk oyuncuların günümüzde benzerlerine sıkça rastlanılabilecek güçte sahnelemeleri eşliğinde filmi etkileyici ancak hafif bir yapıta dönüştürüyor.

Yokluktan Doğan Tedirginlik: “Gabriel”

Oren Gerner’in yazıp yönettiği Fransa yapımı Gabriel, filme adını veren yatılı okul arkadaşının kaybolması üzerine ormanda arayışına koyulan bir gencin anını anlatıyor. Yine bir kesit öykü olan film, akşamüstü bir ormanda geçen arayış esnasında ana karakterin gençlik filmlerinin vazgeçilmezi olan tipik bir kabadayılık meselesinin ardından arama ekibinden ayrılıp tek başına dolanışını konu ediniyor. Konu ediniyor derken açıkçası sözcüğün sınırlarını aşıyoruz zira Gabriel kurmaca türü içeriğini karşılamaktan uzak eylemsizlikten, yokluktan doğan bir öykülemeye varıyor. Bu durum da yönetmenin bir önceki filmi Greenland’in zekice kotarılan minimalist devinimi düşünüldüğünde sanatçı açısından gerilemeye karşılık geliyor.

“Judgement” ya da Kadına şiddete Karşı Gerçekçi Bir Tepki

Son yıllarda devlet başkanı Rodrigo Duterte’nin uyuşturucu ve komünizm başlıklarında vahşi söylem ve eylemlerinin yanı sıra aynı siyasetçinin kadınlara yönelik küçük düşürücü davranışlarıyla dış haberlerinin gündemi olumsuz şekilde yansıyan Filipinler’den Raymund Ribay Gutierrez’in yönettiği Judgement, ülkenin sıcak ve kötü ünlü gündeminden de beslenen merak unsurunu sert bir sinemayla aktaran çarpıcı bir film. Eşinden gördüğü aile içi şiddete daha fazla dayanamayan, dört yaşında bir kız annesi Joy’un adli makamlardaki mücadelesini gözler önüne seren film, kadına şiddeti olduğu kadar Filipinler’deki yargı sistemini de gözler önüne seriyor. Aktüel kameranın sıklıkla haber bülteni kullanımına kadar varması, Judgement’in kurmacadan belgesele dönüşmesini sağlıyor. Joy’un bir kurban olarak sunulduğu film, rahatlatıcı bir sona imkân tanımazken, uyuşturucu meselesiyle beraber şiddet uygulayan kocanın yaşadığı şiddeti kadrajına alarak kurban olgusunun kapsamını genişletiyor. On beş dakika gibi kısa film için orta karar olabilecek bir sürede çok fazla konuya eğilmesiyle risk alan Judgment, duygu sömürüsüne yeltenmeyerek izleyiciyi yargıya varma noktasında nesnel tutmaya özen gösteriyor.

İkilemin En Minimalist Hali: “Duality”

Babasıyla hiç tanışmamış bir çocuğun annesiyle birlikte babasını ziyarete gitmesini anlatan Duality, sonuçtan ziyade sürece odaklandığı on dört dakikada baba-oğuldan ziyade anne-oğul ilişkisini gözler önüne seren bir Japon filmi. Soluk renk paleti ve gündelik eylemleri, gündelik mekânlarda hareketsizlikle yakalayan kamerasıyla Uzak Doğu denildiğinde akla gelen sadeliği fazlasıyla karşılayan film, wabi sabi öğretisini çağrıştıran bir minimalizme sahip. Bu başarılı sinematografinin ve çocuğun ikilemi üzerinden sağlanan eksiltilmiş olay örgüsünden doğan zekânın ardında ise bir değil, iki değil tam beş yönetmenin oluşu açıkçası biraz şaşırtıcı bir etkiye sahip. Hirase Kentaro, Kawamura Genki, Sato Masahiko, Seki Yutaro ve Toyota Masayuki’nin yönettiği Duality, sinemanın çoğulcu bir sanat oluşunu, yönetmen hâkimiyetini dağıtarak ortaya koyarken, sanatçıların gelecekte nasıl bir üretim süreci izleyeceği kadar filmdeki başarının eşit oranda dağılım gösterip göstermediğini de merak ettiriyor.

İran Geceleri ve “Tariki”

Aynı anda hem toplumcu hem şiirsel bir gerçeklik yakalamayı başararak ulusal bir sinematografiye sahip olan İran’da 2000 sonrası anlatıyı köyden kente taşıyarak atılım yaratan Farhadi’nin ülke sınırlarını aşan etkisinin İranlı kısa film sanatçılarını etkilememiş olması düşünülemez. Bu doğrultuda bakıldığında Cannes’da yarışan Tariki’nin kamerasını kente çevirerek bir çiftin yanlış anlaşılmadan doğan örtülü gerilimini yansıtması şaşırtıcı değil. Eleştirmenlikten gelen yönetmen Saeed Jafarian’ın Fatemeh Abdoli ile birlikte kaleme aldığı Tariki, gece yarısından sonra bir kadının, son cinsel birleşmelerinin ardından sevgilisinin onu terk ettiği yanılsaması sonrası kendini sokağa atması ve arayışa koyulmasını konu ediniyor. İlişkinin erkek tarafının yalnızca ses kanalıyla ve daha çok yokluğuyla somutlaşabildiği filmde kadının karşılaştığı bilinmeyen erkek ile giriştiği gizemli ve de uzun diyalog, filmin cinsiyetler arası etkileşimini şekillendiriyor. Farhadi’nin mekânına, içerik odağına ve hatta son filmi Satıcı’da hissettiğimiz, gözler önüne serilmeyen ancak varlığıyla gidişatı etkileyen bir olaydan yola çıkma tercihine de başvuran film ne var ki diyalog yazımının zayıflığı ve bir bütün olarak olay örgüsünün yetersizliğiyle silik bir tortudan öteye geçemiyor.

Yorucu, Rahatsız Edici ve Zahmetli Bir İlişkiye Dair: “III”

Marta Pajek’in yazıp yönettiği, Polonya yapımı kısa canlandırma III, sanatçının üçüncü animasyonu olmasının dışında ikili ve aynı zamanda iç içe geçen ve ikiden fazlaya taşan bir ilişkiyi üçüncü gözlere yoğun çağrışımlarla aktarmayı deneyen son derece etkileyici bir yapıt. Bir kadın ve erkeğin ani karşılaşmasıyla başlayıp deforme olmaktan başkalaşım geçirmeye evrilen, aynı anda hem zevk veren hem de rahatsızlık hissini körükleyen bir oyuna dönüşen III, kelimenin tam anlamıyla akıcı bir film. Ağırlıklı olarak kadının ataerkil bir ilişki düzleminde nasıl tüketildiğine, psikolojik olarak ne denli yıpratıldığına eğilen film, sömürüye kayabilecek bir konuyu estetiği bir an olsun elden bırakmadan veren biçimi ve ürkütücü ses kanalıyla bizce festivalin en güçlü kısası olarak dikkat çekiyor. Zayıf rakiplerine karşın herhangi bir ödüle layık görülmemesine şaşırdığımız III, kısa metraj seyircilerinin özellikle Vimeo kanalında görmeye alışkın olduğu seviyede birinci sınıf bir animasyon seyri sunuyor. Filmin sonlarına doğru ses kanalında beliren Blixa Bargeld’in vokali ve Einstürzende Neubauten kışkırtıcı parçası The Garden’ın, filmin tüyler ürpertici görseli ve huzursuzluk veren içeriğiyle ne denli uyuştuğunun altını çizmek gerek.

“Sınırda” Geçen Bir Büyüme Hikâyesi

Uzak Doğu’nun Japonya, Tayvan, Kore gibi sinemalarına nazaran geriden gelen Çin sinemasının son yıllarda yakaladığı ivmenin kısa metraj sahasında da gözlemlenebilir oluşu yeni öyküler izleyebilme ya da eski öykülere yeni yaklaşımları görebilme açısından önemli. Wei Shujun’un ilk yönetmenlik denemesi olan Sınırda, Cannes’da yarışmanın ötesinde Jüri Özel Ödülü’nü kazanarak olgunluğa erken erişmiş bir sanatçının ilk yapıtı olarak göze çarpıyor. Amerikan sinemasının vazgeçilmezlerinden olup son dönemde adeta bir alt türe dönüşen coming of age story ya da yetişkinliğe geçiş/büyüme öyküsü olan Sınırda, Koreli bir genç olan Hua Dongxing’in köyünden ayrılma düşüncesiyle kentteki babasına gidip masraflarını karşılamak adına para istemesini anlatıyor. Japonya çıkışlı Duality’de olduğu gibi burada da açık uçlu sonu ve eksiltilmiş olay örgüsüyle izleyiciyi etkinleştiren bir içeriğe sahip Sınırda, hayallerinin peşinde düştükçe aylaklaşan, bilinmeyen sınırlara yaklaştıkça öncesinde yetersiz bulduğu ancak şimdi bilinirliliği sayesinde muhafazakâr bir güven hissi veren tanıdık sınırlarda devinmeyi tercih eden bir genç üzerinden evrensel bir öykülemeye dönüşüyor. Yarışma filmleri arasında, Jinhang Wang imzalı yer yer pastel yer yer soluk sinematografisiyle muhtemelen en başarılı görüntü yönetimini ve kentteki çalışanların motivasyon andıyla belki de mizahi açıdan en keyifli sahneyi içeren Sınırda, ergenliğe olgunlukla yaklaşan güçlü bir yapıt.

“All These Creatures” ve Şiirselliğin Ağdalı Yeniyetmeliği

Bu yıl Cannes’da Altın Palmiye Ödülü’nü kazanmasıyla, dürüst olmak gerekirse, en hafif tabirle şaşkınlık yaratan, festivalin en tecrübeli yönetmenlerinden Charles Williams‘ın yazıp yönettiği Avustralya yapımı All These Creatures, yeniyetme bir gencin babasına odaklanan ve yaşamını sarıp sarmalayan anılarını deşmesiyle birlikte ilerleyen bir kurmaca ya da ürkek bir deneysel. Üst anlatıyla ilerleyen ve klasik bir öykülemeden kaçındığı kadar biçimsel riskler alamayan film, oldukça ağdalı metnini güçlü bir sanat yönetimiyle eşlemeye çalışarak şiirsel bir video sanatına dönüşüyor. Muhtemelen beyazlar tarafından kıyımlara uğratıldıktan sonra günümüzde ekonomik kıyımlarla mahvedilen Aborjin halkından bir bireyin izlerinde ve aslında hemen hemen herkeste yer edinmiş küçük yaratıkların peşine düşen film, etnisite odaklı olmayışıyla puan kazanırken festivalden çok bienal havasındaki biçimi, bienalden çok festivale hizmet eden süresiyle yarım yamalaklıktan kurtulmakta güçlük yaşıyor.

Klişeler ve Sömürü Sinemasıyla Dolu Cinefondation

Cannes Film Festivali’nin sinema öğrencilerine özel yarışma bölümü Cinefondation’a katılan tüm filmleri yukarıda bahsi geçen festivalin kısa film kısmının filme izlemeye yeterince uygun olmayışı nedeniyle izleme şansımız olmadığı halde, seçkiye dair böylesine iddialı bir ara başlık atmamızın sebebi izleme şansı bulduğumuz filmlerin içerikleriydi. Tehlikeli bir şekilde tümevarıma imkân tanıyan genel eğilim, festivalin ana yarışması ve Short Film Corner bölümündeki işlerin bir kısmıyla birleştiğinde dünyada kısa filmin tıpkı uzun metrajda olduğu gibi konu kısırlığına ve yüzeyselliğine doğru çekildiğini gösteriyor.

Cinefondation’da izlediğimiz beş filme kısaca değinecek olursak, üçüncülük ödülünü kazanan Lucia Bulgheroni imzalı Inanimate ile başlamak doğru olacaktır. Sıradan bir işi, sıradan ilişkileri ve genel olarak sıradan bir hayatı olan ana karakter Katrine eşliğinde defalarca işlenmiş bir konu olan günümüz bireyinin tekdüze yaşamından doğan bunalımın stop motion tekniğiyle ele alınması da bir yenilik olmasa gerek. Inanimate’in farkı ise kamera arkası ve bilgisayar başında fark yaratan biçimini kamera önüne taşıyarak Katrine’nin tersyüz olan dünyasını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermesi ve filmin emekçilerinin bir noktadan sonra filmin oyuncularına dönüşmesi.

Constanza Gatti’nin yönettiği Arjantin yapımı Cinco Minutos Afuera, Irene ve Juan’ın bir türlü başlangıç evresinin yüksekliğine geri dönüşü başaramayan ilişkilerini değerlendirmeleri ve girdikleri çıkmazı anlatıyor. Zamane ilişkilerinin keskin kırılmalarla bir ayrılıp bir barışma döngüsüne soktukları birlikteliklerini ele alma gibi yaratıcı olabilecek bir içeriği fazlasıyla hantal bir sinematografiyle ele almaya çalışan Gatti, ne yazık ki filminin yenilikçi yanını ve belki mizahi olasılığını da yitiriyor.

Sailor’s Delight ile Fransa’yı ve bir anlamda Fransız sinema eğitimini temsil eden Louise Aubertin ise buram buram Pixar ve Dreamworks stüdyoları kokan animasyonuyla iki denizciyi baştan çıkartmaya çalışan ancak planları istediği gibi gitmeyen bir denizkızını konu ediniyor. Defalarca çizilmiş karakterlerin türevlerinden öteye geçemeyen görselleriyle yaratıcı olmayı başaramayan fakat zanaatkârlık noktasında hakkının teslim edilmesi gereken film bu noktadan bakıldığında sanatçı açısından gelecek vaat ediyor.

Ori Aharon’un yönettiği İsrail yapımı Dolfin Megumi, eşcinsel bir aşk hikâyesi olup tanıştıkları gece tek odalı bir dairede sevişen ve âşık olan bir çiftin duygusal açıdan ertesi sabahı çıkarıp çıkaramayacağı sorusunun peşine düşüyor. İsrail için muhtemelen cesur ancak dünya sineması için klişe hatta sömürü şeklinde işlenen ikilinin cinsellik dolu aşkının, yönetmen tarafından günümüz ilişkilerine eleştirel bir yaklaşım amacıyla mı dozunun arttırıldığı ise meçhul.

Ana yarışmadaki III sonrası Polonya’da animasyon çıkışlı bir sinematografik devrim mi oluyor diye düşünmemizi sağlayan Inny ya da Diğerleri, Marta Magnuska imzalı bir canlandırma. Mekâna teşrif edecek yabancıyı merak ve heyecanla bekleyen kitlenin süre uzadıkça ve beklenti karşılanmadıkça yükselen gerilim ve endişesini hem görsel hem işitsel olarak ustaya işleyen Inny, karakalem tekniğinin yetkin bir örneği. Post modern zamanların belki de en çok sömürülen kavramı olan ötekiye etnik, cinsel veya kültürel bir bakış açısı yerine psikolojik yaklaşarak gerçeküstü simgesel anlatısına gerçekçi bir seviye kazandıran yönetmen öğrenciliği sonrası neler ortaya koyacağını şimdiden merak ettiriyor.

*http://www.azizmsanat.org/2018/05/23/ahlat-agaci-ya-da-nuri-bilge-ceylanin-en-zayif-halkasi-onur-kesapli/ 

**http://www.azizmsanat.org/2018/05/26/godarddan-labakiye-71-cannes-film-festivali-yarisma-filmleri-uzerine-onur-kesapli/ 

***http://www.azizmsanat.org/2018/06/01/politik-dogruculuk-dorduncu-sinema-varolusculuk-utopya-71-cannes-film-festivalinin-belirli-bir-bakisi-onur-kesapli/

Bunu paylaş:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*