Türk Sinemasında Bir Alt Tür Olarak 12 Eylül Filmleri ve Sis – Onur Keşaplı

Türk Sinemasında Bir Alt Tür Olarak 12 Eylül Filmleri ve Sis*

 

GİRİŞ

Konu tarihi ya da siyasi konulu filmler olduğu zaman sinemamızda hep bir sıkıntı olagelmiştir. Hamasi nutuklar içeren şovenist filmler ve siyasi olayım derken didaktik yöntemden kaçınamayan sözde siyasi tarihi aydınlatmayı amaçlayan filmler bu tip alanlarda sinemamız olarak ne kadar yetersiz  kaldığımız göstergesidir. Cumhuriyet tarihimizin en büyük kırılma noktası olan 12 Eylül 1980 askeri darbesinin beyazperdedeki akıbeti de benzer olmuştur. Her ne kadar 12 Eylül’ü anlatma iddiasında sıkıntı yaşamış olsalar da 29 yıllık süre zarfında sayısı 30’a yaklaşan ve son beş yılda tekrar darbeyi konu edinen  filmler, sinema tarihimizde ve var mı yok mu tartışmalarının ötesinde sinemamızda siyasi film alt türünün baş örneği olarak özel olarak üzerine düşülmeyi gerektirmektedir.

TARİHSEL SÜREÇTE 12 EYLÜL

Mehmet Ali Birand’ın deyimiyle “siyasetten ekonomiye, sanattan günlük yaşantıyı asla eskisi gibi olmayacak şekilde değiştiren” 12 Eylül darbesine değinmeden önce Cumhuriyet tarihinde askeri müdahaleler döneminin  başlangıcı olan 27 Mayıs 1960 ve öncesine, sonrasında aradaki 20 yılda yaşanan gelişmelere kısada olsa değinmek gerekmektedir. Tek partili dönem sonrasında 1950’de yaşanan iktidar değişikliğiyle “demokrasiye” giriş yapan ülkemizde 1960 kadar iktidarda olacak olan Demokrat Parti, ilk beş yılın ardından ülkedeki siyasi kutuplaşmanın tohumlarını eken tutumlarda bulunmuştur. Öncesinde Köy Enstitüleri, Halk Evleri ve Halk Kütüphanelerini kapatan, muhalefet  partilerine, gazetelere, üniversitelere ve ülkedeki gayrimüslim yurttaşlara aşırı boyutlara uzanan baskı politikaları izleyen DP, yine o süreçte Vatan Cephesi adıyla başlattığı oluşumda toplum içinde vatanın yanında ve vatan karşısında olmak üzere ilk kutuplaşmanın temellerini atmıştır. Öğrenci ve akademisyenleri dövdürüp öldürtmenin yanında son olarak kurduğu Tahkikat Komisyonuyla yasama yargı yürütmeyi kendi elinde tutmaya başlayan DP, başta Cumhuriyet Halk Partisi olmak üzere tüm muhalefet partilerini tek tek kapatma sürecini başlatmıştı. Böyle bir siyasal çatışma ortamında ordunun geleneksel emir komuta zincirini kıran subaylar, teğmenler ve yüzbaşılar Cumhuriyet ve demokrasi tarihimizin ilk askeri müdahalesini de yapmış oldular. Bazı kesimler tarafından devrim kimi çevrelerce ise darbe olarak tanımlanan 27 Mayıs, ülkenin tüm etnik, siyasi, kültürel ve ekonomik kesimlerini bir araya getirdiği kurucu meclisle birlikte ülkemizin gördüğü en çağdaş ve özgürlükçü anayasası olan 61 Anayasasını yürürlüğe koydular. Üniversite özerkliği, işçilere sendikalaşma, toplu sözleşme, grev, miting gibi haklar tanıyan bu anayasa aynı zamanda ülkemizde kültürel ve siyasal anlamda solun da önünün açılmasını sağlamıştır. Soğuk Savaşın başlangıcından beri tümüyle amerikan güdümüne sokulan dış politika da ise Sovyetlerle de görüşmeler başlatılarak denge politikası izlenmeye çabalanmıştır. Ekonomide zayıflatılan devletçi ekonomi tekrar önem kazanmış yasama, yargı, yürütme birbirinden ayrılmıştır. Elbette DP’li yöneticilere yapılanlar ve başbakanla birlikte 3 kişinin asılması, devamında üniversitelerde yaşanan 147ler olayı 27 Mayıs’ın “devrim” olarak adlandırılan kararlarına gölge düşürmüştür. 60lı yıllar devletin  bu  yeni  rötuşlanmış  şekliyle  ilerlerken siyaset sahnesine CHP’nin dışında DP’nin devamı olan Adalet Partisi, faşizan milliyetçiliği saflarında toplayan Milliyetçi Hareket Partisi, DP’yle birlikte yeniden  siyaset  sahnesinde boy gösteren  İslamcı  akımların  partisi  olan  Milli Nizam Partisi ve CHP solunun da solunda yer alan Türkiye İşçi Partisi. Kültür ve sanatta yaşanan özgürlükçü ortam artık özerk olan üniversitelere de yansımış gençlik örgütlenme özgürlüğüyle ülke yönetiminde de söz hakkına sahip olmuştur. Amerikan güdümünden merkeze hatta yer yer sola kayan Türkiye, kaybedilmemesi gereken bir müttefik ve Sovyet karşıtı hattın ileri karakolu olduğundan NATO duruma yavaş yavaş el koymaya başlamıştır. Amerikan emperyalizminin Vietnam başta olmak üzere tüm dünyada adeta savaş halinde olması gençlik hareketlerinin 68 rüzgârıyla birlikte Amerikan karşıtlığına dönüşmesine sebep olmuştur. Yurtsever, Mustafa Kemalci, sol hareketlere karşı gizli faşizan kamplar kurulmuş ve ülke 60ların sonlarına doğru tekrar şiddetli kamplaşmanın ve çatışmaların merkezine oturmuştur. Ardı ardına  gelen saldırılar ve suikastlar elbette orduyu da etkilemekteydi. İki kanada ayrılmış orduda çeşitli müdahale sesleri vardı. Ve 27 Mayıs benzeri bir siyasi tavırla müdahaleyi planlayan 9 Martçıları tasfiye eden generaller 12 Mart 1971 günü solu adeta silen, solcu gençleri idam eden ya da katliamlar sonucunda öldüren, TİP’i kapatan ve 1961 anayasasını büyük ölçüde değiştiren darbeyi gerçekleştirmişlerdir. Faşizan 12 Marta karşın sol siyaset CHP çatısında yeni genel başkan ve değişim söylemleriyle hızla ivme kazanır ve 73 seçimlerinde birinci parti olarak koalisyon hükümetine liderlik yapar. Bir süredir devam eden ancak şiddetli şekilde o sene patlak veren Kıbrıs olayları karşısında CHP’nin tavrı ülkenin tüm kesimlerinde coşku yaratırken ABD başta olmak üzere batılı ülkelerde soğuk duş etkisi yaratır. CHP’yle birlikte yükselen sol rüzgâr üniversitelerde, sendikalarda ve sokaklarda hemen karşılığını bulur. Bu durum karşısında ülke belki de tarihinin en büyük cepheleşmesiyle karşı karşıya kalır. Çeşitli ambargolarla ve ısrarla haşhaş üretimi konusunda baskılarla beraber dış desteğin  kesildiği  CHP’ye  karşı  AP,  MHP  ve  şeriatçı  Milli  Selamet  Partisi DP’nin Vatan Cephesi’ni andıran bir oluşumla “Milliyetçi Cephe” tanımı altında birlikte hareket ederler ve kısa sürede iktidarı ele geçirirler. Bu süreçte sokaklardaki sol gruplara karşı da ülkücü örgütlenme devlet eliyle güçlendirilir. Özel Harp Dairesi adı altında daha sonra CHP’nin söz konusu edeceği kontrgerilla tipi bir yapılanma ülkedeki kamplaşma ortamını ve çatışmayı adeta körüklemektedir. Bir türlü bitmek bilmeyen ekonomik bunalımın üstüne bir de öğrenci ölümleri, kahve taramalar, kurtarılmış bölgeler ve ülkenin saygın isimlerine yapılan suikastlar toplumu iyiden iyiye germektedir. Solun seçimlerde birinci çıkması adeta katliamları hızlandırmakta, ülkenin ekonomisini mahvetmektedir. Sanki askerin müdahale etmesi için her koşulun uygun hale gelmesi beklenmektedir. Kanlı 1 Mayıs, Malatya, Maraş, Çorum katliamları sağ ve sol kutuplaşma ve çatışma dışında bir de Sünni-Alevi çatışmasını körüklemektedir. Bir türlü durdurulamayan çatışma ortamı ve bitmek bilmeyen ekonomik bunalım batının tüm desteği IMF’yle anlaşma yapılmasına bağlamış olması ülkedeki sivil iradeyi çıkmaza soktu. Tüm bunlardan bıkan halk ve hatta son AP hükümetindeki bazı bakanlar dahi şans eseri genelkurmay başkanı olan Kenan Evren liderliğindeki ordunun müdahalesini bekler hale gelmişlerdi.  1980 yılının 24 Ocak’ında liberalizm kararları alan AP hükümeti IMF’yle anlaşmayı kabul etti ve ekonomik olarak ülkeyi tam anlamıyla  boyunduruk altına alınmasına sebebiyet verdi. Bu kararlar batı için sadece ekonomi demekti ancak terör bitmemişti. Böyle bir ortamda 12 Eylül 1980 günü ordu idareyi ele geçirdi. Meclis feshedildi, tüm siyasiler tutuklandı, tüm örgütler dağıtıldı, sendikalar kapatıldı, on binlerce insan tutuklandı, binlercesi işkenceden geçti, onlarcası asıldı. Gazeteler, kitaplar, filmler yakıldı ya da sansüre uğradı. Pentagon’un “Bizim çocuklar yaptı” şeklinde açıkladığı bu faşist darbe sağ kanattan  da  tutuklama  ve  idamlar  uygulamasına  rağmen  merkezinden en radikaline tüm solu ezdi geçti. Aşırı sol örgütlenmelerin hepsinin kapatılmasının ötesinde Atatürk’ün kurduğu ve merkez sol dışındaki sol gruplarında çekim merkezi olan, cumhuriyeti kuran parti CHP dahi kapatıldı. Atatürkçülük adına yapıldığı söylenen darbe Atatürk’ün vasiyeti olan ve özerk bir yapıyla çalışmalarını sürdürmelerini istediği Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurum’larını kapattı. Atatürk’ün eğitimden uzak tuttuğu din ve din eğitimi zorunlu ders haline getirildi. Siyasetle uğraşmanın ötesinde ilgilenmek bile  yasak haline getirildi. Birleştirici unsur olarak İslam’ın ve beraberinde tarikatların önü açıldı. Türk-İslam sentezi adı altında tüm eğitim değiştirildi. “Hayır” demeyi teşvik etmenin yasaklandığı 82 Anayasası, “bize bol geldi” denilen 61 Anayasasının tümüyle değiştirilmesi ve özgürlüklerin kısıtlanması demekti. İşçi-emekçi temelli yasaların yerini işveren yanlısı yasalar aldı. 27 Mayıs’ın özerkleştirdiği üniversitelerden bu hak alında ve baskı daha da arttı. Yüksek Öğrenim Kurumu adı altında oluşturulan yapılanma üniversiteyi tümüyle cumhurbaşkanına bağlayarak bağımsız bilim merkezi statülerine son veriyordu. Ekonomi ise devletçilik anlayışı tümüyle tasfiye edilerek batı dünyasında esen neoliberalizm rüzgârına bırakılıyordu. Ancak böyle bir reform için hiçbir hazırlık olmaması ülkede bir anda serbest piyasanın ve eşitsiz rekabetin sonucunda daha fazla yoksulluk üretiyordu. Bankerliğin ve serbest faizin etkisiyle halkın “orta direk” olarak adlandırdığı kesimler büyük miktarda paralar kaybettiler. İnsan hakları ve demokrasi ise işkence ve postal izleriyle sürünüyordu. Pek demokrat ABD’li müttefiklerimizin 12 Eylül’den son derece memnun istihbarat örgütü CIA’in bölge şefinin “Bizi, idare şekli, hükümet, insan hakları, demokrasi değil müttefiki işbirliği ilgilendiriyor. Baştaki adamın iyi  ya da kötü olması bizi ilgilendirmez. Bizim adamımız olması önemli”4  sözleri  belki de her şeyi özetlemekte. Bıraktığı miras olarak müzikte Arabesk, gitgide artan yoksulluk ve sınıflar arası uçurum, her konuda dinsel düşüncenin güçlenmesi, buna karşın kısa yoldan köşeyi dönme, rüşvet gibi “ahlaksızlıkların” artması, toplumun politikadan soğutulması, devlet-halk arası köprülerin tümüyle yok olması, günümüz Türkiye’sinin tohumlarının ekilmesini ve daha birçok şeyi sıralayabiliriz. Ama Birand’ın dediği gibi artık hiçbir şey eskisi gibi  olmayacaktı.

SİNEMA ve 12 EYLÜL

Yaşamdaki her şeyi değiştiren bu darbe elbette sinemada da etkisini  gösterecekti. Yılda 100den fazla filmin çekildiği Yeşilçam’da bir anda yapım sayısı çok düşük rakamlarda seyretmeye başladı. Daha da kötüsü baskıcı ve sansürcü askeri idare tam aralarında ne ilginçtir Kurtuluş Savaşı’nı anlatan bir belgesel dâhil tam 937 filmi yasakladı. 5 Devletin her kademesiyle Amerikan saflarında yer alan Türkiye’de sinemayla ilgili o yıllardaki bir diğer gelişme Anavatan Partisi iktidarınca Amerikan filmlerine uygulanan kotayla birlikte Türk  Sinemasının  neredeyse  sonunun  getirilmiş  olması.  Kendi ülkelerinde gösterim şansı bulamayan Türk Sineması, zaten sektörleşememiş bu alanda, bir de zaten güdük olan sendikası Disk’e bağlı Sine-Sen’in işlevsizleştirilmesiyle bitme noktasına taşındı.

Darbenin sinemaya fiziksel anlamda etkisinin dışında bir de konu olarak, aktarılmak istenen mesaj olarak Türk filmlerine konu olmaya başladığı yıllar ise, baskının görece azaldığı 80lerin ikinci yarısına denk gelmektedir. İlk olarak 1985te başlayan yapımlar günümüzde 30 civarındadır. Tabi burada 12 Eylül filmleri  derken  bu  filmlerin  12  Eylül’ü  anlatmada  ya  da aktarmada ne kadar yetersiz kaldıklarını da belirtmek gerekiyor. Genelinde birey üzerinden ele alınan öykülerde toplumsal bir tutum olmadığını görmek neoliberal rüzgârların bireyciliğinin bir etkisi olsa gerek. Bu filmlerde genel olarak görülen durum filmlerde ideolojik bir altyapıdan çok kaçak dövüş şeklinde sorunlara değindikleridir. Yönetmen Erden Kıral’ın bu filmler için söylediği “ideolojik temelden yoksun, daha çok 12 Eylül’ün insan üstünde yaptığı tahribatlar anlatıldı.”(“1980–1990” Yılları Arasında Türkiye ve Türk Sinemasında Üç Tema: Kadın-Göç–12 Eylül Filmleri, Lisans Tezi. Pelin KUNDURACIOĞLU, 1998. s.92.) sözleri durumu ortaya koyuyor. Bazı filmlerde ise 12 Eylül  hikâyenin merkezinde olmanın ötesinde arka fon olarak yer alabilmektedir. Bu filmlerin  diğer  eksikleri  1980e  kadar  gelen  ve  darbe  ortamını  hazırlayan  o karanlık yıllara neredeyse hiç değinmemeleri ve 12 Eylül’ün işkencelerine, özellikle Diyarbakır Cezaevinde yaşanan vahşetten hiç söz etmemeleridir. Bu noktada yazar Murat Belge bu eksiklikler üzerine “İşkencenin 12 Eylül’de kıyaslanamayacak kadar yoğunlaştığını biliyoruz. Bu yoğunlaşmanın nedenleri olmalı ve bunlar incelemeye değer ama bir olgu olarak, açıklama gerektirmeyecek bir olgu olarak duruyor. Birçok insanda genel sorunlara kayıtsızlık ve umursamazlık tavrının geliştiğini biliyoruz. Bunun da nedenleri olmalı,  fakat  sinema  bu  olguları  işlemiyor.” (Murat BELGE, 12 Eylül Filmi Henüz Yapılmadı, Beyaz Perde, 12 Eylül Filmleri, Sayı:11, Eylül 90, s.4.)   demektedir.  Agâh  Özgüç ise “İnsanlığın yüz karası işkence ve 12 Eylül hapishanelerinden manzaralar üstü kapalı da olsa sinemaya yansımıştır” (Agah ÖZGÜÇ, 100 Filmde Başlangıcından Günümüze Türk Sineması, Bilgi Yayınevi, s.65.) diye yazmıştır aynı konuyla ilgili. 12 Eylül filmlerinde genel sorun olarak görülen şey darbeyi ve etkilerini bir bütün olarak işleyebilmek yerine işkenceciyi, devrimciyi, ülkücüyü, sıradan vatandaşı kısacası tipleri ele almaktadır. Bu da kimsenin parçası olmaktan kurtulamadığı toplumsal   olayların   ve   sonrasında   gelen   toplu   yıkımın   bütünsel olarak beyazperdeye aktarılmasını engellemektedir. Dönemin örgüt liderlerinden Ertuğrul Kürkçü Yönetmenlerin bize sunduğu,  devrimci/sosyalist  birey imgesi, onun var oluşsal, psikolojik ya da siyasal kurgusu, toplumsal tarihsel bakış açısından anlamsızlaşır. O yüzden bütün bu filmlerde 12 Eylül, toplumla ilişkisi belirsiz bir takvim tarihi olarak kalakalır.” (Ertuğrul KÜRKÇÜ, 12 Eylül Filmi Henüz Yapılmadı, Beyaz Perde, 12 Eylül Filmleri, Sayı:11, Eylül 90, s.9.) sözleriyle eleştirisini  yöneltir.

Zeki Ökten’in yönettiği 1986 yapımı “Ses” filmi 12 Eylül’ün işkencesine yer vermeyi hedeflemekte. Hapisten oldukça yeni çıkmış olduğu anlaşılan bir genç hayata yeniden katılabilmek düşüncesindedir ancak bu sandığı kadar kolay değildir. Bu filmde, işkenceden yalnızda fiziksel değil psikolojik olarak etkilenmiş insanların temsili olan gencin hayatla tekrar bağ kuramayışını izleriz. 86 yapımı bir diğer film olan “Sen Türkülerini Söyle”de yönetmen Şerif Gönen, 12 Eylül döneminde siyasal tutuklu olan bir gencin cezaevi sonrası toplumla ve çevresindekilerle yüz yüze gelişini konu edinir. Yol arkadaşlarının bir dizi anlamsız, yüzeysel, amaçsız, içeriksiz hayat içinde bulan Hayri’nin uğruna savaştığı topluma yabancılaşması hızlanır. Filmde tema toplumsalın yozlaşması ve dışarıdakilerin içeridekilerin algılayamadığı şekilde değişime uğramasıdır denilebilir. 1987 yılında Sinan Çetin’in yönettiği “Prenses” ise liberal yöne ağır basan ve yeni düzeni benimseyen bir yönetmen olarak filminde bunu  hissettirir.

12 Eylül öncesi yoğun siyasal süreçte bir genç kızın devrimci dostu Tarık tarafından ülkeyi kurtarmak adına mücadele içine katılması, öte yandan ona âşık fotoğrafçı Selim’in ise genç kıza hayatı dolu yaşamayı,  toplumsal sorumluluktan, siyasal eylemden uzak, sadece kişisel mutlulukları yaşaması konusunda uğraş verir. Çetin, adeta darbe öncesi ve sonrasını temsil eden 2 farklı genç tipiyle siyasal görüşlerini ortaya koymayı çabalamıştır. Gelen eleştiriler ise bunun hem biçim, hem de içerik açısından şematik olduğu yönündedir. Memduh Ün’ün yönetmenliğini yaptığı 1989 yapımı “Bütün Kapılar Kapalıydı” filminde ise işkenceyle kişiliği zedelenen bir kadının yaşama tutunabilmek için çırpınışlarını ve sonunda gücünü yitirişini izleriz. Nil geride bıraktığı hiçbir şeyi yerinde bulamaz. Kentlerin, insanların, toplumun tam bir duyarsızlık içinde yaşadığını, yalnızca insanı değil, doğayı bile tüketen bu değişim karşısında ürker. Darmadağın edilse de kafasında yaşattığı geçmişe sığınmaktan başka çare bulamaz. Yeni bir gelecek kurma umudu ise toplumun yeniden yapılanmış kurumları ve insanı yadsıyan değer yargıları karşısında parçalanır. İçinde doğduğu topluma yeniden tutunma çabalarının ardı ardına sonuçsuz kalışı, bu dönemin derin izler bırakan örselenmişliğiyle pekişince Nil’in yaşamı kaçınılmaz bir tükeniş öyküsü halini alır. Unutulmuş bir geçmişle, yok  edilen bir gelecek  arasında gelişen sevginin  gücü de yetmez bu tükenişi durdurmaya. (“1980–1990” Yılları Arasında Türkiye ve Türk Sinemasında Üç Tema: Kadın-Göç–12 Eylül Filmleri, Lisans Tezi. Pelin KUNDURACIOĞLU, 1998. s. 94–98.)

12 EYLÜL FİLMLERİ ARASINDA “SİS”

Yönetmenliğini Zülfü Livaneli’nin yaptığı 1988 yapımı “Sis” diğer 12 Eylül filmlerinin aksine hikâyeyi 27 Mayıs’tan başlatıp 12 Eylül’ün hemen öncesine getirerek tarihsel süreç olarak darbeyi işlemeye çalışır. Film, birçokları  için süreci ve dönemi en iyi yansıtan film olarak görülür. Cihan Altınay’ın “Sis filmi temel konusu itibarıyla iyi bir filmdir. Egemen sistem gücü, etkinliği ve acımasızlığını, yok ediciliği, siyasal ön plana çıkarılmadan, büyük laflardan ırak son derece başarılı verilmiştir. Bu sistem aileyi özellikle de Ali Fuat’ı un ufak etmektedir. Ali Fuat ve ailesi özelinden genelleştirildiğinde filmin oluşturduğu tablonun ürkünçlüğünü göz ardı etmemek gerekir.” (Cihan ALTINAY, Beyaz Perde, Sayı:2, Aralık 1989, s.45.) sözleriyle övdüğü film  27 Mayıs    müdahalesinin    radyodan    anonsunu duyan iki  küçük  kardeşin görüntüsüyle başlar. Babaları da askerin bu hamlesinden memnuniyet duymaktadır. Ancak çocukların amcaları bu müdahaleden rahatsızdır. Oldukça didaktik olmasına karşın “göreceksiniz idamlar, darbeler gelecek” diyerek adeta ülkenin içine sürükleneceği çalkantılı sürecin habercisidir. Burada asıl önemli olan ülkedeki kamplaşmanın ilk süreci olan 50lerin sonu ve 27 Mayıs sürecinde evde iki büyük kardeşin birbirleriyle ters düşmeleri ve cepheleşmenin ulaştığı boyutun gözler önüne serilmesidir. Slogan ve marşlar eşliğinde müdahaleyi karşılayan halkı ailenin genel mutluluk havasında görürüz.

Sonrasında film bir anda 70li yılların sonlarına geçer ve evinde kitap okuyarak yürüyen bir gencin vurulduğunu görürüz. Devamında anlarız ki ilk sahnede gördüğümüz kardeşlerden biri vurulmuştur ve diğer kardeş saygın bir hâkim olan babasına haberi iletir. Cinayetin peşinden gidilmeye başlandığında baba ölen oğlunun sol, diğer oğlunun ise sağ örgüte mensup olduğunu öğrenir. Tüm ipuçları oğlunun katili olarak diğer oğlunu göstermektedir. Devrimci örgütlerin de intikam tehdidini alan baba diğer oğlunu da kaybetmemek için onu  saklamaya çabalar. Bu sürede kendince asıl katilin izini sürer ve ülkenin ülkücü, tarikatçı, devrimci, gecekondu gerçeğiyle yüz yüze gelir. Oğlunu daha fazla saklamakta güçlük çeken hâkim, filmin başlarında rüşvetini kabul etmediği balıkçıyla oğlunu yine yıllar önce ayrı görüşler dolayısıyla tartıştığı ve yurt dışında yaşayan amcasının yanına göndermeye çalışır. Bu deneme de başarısızlığına uğrayınca İstanbul sokaklarında dolaşan baba oğluna “Bağışla,  bir gölge düştü üstümüze…” sözleriyle filmi noktalamış olur.

Filmin sonundaki bu diyalog aslında filmin adına da göndermedir. Filme ad olarak “Sis”in seçilmesinin sebebi o yıllarda ülkeyi karartan, halkın nefes almasını   engelleyen   ve   bir   türlü   dağılmayan   sisten   geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten filmin kardeşin kardeşi vurması, kardeşin kardeşe düşürülmesi sözünden yola çıktığını düşünürsek bu gölge, bu sis daha belirginleşir. Zaten filmin sonunda kardeşin kardeşi öldürdüğünü kesin bir dille söyleyemeyiz. Bunu kabul etsek bile bunu ideolojik bir sebep adına ya da aşk için yapıp yapmadığını film bize kesin bir dille aktarmaz. Film, yasak kitapların denize atılması ya da yakılmasını, yol kesmeleri, kurtarılmış bölgeleri, suikastlar için kullanılan tetikçi eğitimsiz ülkücüleri, sigara-içki ve benzeri kaçak malları, erkeklerle görüşen kadına feminist, feministe de orospu  tanımlamalarıyla birlikte dönemi fazlasıyla yansıtmaktadır. Atmosfer konusunda bu artıların karşısında karakterlerin fazlasıyla hissiz oluşu ve toplumsal yerine belli başlı tipler üzerinden derdini anlatmaya çabalamasını koymalıyız. Oğlunu kaybeden bir babanın, abisini kaybeden ya da vuran bir kardeşin, sevgilisini kaybeden bir aşığın rahatsız edici boyutta duygusuz oluşu filmin eksilerindendir. Bunun yanı sıra babanın hafif sol eğilimli merkezde yer alması, değişmez bir tonlamayla “neler oluyor anlam veremiyorum” serzenişleri sözde toplumun kafa  karışıklığını vermek adına bir örnek olarak kullanılmaya çalışılmıştır. Toplumun bir diğer kesiminin ya da direk ordunun filmdeki sesi ise Kore Gazisi dede tipidir. Filmin başından sonuna kadar Taksim’de şu kadar kişiyi  sallandıralım her şey durulur, orduya yetki verilsin bir günde her şey kesilir ve de ordu müdahaleyi bir yapsın herkes mum olur yakarışları yine fazla kör göze parmak olsa da ordu kanadının sivil kanat karşısındaki tavrını ortaya koymaktadır. Filmde babanın gerçek katilin peşindeki arayışları sırasında karşılaştığı varoş mahallenin içler acısı hali ve oradan çıkan kardeşlerden birinin ülkücü bir katile, diğerinin ise zikirci bir tarikata mensup şeriatçı oluşu toplumdaki aşırı uçları ve her hanenin içindeki bu cepheleşmeyi iyice gözler önüne sermektedir. Babanın döneminin  tek  sosyalist  belediyesi  Fatsa’ya  olan  yolculuğu  ve  orada polis kontrolünden kaçırıp arabasına aldığı devrimci gençle yaşadığı sohbette aslında filmin en önemli bölümlerinden. Toplumsal yapımızda her daim övdüğümüz hatta gurur duyduğumuz “aile” temsili bu bölümde ikilinin tartışmalarında adeta yerden yere vurulmaktadır. Kendi ailesinde öz oğullarının durumundan bihaber olan babanın ailesiyle görüşmeyen ve bu kurumu gereksiz bulan devrimciye babalık taslaması ve geri tepmesi önemli bir detaydır. Sonrasında tartışma sonrası yanından kaçan devrimcinin polisler tarafından vurulması, sıklıkla idama karşı olduğunu söyleyen baba için sinir bozucu bir deneyim olur.

Genel olarak “Sis” her şeyin bir birine karıştığı, değerlerin altüst olduğu, kardeşin kardeşi vurabildiği, halkın ve sivillerin çaresizliği ardında soğuk savaşın istihbarat örgütlerinin ve elbette ordunun ince ince işlediği bir darbe ortamına giden yolda önümüzü görmemizi engelleyen sisi ve her şeyin mümkün olabildiği, çığırından çıkmış bir süreci anlatmaktadır. 12 Eylül’e giden süreci aktarması anlamında eksikleri de olsa eli yüzü düzgün bir filmdir “Sis”.

SON DÖNEMDE 12 EYLÜL FİLMLERİ

2000li yıllarla birlikte 12 Eylül’ü beyazperdeye taşımayı hedefleyen filmler tekrar boy göstermeye başladı. Bu filmlerden Çağan Irmak’ın “Babam ve Oğlum”u, Ömer Uğur’un “Eve Dönüş”ü ve Sırrı Süreyya Önder’in “Beynelmilel”i öncelikle göze çarpanlardan.

Babam ve Oğlum” aslında politik bir film değildir. Hatta 12 Eylül bile arkada bir fon olarak gözükür. Ancak filmin biraz derinlerine indiğimizde 12 Eylül’ün filmin etrafını sardığını görürüz. Politik göndermeleri daha filmin başında duyarız. Sadık’ın yazar olduğunu ancak gazetenin yazı işleri müdürünün korkusundan yazılarına yer vermediğini işitiriz. Derken hamile olan eşi   doğum sancısıyla kıvranmaya başladığında gece yarısı yataktan kalkarak hastaneye ulaşmaya çabalarlar. Ancak yolda ne bir araç ne de tek bir insan görürler. Devamında çaresiz bir parkın ortasında doğum yapmak zorunda kalan kadın kan kaybından ölür. Sadık elinde bebeğiyle sabahın ilk ışıklarında gelen  askeri araçla darbe olduğunu anlar. Burada 12 Eylül uyguladığı sokağa çıkma  yasağıyla Sadık’ın eşinin ölümüne sebep olmuştur. Ancak bu ölüm aslında 80 darbesinin bir kuşağı kelimenin tam anlamıyla yok etmesinin filmde vücut bulmuş halidir. Bu ölümün sonunda doğan çocuğun adının “Deniz” olmasının nedeni ise 1972’de idam edildiği günden bu yana birçok çocuğa bu adın verilmesine yol açan gençlik önderi Deniz Gezmiş’tir. Bu küçük ama önemli detay dışında yönetmen dönemin atmosferini yansıtma konusunda kimlik kontrolleri gibi, Cumhuriyet Gazetesinin sahnelerde bulunması gibi ve elbette işkence sahneleri gibi kareleri başarıyla filme aktarmıştır. Hatta işkence sahnesinin ilginç bir şekilde en etkileyici olduğu bölüm filmde ara ara gördüğümüz Deniz’in düşlerinden birini bölmesidir. Bu düş sahneleri sadece küçük Deniz için değil aynı zamanda izleyici için de dramdan kaçış işlevi görmekteyken yönetmen, Sadık’ın işkence görüntüsünü ve beraberinde  kâbusunu bu düşlerin birinin sonuna yerleştirir. Burada yönetmen belki de 12 Eylül’ün Deniz’le beraber sonraki kuşakların da farkında olsunlar ya da olmasınlar hep karşılarına çıktığını göstermek istemiştir. Veya mesaj doğrudan biz izleyicilere dönük olup 12 Eylül’den aslında yüzleşmeden kaçmanın olanaksızlığını söylemektedir. Bir diğer politik gönderme içeren kare ise Sadık ve arkadaşlarının balık softasında hasret giderdikleri sahnededir. Halit  Ergenç’in canlandırdığı karakterin eve dönmekle ilgili sorduğu bir soruya Sadık’ın verdiği yanıt aynen şöyledir: “Memleket, ev, yurt. Bugünlerde bunların anlamını  bir  kere  daha  düşünür  oldum.  Ben  bu  memleket  için   savaştığımı düşünürdüm ama bu memleketin umurunda bile değildi.” Diyalog apolitik topluma ciddi eleştiri içermekteyken aynı zamanda yurtseverliklerini ve memleket için mücadele verdiklerini halka yeterince yansıtamayan bir solcunun özeleştirisini de içermektedir. Bir diğer kilit sahne ise Hüseyin Efendi ve oğlu Sadık’ın çatışmalarıdır. Tartışma sırasında Sadık şunları söylemektedir: “Bir zamanlar aynı yola baş koyduğum arkadaşlarım reklâm şirketlerinde, iktidar borazanı çalan gazetelerde bana acıyıp iş verdiler. Köpeğe kemik atar gibi. Kendilerini temizlemek, ruhlarını temize çıkarmak için!” Çok açık bir şekilde 12 Eylül sonrası keskin dönüşler yapan eski solculara taşlamalar içerir bu haykırış. Filmin politik içeriğini sırtlanan Sadık’ın ölümünün sebebiyse  işkenceler  ve tabiî ki son derece kötü hapishane koşullarıdır.

Kendisi de bir 12 Eylül mağduru olan Ömer Uğur’un senaryosunu da yazdığı “Eve Dönüş” filmi üç film arasında belki de en cesur olma iddiasını taşımaktadır. Filmde işkence ve beraberinde 12 Eylül arka fonda değil de doğrudan hikâyenin merkezindedir. Film karısı ve kızıyla maddi açıdan sıkıntılı bir hayat geçiren siyasal ve toplumsal olaylarla ilgilenmeyen işçi Mustafa’nın  bir ihbar sonucu gözaltına alınıp işkence görmesini anlatır. “Eve Dönüş” dönemin atmosferini yaratmada başarılıdır. Duvara afiş yapıştıran, fabrika çevrelerinde bildiri dağıtan solcular, kahvehanelerin taranması (filmde egzoz patlaması olmasına rağmen bu durum yaratılmıştır), kimlik kontrolleri ve katledilen işçiler olağanüstü hal durumunu özetlemiştir. Ana karakter  Mustafa’ya döndüğümüzde ise onun siyasal olayları, işçi sınıfının mücadelesini, sendikaları önemsemediğini görürüz. Duyarsız, apolitik yani kısacası lümpen bir karakter olan Mustafa’nın bu özellikleri filmde fazlasıyla göze sokulmuştur. Bunu özellikle filmde darbenin olduğu sahnede görürüz. Televizyonda darbeci Kenan  Evren’in  sesinden  duyduğumuz  anonsla  birlikte  Mustafa  o  günkü Gülhane Parkı sefasından mahrum kaldığı için üzülmeye ve darbenin neden bir  iş gününde yapılmadığına sitem etmeye başlar. Aslında izleyicinin gözüne sokulan karakter özelliği filmin amaçladığı sonuçlardan biri olan 12 Eylül’ün sıradan hatta olaylardan tümüyle uzak insanları da vurduğu mesajına katkı sağlamaktadır. Filmin ilginç bir göndermesine değinecek olursak Savaş Dinçel’in canlandırdığı, Mustafa’nın eşi Esma’nın babası rolündeki Kore Gazisi babayı incelemek gerekir. Filmde ordu kurumuna yapılan taşlamalar bu karakter üzerinden şekillenir. Sık sık müdahale yapılmasını savunan ve Türk Ordusu deyince akan suların duracağını söyleyip duran baba figürünün Kore Gazisi olması durumunu ilginçleştirir. Belki de ordumuzun savaş tarihinde gönül rahatlığıyla gurur duyamayacağımız tek savaş Kore Savaşıdır. Soğuk Savaşın koşullarında kendini Emperyalist Amerika’nın kucağında bulan Menderes Hükümeti 50’lerde NATOya girme umuduyla Kore’deki savaşa asker gönderir. Bizi hiç ama hiç ilgilendirmeyen bu savaşta ABD emriyle askerleri dünyanın bir ucuna yollarız ve ilginç bir şekilde Amerikan askerlerinden bile önce cepheye sürülen ve ölenler yine bizim askerlerimiz olmuşlardır. Orduyu taşlamak için filmde seçilen karakter tiplemesi bu özelliğiyle ilginç ve önemli bir tercihtir. Filmin önemli bir bölümünü oluşturan işkence sahnelerine göz atacak olursak “cesur” olma iddiasındaki bir filmin biraz kaçak dövüştüğü görülmektedir. Ancak yönetmenin senaryosundaki en güçlü göndermeler yine bu bölümlerde karşımıza çıkar. Bunlardan ilki Mustafa’nın Hoca’yla işkence sonrası konuştukları sahnede ısrarla bu olaylarla ilgisi olmadığını, sade bir vatandaş, tehlikesiz bir işçi olduğunu ve bu işlere aklının ermediğini vurgulamasına aldığı cevaptır. Hoca Mustafa’ya: “Sen ve senin gibilerin bu işlere aklı erseydi ne sen burada olurdun ne de ben.” Etrafında olup bitenlere, toplumsal olaylara kayıtsız kalan bireylere ve kitlelere bundan daha açık ve haklı bir gönderme olabilir  mi?

Ancak Ömer Uğur bu kesimlere göndermeleri bununla sınırlı bırakmaz. Turist lakaplı devrimcinin, Mustafa’yı polislerce kabul ettirilmeye çalışılan örgüt üyesi Şehmuz olarak göstermesi ve Hoca’nın buna kızması sırasında olan diyalog bunu içerir. Hoca’nın sitemine “Biraz da onlar görsün. Biz burada işkence görürken kahraman işçi sınıfı nerde?” sitemiyle karşılık verir. İşkence sahnelerinin sonunda gerçek Şehmuz öldürüldüğünde ve Mustafa’nın suçsuz olduğu anlaşıldığında serbest kalan Mustafa bir anda Civan Canova’nın canlandırdığı polis şefinin eline yapışır. Mustafa’nın kendisine günlerce haksız yere işkence yapan polis şefinin elini öpmesi görüntüde barındırdığı garip durumdan öte 1982 yılında toplumun üstünden silindir gibi geçen 12 Eylül’ü yapanların anayasasının halk tarafından adeta ellerinden öpülürcesine yüzde 92 oyla kabul edilmesine bir göndermedir. Filmin ilginç bir unsuru da darbeci Kenan Evren’in kendisidir. Resimlerde ve televizyon konuşmalarında gördüğümüz Evren işkence sahnelerinden hemen sonra çıkıp işkenceye karşı olduğunu ve bunun asla yapılmadığını söylemektedir. Filmde Evren’in bir oyuncu tarafından canlandırılmadan hazır görüntülerden aktarılması O’nun canlandırılamayacak biri olduğunu vurgular adeta. Bu da George Clooney’nin yönettiği “Good Night and Good Luck” filminde komünist avcısı senatör McCarthy’i canlandırılamayacak biri olduğundan hazır televizyon görüntülerinden aktarmasını akıllara getirir. “Eve Dönüş”ün sonunda darbeci generallerin afişinin yanında 12 Eylül’ün bilânçosunu görürüz. Tutuklama, yargılama, fişleme, işkence, idam sayılarıyla birlikte halen darbecilerin anayasasıyla yönetildiğimizi görürüz. Bu bilgiler son derece önemlidir ancak bir filminde sanki ders sunuşu havasında uzun maddelerle bunu vermek sinemasal anlatımda ne kadar doğrudur tartışılır.

12 Eylül sonrası 1982’de hala olağanüstü halin uygulandığı Adıyaman’da bir grup yerel müzisyenin yani gevendelerin askeri komutanlık tarafından orkestra olarak çalıştırılması ve marş olarak Komünist Enternasyonal marşını yanlışlıkla çalmaları neticesinde gelişen ve yan karakterlerle şekillenen bir film “Beynelmilel”. Diğer iki filmde olduğu gibi “Beynelmilel”de de dönemin atmosferi başarıyla yansıtılmıştır beyazperdeye. Cuntacı generallerin afişi olan 5’i bir yerdeler, kimlik kontrolleri, sokağa çıkma yasakları, muhbirler, saklanmış kitaplar-pikaplar, sol dergiler izleyiciyi o yıllara inandırıcı bir şekilde götürür. Hazır 5’i bir yerdeler demişken filmde bu afiş devrimciler tarafından yere düşürüldüğünde yoldan geçmekte olan vatandaşın korkusu komedi unsuruyla verilerek onun afişi kutsal bir şeymiş gibi öpüp başa koyduğu sahneyi de hatırlamakta fayda var. Bunun yanı sıra Abuzer karakterinin orkestra olarak üniforma giyme konusunda arkadaşlarına söylediği “Bu halk üniformadan korkar” sözü toplum olarak sindirilme durumumuzun adeta altını çizmektedir. Filmde mizah soslu taşlamalardan herkes nasibini almaktadır. Örneğin, orkestraya temsili düşman üniformasını uygun gören ordunun gevendelerin Komünist Enternasyonal marşı çaldıklarını fark etmemeleri hatta marşı çok beğenmeleri elbette absürt bir durumdur. Sonuç olarak komünizm de dâhil tüm sola yapılan bir darbenin mensupları “düşman” gördüklerinin marşını beğenecek kadar cahil olabilmektedir. Zaten filmin sonunda marşın ne olduğunu fark eden Kenan Evren ya da darbe arkadaşları generaller değil gazetecilerdir. Film bunun yanında devrimcilere de iğnelemeler içerir. Abuzer’in kızını oynayan Özgü Namal ve âşık olduğu devrimcinin konuşmalarında solcu gencin kız arkadaşlığı burjuva alışkanlığı olarak görmesi ya da günün aşk günü olmadığını ve devrimcinin ölümle nişanlı olduğunu söylemesi komedi unsurundan öte şeyler barındırır. Burjuva alışkanlıkları eleştirilerini abartıp insani duyguları dahi hoş görmeyen bir sol anlayışın kendini ne kadar yaşamdan koparttığı ve ne denli anlaşılmaz olduğunu vurgular bu diyaloglar. Devrimcilerin halka kendini anlatamamasının bir diğer eleştirisi filmde devrimci gencin sol bir dergiyi incelerken abisi tarafından “Hanginiz tarlada, fabrikada çalıştınız” diye azarlandığı sahnedir. Filmin genel anlamda sol duruşunu ise iki detayda daha tutarlı bir şekilde görebilmekteyiz. İlki Komünist marşının insana baharı,  kuşları, çocukları anımsattığının diyaloglarda geçmesi ve diğeri de pavyon şarkıcılarının Abuzer’in kızıyla devrim hakkında konuşurken 1960 askeri müdahalesini devrimolarak nitelemeleridir. Ayrıca, 1950’lerde Menderes tarafından kapatılan ve tekrar açıldıktan sonra bu sefer de 12 Eylül’de Kenan Evren tarafından kapatılan Halkevleriyle ilgili sahne belki de filmin en güçlü sahnesidir. Oldukça etkili bir müzikle aktarılan bu sahnede Atatürkün  resmi yerli yabancı sanatçılarla bir aradadır. Kütüphaneyi, tiyatro sahnesini ve Picasso’nun ünlü Guernica tablosunu görürüz. 12 Eylül için ve bu zihniyetler için nelerin tehlikeli olduğunu bir kez daha anlamış oluruz bu iç burkan sahnede. “Beynelmilel”de birkaç kez konusu geçen bir kefen vardır. Abuzer’in babasının şimdiden kendine aldığı kefen bezi “Amerikan” malıdır. “Donumuza kadar Amerikan giyiniyoruz” sözü burada kefenimize kadar şekline bürünmüştür sanki. Ve bu kefen Özgü Namal’ın karakteri sayesinde Cuntaya yani bir anlamda Amerika’ya karşı çıkan bir pankarta dönüştüğünde tekrar bu güçler tarafından asıl görevine yani kefenliğe geri döner. “Cuntalar Olmasın” yazılı Amerikan bezi solcu devrimciye kefen bezi olmuştur. Amerika’nın, bu ülkenin gençlerini kefenler içine soktuğu gerçeği bezle aktarılmıştır. Filmin sonunda ise “Eve Dönüş”ün aksine işkence görüntüleri gösterilmez ancak işkence hissi sonuna kadar verilir. Kullanılan kamera açıları ve mizansenin sahnelenmesi bunu izleyiciye hissettirir.

SONUÇ

Sayıları fazlaca olmasına rağmen 12 Eylül filmleri, sürecin boyutlarını sanat aracılığıyla aktarmada tüm iyi niyetlerine rağmen etkili değildirler. Ülkeyi darbeye getiren süreci aktarmaktaki eksikliğin yanı sıra darbe sonrası oluşan yepyeni değer yargılarına sahip toplumu da aktarmada bireyselcilikten çıkılamamıştır. Bunun etkileri arasında yeni dünya düzeninin bireyciliği  ön plana çıkartmasını gösterebiliriz. Bu yaklaşıma farkında olarak ya da olmayarak katılan sinemacılarımız zaten sıkıntı yaşadığımız siyaseti konu edinmeye çalışan filmler listesine ekleme yapmaya devam etmektedirler. Siyasal yaşantımızın en yıkıcı dönüm noktası olan 12 Eylül hakkında onlarca filme rağmen etkili bir anlatım, toplumsal, ideolojik bir tavır aktarılamamış olması elbette tek bir sebeple açıklanamaz. Bu konuda sansür etkili olduğu kadar oto sansür de fazlasıyla etkilidir. Toplumcu, gerçekçi anlatımda sinemasal olarak yaşadığımız sıkıntılar 12 Eylül filmlerinde de kendini göstermektedir. Neredeyse hiçbir kurmacaya gerek bırakmayacak kadar fazla, gerçek ve dokunaklı öykü var olmasına rağmen ısrarla yapay kahramanlara ve öykülere gidilmesi bu konuda yapılan bir hatadır kanımca. Türk Sineması siyasi konulu sinemada ve daha da önemlisi Ulusal Sinema anlamında etkin bir anlatım oluşturulamadığı sürece gerçekten 12 Eylül’ü işleyen, tüm değerleriyle aktaran ve bu yıkıcı süreçle gerçekten toplumca yüzleşmemizi sağlayan 12 Eylül filmleri görmemiz pek mümkün görünmemekte.

*https://issuu.com/azizm/docs/edergieylul09

Bunu paylaş: