Son Dans’a Son Salvo: 96 Finalini Seattle Supersonics Kazanmalıydı – Onur Keşaplı

Epey güç bir yazı. Güçlüğü, tam on üç yıldır düzenli yazdığım, dahası ilk film eleştirimi kaleme aldığım yayının son sayısı için yazmaktan kaynaklanmıyor. Bu, pekâlâ üstesinden gelinebilecek bir durum. Benim için asıl sorun, mesela bu cümleye “benim” ile başlamak. Nesnelliği mümkün olduğunca geçerli kıldığımız, kıldığım, bir toplulukta, yıllar boyu bizleri çevreleyen “ben” yanılgıları ve kişisel pazarlama yayınlarına direndikten sonra kapanışı kendimle yapmak ne kadar doğru, ne ölçüde anlamlı? Olabildiğim kadarıyla bir yazar olarak, bir kez bile “ben” demeden yazar kimliği inşamı mümkün kılan bir yayına kendimden bir şeylerle veda etmek mantıksız gelmedi. Ne de olsa 2007’nin Kasım ayında bir benliğe sahip olduğumu sanarak başladığım yazarlığa, şimdi ben diye bir şeyin esasında mümkün olmadığının kabulüyle, çok daha yeni ve buna rağmen olgun, fakat yine de buna rağmen imkânsızlığa mahkûm bir benlik iddiasıyla burada, 2020 Haziranındayım. Ve sizlerle, konunun öznelerinin bile ilgilenmediği ve herhalde inanmadığı bir iddiamı/önermemi paylaşmak istiyorum; 1996 NBA Finallerini, Seattle Supersonics’in kazanması gerektiğini düşünüyorum, Chicago Bulls’un değil. Ciddiyim.

Arkadaş/dost sohbetlerinde dile getirilenlerin bir ürüne dönüşmesini, hele de pazarlanmasını şiddetle reddeden biri olarak, kendimle çelişmek pahasına, hala taraftarı olduğum tek takımın savunusuyla sizlerin ve kendimin zamanını çalmakla meşgulüm; hem de o takım 2008 yılında Starbucks/Oklahoma komplosuyla çalındıktan sonra, artık var olmamaktayken. Hâlbuki Sonics forması giydiğim sahalar, Gary Payton muhabbeti çevirdiğim okul sıraları ve Shawn Kemp ile yükseldiğim eski/yeni lokantalar kimseyi ilgilendiren şeyler değiller. Ama 1996 finallerini Michael Jordan’lı Bulls aslında kazanmamalıydı. Ciddiyim.

Kimsenin kale almaması ve inanmama önkabuluyle davranması muhtemel bu iddia, söz konusu seriyi 10 yaşında izlerken ve Sonics’in galibiyeti için tepinirken aklımda değildi. Yıllar boyunca da bu iddiayı dile getiremedim çünkü belli ki kendimi bile inandıramamıştım. Fakat son yıllarda o maçları, artık olmayan takımımın altın çağına nostaljik yaklaşım babında, yeniden izlerken işler değişmeye başladı. Ne de olsa işin büyüsü ortadan kaybolmuştu. Taraftarlık sükûnetle tanışmış, gözbağına sebep olan kapitalist put Michael Jordan, kişisel Aydınlanma çağımda kırılmıştı.

Buna rağmen kimseleri ilgilendirmeyen ve enformasyon fazlasından mustarip olduğum, herkesin de olması gerektiğini düşündüğüm bir dönemde bu gereksizliği niçin yazma ihtiyacı duyuyorum? Sebebi, dosya konumuz olan “Son” sözcüğünü adında geçirerek beni, Azizm Sanat E-Dergi’nin 150. ve son sayısına ne yazacağıma dair kararsızlıktan kurtaran, belgesel olma iddiasındaki reklam kampanyası: The Last Dance/Son Dans.

Yerküreyi saran salgının spor müsabakalarını durdurması karşısında kitlelerin muhtaçlaşarak sarıldıkları on bölümlük Son Dans, 1998’de altıncı ve son NBA şampiyonluğunu elde eden, 1990’ların belki de en başarılı takımı Chicago Bulls’un, söz konusu son macerasının perde arkasını gözler önüne serme kılıfında. Peki, ne örtüyor, örtemiyor dahası örtme amacında bile değil; Bulls’un lideri ve pek çokları için gelmiş geçmiş en iyi basketbolcu, hatta sporcu olan Michael Jordan’ın yaşamının bilmem kaçıncı kez ilahlaştırılmasını. Bugüne dek izlenilenlerden farkı ise, yıllardır fısıltı gazetesiyle kulaktan kulağa dolanan, yüzlerce saatlik hiç yayınlanmamış görüntüleri değil. Şişirilen görüntüler, hiçbir şeye hizmet etmediği gibi zerre yenilik içermeyen takım odaları ve idmanlarına dair imajlardan oluşuyor. Yeni olan, Jordan’ı yüceleştirme görevini bu kez sözel olarak da ta kendisinin devralmış olması. Basketbolu bıraktığından beri göz önünde olmamayı seçerek hayranlarını şaşırtan ve gelmiş geçmiş en iyi basketbolcu olduğu söylemlerine karşı, hayranı olmayanları bile şaşırtacak bir olgunlukta yanıt veren Jordan’ın kendisini yeniden pazarlamaya ihtiyaç duyması aslında acınası bir duygu durumu olsa gerek. Empatinin herhalde en kötü hali de bu olmalı; parçası olduğu sistemde acınacak hiçbir hali olmayan güçlü bir gövde göstericisine bile insanlık onuru penceresinden bakıp acıyabiliyorsunuz. Son Dans’ta Jordan, elbette kendisinin bile farkında olamayacağı acizliği yeni bir dokuyla gizliyor; karanlık tarafa geçerek! Bilmeyenler için Jordan’ın ne kadar acımasız hatta kötücül olabileceğinin açığa çıkarılması, dört dörtlük ve vitrinlik poster çocuğu imajını zedelemek pahasına çok daha ilgi çekici bir kudret kurguluyor. Jordan’ın pek çok lakabı arasında, Antik Yunan mitolojisinde tanrılar tanrısı Zeus yakıştırmasının da yer alması, onu tıpkı Zeus gibi kirlenmekten korkmayan, gerektiğinde gaddar da olabilen, oyunbaz ve en önemlisi siyah/beyaz zıtlığı yerine tam ortada, grileşen bir figüre evrilmesine yardımcı oluyor. Sinemada kötülerle empatinin arttığı, popüler kültürde kötü eylemlerin nedenlerine daha fazla eğilim gösterildiği bir çağda Jordan’ın bu yeni imajı, albenisini ve çekiciliğini pekiştiriyor.

ESPN ve Netflix yapımı olarak eve hapsolmuşlara sunulan Son Dans, belgesel türünden beklenildiği üzere belgelerle hareket edip gerçeği açığa çıkarma gibi bir işleve sahip değil. 1997-1998 sezonu odağında, Jordan’ın yaşamını merkeze alan, kimi zaman başka figürlerin de geçmişine yaklaşarak, geriye dönüşler içeren ve perde arkasında bizzat Jordan’ın şirketi tarafından kotarılan bu iş, Jordan’la yapılmış dev bir söyleşiden fazlasına tekabül etmiyor ve bir belgeselden umulan nesnelliği, tıpkı bu yazı gibi, taşımıyor. Jordan, bizzat açtığı her konuda, başlattığı her tartışmada son sözü söyleyen kişi oluyor. Biçim olaraksa yönetmen Jason Hehir’in içeriğin yüceliğine kendini kaptırıp özel/özgün en ufak bir sinematografi yakalayamadığı görülüyor. Sözde belgeselin son bölümünün son saniyelerinde, yani aslında Hehir’in “yönetmenlik” yaptığı yegâne kısım olan Jordan’ın köşkünde Jordan’la söyleşi ve üst sesine eşlik edecek stok görüntüler kısmındaki tercihlerinin avamlığı içler acısı. Arşiv görüntüleri, konuşan kafalar ve sıradan çekim teknikleriyle geçer notu zor alacak Son Dans, Jordan kutsiyeti sayesinde kutsanmakta. Ancak bu işin gerçekleştirilme süreci, nedenleri göz önüne alındığında kutsiyet yerlerde sürünmekte.

Son şampiyonluk sezonlarına eşlik eden kameraların kaydettiklerinin bir belgesele dönüşmesine, yıllar boyunca izin vermeyen Jordan’ın bir anda apar topar fikir değiştirmesinin sebebi hayli gülünç. Gelmiş geçmiş en iyi basketbolcu konuşmalarında Jordan’a rakip olarak gösterilen LeBron James’in 2016 NBA finallerinde, formasını giydiği Cleveland Cavaliers’ın, imkânsız olarak addedilecek bir şekilde, normal sezonu 73 galibiyetle kapatarak Bulls ve Jordan’ın 72 galibiyetlik rekorunu kırmış Golden State Warriors’u, seride 3-1 geriden gelip yenmesi, Jordan’ı tutuşturmuş anlaşılan. En iyi kim yarışmasında en büyük rakibinin büyük bir başarıya imza atması, kendisinin bir kez bile tatmadığı bir başarı. Zira Jordan her zaman finallerde favoriydi. Finaller demişken; belgeselin planlanan yayın takviminin esasında NBA finallerine denk getirileceği bilgisi, en hafif tabirle yeni şampiyonlardan rol çalmak isteyen ve sürünün liderliğini sosyal zeka evriminde noksanlıklar taşıyan bir memeli hayvan edasıyla bırakmamakta ısrarcı bir zihniyete işaret ediyor.

Burada bir es verip, gelmiş geçmiş en iyi tartışmasının ahmaklığına değinmeli. Bir takım sporunda en iyiden söz etmenin mantıksızlığı ve yanlışlığı aşikârken bir de bunun üzerine NBA gibi, basketbol gibi yıllar içerisinde pek çok kuralın farklılaştığı, eğilimlerin değişim gösterdiği bir sahada, kimin neye göre kıyaslanacağı saçmalaşıyor. Fakat bunlar yokmuş gibi en iyi kim tartışması yürütmek, hele de bunun hemen her yaştan, her kültürden herkes tarafından yapılır oluşu, ergenliğin küresel ortak payda halini aldığını gösteriyor. Boksta, golfta, teniste, badmintonda en iyileri konuşmak, gereksiz olsa da mantıklı görülebilir. Ancak birden fazla kişiyle, takımlar halinde oynanan sporlarda bu mantıklı mı? Bir şutör guard olan Jordan ile pivot mevkiinin devleri Wilt Chamberlain ve Kareem Abdul Jabbar nasıl kıyaslanacak? Üçlük çizgisinin kırkıncı yılını yeni devirdiği bir sporda ömründe hiç üçlük atma şansı olmamış şutörlerin, gelmiş geçmiş en iyi şutörler tartışmasına dâhil edilmemeleri nesnel mi, sportmen mi? Sportmen ne demek ayrıca? Akla entelektüel(!) spor dergimiz Socrates’i getiriyor. Hani şu fiyakalı tasarım ve olgun görünümlü içerikleriyle fark yaratırken, bir filozof olan Socrates ile futbol kültlerinden Brezilyalı Socrates’i adında buluşturan, ama Brezilyalı Sokrates’in sosyalistliğini unutmuş yayın. Socrates dergisi popülizme alternatif olma iddiasını, aleni Son Dans yancılığıyla perçinlerken, “Jordan mı daha iyi LeBron mu” sorusunu okurlarına/takipçilerine Twitter’da sorarak ergenliğin mutlak egemenliğine boyun eğiyor. Son Dans’ın hedef kitlesi de işte tam olarak bu kitle; yediden yetmişe, yerkürenin ergenleri.

Jordan Son Dans’ta, uzun yıllardır pazarlanan ve daha uzun yıllar pazarlanacak olan 1990’lar nostaljisi ile bu nostaljinin haklı bir parçası olmaya yaslanırken, kendisini canlı izleyememiş kuşaklara kendi hegemonyasını dayatıyor ve bir taşla pek çok ergeni vuruyor. Jordan’ın karanlık tarafa geçip, takım arkadaşlarına yaptığı kabadayılıklar ve attığı dayaklar kadar, kendisine düşman belledikleri, Son Dans’ın yenilikleri arasında, tabi yerseniz. Takımı 1998 sonunda dağıtmakla suçladığı ve yıllardır yerden yere vurduğu, takımın genel yürütücüsü Jerry Krause’u yine aşağılamaya hatta her kötülüğün sorumlusu göstermeye çalışırken, öğreniyoruz ki Krause’un zeki hamleleriyle mimarı olduğu takım olmasa Jordan tek bir şampiyonluk göremeyecekmiş. Krause olmasa tüm şampiyonlukları getiren teknik heyet ve Jordan’ın özneliği etrafında örülen takım meydana gelmeyecekmiş. Krause olmasa, kariyerinin ilk altı yılında final yüzü bile görmemiş Jordan, kariyerini Dominique Wilkins’ten hallice bir şekilde noktalayacakmış. Jordan, Krause’a karşı sidik yarışını kazanabilseymiş Jordan olmayacakmış! Hayatta olmayan Krause ile ilgili söylenebilecek tek şey, kendi kurguladığı takımı kendi parçalamayı tercih etmiş, özneler üstü, yetenekli, ancak tuhaf bir figür olduğu. Tuhaflığı ise Jordan’ın kendisini durmaksızın fiziksel olarak aşağıladığı boyu veya kilosundan değil zihninden aldığı kararları yontmadan ifade etmesinden kaynaklanıyor.

Son Dans’ta Jordan’ın pek çok diğer oyuncuyu lekelediği görülüyor ve sözde belgeselin kurgusunda kişiler kirletilmişlikleriyle kalakalıyor. Ancak Jordan’ın en yakını olması beklenen Scottie Pippen’dan, yayının ardından Jordan’a yalancı ve çok daha fazlasını söyleyen Horace Grant’e pek çok kişi Son Dans’ın ithamlarından rahatsız ve de gerçeğin çarpıtıldığında hem fikirler. Ki zaten açığa çıkan ses kayıtları, Jordan’ın “belgesel”de alenen yalan söylediğini açık ediyor. Isiah Thomas ile yaşadığı meşhur kavgalı halinin neden olduğu 1992 Barcelona Olimpiyatları’nı kazanan Rüya Takım tartışmalarında Thomas’ın takıma alınmamasında payı olmadığını söyleyen Jordan, Son Dans’tan sonra yayınlanan eski kayıtlarda bizzat bu işin merkezinde olduğunu ifade ediyor. Peki, Jordan’ın aleni bir yalancı olması tanrısallığına inananları etkiliyor mu? Elbette hayır. Post truth çağının güzelliği de bu ya, rezil olmak, utanmak söz konusu bile değil! Hatta dahası bile olası, yalan söylediği için Jordan’a daha da hayran olunması! Sonuçta Zeus da yalanlar söylemez miydi? Hem ayrıca yalan dediğimiz şey, zafer için gerekliyse hoş karşılanmaz mı? Son Dans’ın aslında bir ürün pazarlamanın ötesinde sistem sağlaması olduğu görülmeli. Kapitalizmin, o gevşek akılcılığından da kurtulup akıldışı bir hal almasıyla beraber, başarının, büyümenin, zaferin, kazanmanın yegâne önemli veri olduğu ve bu uğurda yapılacak her şeyin hoş görülmesi yeni bir söylem değil. Jordan, gelmiş geçmiş en iyi olduğu pazarlamasıyla, alfa erkekliğiyle, ucuz Makyavelci yöntemleriyle, kariyeri boyunca hep zafer kazanmış biri değil mi? Soğuk Savaş sonrası Batı ve daha çok ABD kültürünün küresel cihadında Jordan’ın emeği büyük. Ve kapitalizme sağlanan bu başarı, elbette dönem dönem ödüllendirilmeli. Son Dans bunun –  şimdilik – son hamlesi. Bizzat karşılaşsak kınayacağımız zorbalıkları, her koşulda kazanma hırsını, killer/winner(katil/kazanan) zihniyeti över hale getirilişimizin öyküsü değil mi Son Dans? Gerçi bu yazıda “ben” vardım, dolayısıyla kendimi hemen ayıklayayım. Hatırladığım ilk final serisi olan 1993’te bile Jordan’ı tutmamıştım. 1996’da, yani baştan sona izlediğim ilk final serisinde ise zaten bir takımım vardı ve o takım, 72 galibiyetlik rekoru 2016’da Golden State tarafından egale edilmesine rağmen, hala gelmiş geçmiş en iyi takım olarak anılan Jordan’lı Bulls’un karşısında duran Seattle Supersonics’ten başkası değildi. Bu da bizi, yazının asıl heyecanlı yerine getiriyor. 96 Finallerini Seattle Supersonics kazanmalıydı. Ciddiyim.

Bu bölümü, ergenlerin de bayıldığı hatta başka bir şey konuşamaz oldukları istatistiklerle süsleyeceğim ama öncesinde bir farkındalığı paylaşmak durumundayım; 1996 finallerinde Bulls ve Jordan adına, öne çıkan tek bir görüntü, oyun, sayı bulunmuyor. Jordan ve Bulls ile ilgili video kolajlarında, belgesellerde kariyerinin hemen her aşamasından görüntü yer alırken, tüm şampiyonluklarından doğal olarak görüntü parçalarına ekrana taşınırken 1996 şampiyonluğunun esamisi okunmuyor. Magic Johnson’lı yaşlı Los Angeles Lakers’ı yendikleri 1991’den Jordan’ın, Marv Albert‘in “a spectacular move, by Michael Jordan” betimleyişiyle tamamlanan, double clutch basketi bilinir. Clyde Drexler’lı Portland Trailer Blazers’ı 1992’de rahatça yenerken Jordan’ın olağan koşullarda pek öne çıkarmadığı üç sayı becerisinin, kendisini bile şaşırtarak rakibini şaşkına çevirmesi akla gelir. 1993’te Charles Barkley’li Phoenix Suns’ı yenerken, Jordan’ın son topu kullanmayarak daha büyük bir şaşkınlığa yol açması ve John Paxson’ın son saniye basketiyle gelen şampiyonluk unutulmazdır. 1997’de Karl Malone ve John Stockton’lı Utah Jazz karşısında serinin ilk etabında Jordan’ın maçı kazandıran son saniye basketi ve altıncı maçta Paxson benzeri bir senaryoyla son topu bu kez Steve Kerr’e bırakmasıyla gelen sayının ardından Pippen ve Toni Kukoc çabalamasıyla sağlanan şampiyonluk coşkusu hatırlanır. Ve elbette 1998 finalinin altıncı maçında, Stockton’lı ve Malone’lu Jazz’ı ikinci kez alt ederken, toplamda üç kez bıraktığı basketbolu ikinci bırakışından önceki son sayısıyla takımını altıncı kez şampiyon yapan basket, spor tarihinin en çarpıcı anları arasındadır. Ancak 1996 finalinde Seattle Supersonics’i yendikleri seride öne çıkan, gösterilen tek bir an, tek bir sayı yok. Çünkü öyle bir şey yok.

Benim bile bunca yıl fark etmediğim bu durum, o yıl normal sezonda 82 maçın 72’sini kazanarak rekor kırmış, Playofflarda sadece bir maç kaybetmiş ve bir kez daha en değerli oyuncu ödülünü almış Michael Jordan’ın finali güle oynaya kazanmış olmasından başka bir şeyin mümkün olmayacağına inanmışlıktan kaynaklanıyor. Hâlbuki o serinin öne çıkan, dikkat çeken anları mevcut. Tek sorun, hiç birinin Chicago veya Jordan lehine olmaması. Kemp’in Jordan’ı geçip potada kendisini bekleyen Pippen’ı, Albert’ın betimlemesiyle “facial” bir postere dönüştüren smacı;

Payton’ın Jordan’dan çaldığı topla atağa kalkıp normalde hiç yapmayacağı şekilde smaç basıp bir de üstüne Jordan’a dik dik bakması;

Kemp’in Dennis Rodman gibi bir baş belası savunmacının tepesinden ters smaç vurup bir de üstüne Rodman’ın üzerine çıkması ve tüm bu sekansın, milenyum pornosunun başkalaşımını daha o yıllardan sezen Albert’ın “human facial” tarifiyle anlatılması;

Ve seride birkaç kez yaşanan ama en acısı yine Albert’ın “Jordan, rejected by Kemp! How often do we see that” tabiriyle yankılanan blok sesi, 96 finallerinde öne çıkan anlar.

Bu anlar genelde bilinmiyor. Hatta NBA’in resmi videolarında bile, bilhassa sonuncusu yakın geçmişe kadar yer bile almadı. Kemp’in kariyerinin en iyi 10 hareketinde, söz konusu blok bulunmuyordu. Ancak Kemp’in geçtiğimiz Kasım ayında 50. yaş günü için hazırlanan videoda bu bloğu ucundan kıyısından görebilmek mümkün. Neden? Çünkü Jordan blok yememiştir, buna inanmamız gerekmiştir, inanmışızdır. Gerçekten de Jordan’ın hiç blok yemediğine inandırılan bir kuşakla büyüdük. Sonradan görülüyor ki bırakın Kemp’i, Rick Smiths gibi zıplama yetisi olmayan bir pivot ve hatta Jim McIlvaine adlı, ismi lazım olmayan biri bile Jordan’ı bloklamayı başarmış. Çünkü basketbolun doğası bu. Diğer türlüsü tanrısal olurdu ki inanmamız istenen nokta da bu; Jordan’ın doğaüstü olduğu. Ama öyle değil. 1996 finallerinde hiç değildi.

Söz konusu finaller, Jordan’ın kariyerinin en kötü final serisi olmasının ötesinde, Jordan’ın ve hatta Pippen’ın kariyerlerinin en kötü playoff sahnelemelerine en sahipliği yapıyor. Üzerinde hiç durulmayan, anılmayan bu serinin, sanıldığı üzere 4-0 Chicago galibiyetiyle bitmediğini, 4-2’lik bir şampiyonluk serisi olduğunu hatırlayarak işe başlanmalı. O yıl toplamda sadece 13 maç kaybeden Bulls’un mağlubiyetlerinden üçü Seattle imzalı. Zira o Seattle, Chicago’nun 72 maç kazandığı yıl, 64 maç kazanarak tarihin en iyi sonuçlarından birine imza atmış bir takım. Öyle ki 64 galibiyetlik Seattle, Chicago’nun altı final serisinde karşılaştığı diğer takımlardan daha fazla maç kazanmışlığıyla öne çıkıyor. Aynı Seattle, Chicago’nun şampiyon olan 1991, 1993 ve 1998 takımlarından da daha fazla maç kazanmış durumda. Yani 1996 serisi Chicago’nun sayısal olarak en iyi sürümünü, karşılaştığı en güçlü rakiple yüzleştiriyor. Dahası, finalist iki takımın toplam galibiyet sayıları olan 136 maç, o güne dek final serilerinin rekoruna sahip olan 1985 Boston Celtics-Los Angeles Lakers finalini geride bırakıyor. Toplam 136 galibiyetli finalist rekorunun sonrasında kırılıp kırılmadığına bakıldığında ise 2016’da 73 galibiyetle Chicago’yu geride bırakan Golden State Warriors’un LeBron James’li Cleveland ile yaptıkları final serisi bir ihtimal olarak akla geliyor. Ancak o serinin finalistleri de bunu başaramıyor. Yani 1996 Chicago-Seattle finali, namı değer NBA tarihinin 50. Final serisi, toplam galibiyet sayısındaki rekor babında, lig ve beraberinde basketbol tarihinin en üst düzey final müsabakasına ev sahipliği yapıyor.

Yok sayılmak, küçümsenmek, çocuk oyuncağı kılınmak bir yana, bahsini geçirdiğimiz altı maçlık seri her bakımdan oldukça zorlu bir seri. Ayrıca yukarıda değindiğim(ben, ben, ben) üzere Jordan ve Pippen’ın en kötü final ve playoff serisi olma özelliğini taşıyor. Buna rağmen serinin kazanılmasının nasıl mümkün olduğunu açıklamaya çalışacağım ve bunun serinin en değerli oyuncusu seçilen Jordan tarafından sağlanmadığını, hatta ödülün Jordan’a verilmesinin müthiş bir adaletsizlik olduğunu ifade edeceğim. Ama öncesinde Son Dans’a dönelim; Jordan 1996 serisini geçiştirme eğiliminde. Ama buna engel teşkil edecek şekilde, o yıl ligin en iyi savunma oyuncusu seçilen ve lig tarihinde bunu başaran tek oyun kurucu olan Payton’ın sözleri işitiliyor. Payton, ligin en iyi savunmacısı olarak Jordan’ı nasıl zapt etmeye çalıştığını anlatıyor ki bu yeni değil. Payton bunu yıllardır söylüyor. Söyledikleri ise Jordan’ı tutmanın zaten mümkün olmadığı ama onu her bir sayı ve hatta topa sahip olma noktasında çok daha fazla uğraşmak zorunda bırakmanın bir yöntem olarak uygulandığı şeklinde. Ve bunun işe yaradığını, serinin yalnızca son üç maçı değil, tamamında Jordan’ı tutmakla görevli olabilseydi sonucun belki farklı olabileceğini de ekliyor. Son Dans’ta bu cümleleri ilk kez duyuyormuş gibi yapan Jordan ise Tamer Karadağlı yetisinde bir oyunculukla şaşkını oynadıktan sonra palavra çağrışımlı kahkahalarla gülüyor. Gelmiş geçmiş en iyi savunmacı oyun kurucu olarak “Eldiven” lakabının sahibi Payton ile hiçbir derdi olmadığı, onun savunmasının üzerinde hiçbir tesiri olmadığını iddia eden Jordan, aklında başka şeyler olduğu için o seride normale nazaran daha kötü olduğunu belirtiyor. İddiası ise, önceki yıl öldürülen babası için şampiyonluğu, babalar gününe denk gelen maçta kazandığı şeklinde. Bunu doğrudan dile getirmiyor ancak belgeselin arşiv kurgusu ve vurgusu bu yönü açığa çıkarıyor. İlgili bölümün sonrasında gelen yorumcu görüşleri de bu hikâyeye herkesin kapıldığını gösteriyor. Jordan, Payton’ın onu tuttuğu maçlarda bilerek kötü oynuyor çünkü babalar gününde şampiyon olmak istiyor! Zeus’un neler düşünebildiğini biz ölümlüler elbette anlayamaz olduğumuz için ona tapınmaktan başka bir şey gelmiyor tabi elimizden. Yani beklenen bu. O bir yenilmez, yenildiğinde bile daha büyük bir zafer için, kendi izin verdiği için yenilmiştir. Buna inanmak, ergence, ne büyük utanç, insanlık adına.

Gary Payton, NBA tarihin aynı zamanda en kavgacı/sataşmacı oyuncularından. 1996 serisi sürerken ve Jordan’ı, özellikle Seattle’ın kazandığı 4. ve 5. maçlarda, zor durumda bırakırken 2020’de dile getirdiği cümlelerin aynısını dile getirdiği biliniyor. O zamanki Jordan’ın tepkisi ise “aklımda başka şeyler var” sözcükleriyle ifade edilmiyor. Daha tanrısal bir cevabı var Siyah Zeus’un; “Beni kimse durduramaz, beni ancak ben kendim durdurabilirim” – ben, ben, ben –.

Basketbolun sözde tanrısının sözde belgeselde dalga geçtiği kişinin ve takımının Chicago Bulls ve Jordan üzerindeki etkisine sayısal olarak göz atmalı belki de. Jordan altı maçlık seride maç başına 27.3 sayıyla oynarken, ilk bakışta çok başarılı bir izlenim çiziyor. Ki öyle de, çok başarılı. Fakat Jordan kıstaslarıyla verileri değerlendirmek başka bir sonuca yöneltiyor; final serilerinde 1991’de 31.2, 1992’de 35.8, 1993’te 41, 1997’de 32.3 ve 1998’de 33.5 sayı ortalaması tutturan Michael Jordan, 1996 normal sezonunda 30.4, playofflarında 30.7 sayı atarken aynı yılın finalinde 27.3 sayı atabiliyor. Daha da iyisi var; aynı seride Jordan’ı Payton savunduğunda Zeus’un sayı ortalaması 22’ye geriliyor. Jordan’ın seviyesi için muazzam sayılacak bu düşüşü Jordan’ın psikolojik haline bağlama iddiası, iki takımın aynı yılın normal sezonunda Seattle’da oynadıkları ve Seattle’ın kazandığı maça bakıldığında iyice iddiasızlaşıyor. Söz konusu maçta Payton’ın savunusunda Jordan, ikinci yarıda tamamen kayıplara karışarak yine 22 sayı atabiliyor. İddiayı biraz daha uzatma ve hırpalama adına devam edersem, Son Dans’ın kurgusunda Jordan’ın aklındaki plan doğrultusunda harikalar yarattığı yanılgısı yaratan, babalar gününe denk gelen maçta Jordan’ın yine yalnızca 22 sayı attığı gerçeği ortaya çıkıyor. Bu arada sayılarla kazanılmasına rağmen basketbolda sayının yegâne belirleyici olmadığının fazlasıyla farkındayım. Ama bu düşük sayıların çok kötü şut yüzdeleriyle ancak alınabildiğini de es geçmemeli. Yani Jordan ömrünün en kötü şut yüzdesi ve sayı ortalamasını 1996 yılında, Payton kendisini savunurken ortaya koyuyor. Bunu reddetmesi ve dalga geçmeye yeltenmesi gerçeği değiştirmiyor. Yine de zamane tiplemelerine uyarak az daha sayısal veri vermek gerekirse Jordan 1996 final serisinin altı maçının yalnızca ikisinde maçın en çok sayı atan oyuncusu olabiliyor ve evet, babalar günündeki maçın en çok sayı atan oyuncusu da Jordan değil, bir başkası, Sonics’ten Detlef Schrempf. Altı maçlık 1996 final serisinin dört maçında en çok sayı atan oyuncu unvanını bir başkasına kaptıran Jordan bu duruma 1991’de bir, 1992’de bir, 1993’te sıfır, 1997’de iki, 1998’de ise yalnızca bir maçta düşüyor. Tüm bunların yanına bir de serinin dördüncü maçında Seattle’ın Chicago’yu tam 21 sayı farkla yendiğini, bunun da Jordan’lı Bulls tarihinin açık ara en kötü final yenilgisi olduğunu eklemeli. Peki, tüm bunlara rağmen, Jordan haricinde Pippen da kariyerinin en kötü oyununu sergiliyorken, sonuç niçin 4-2 Chicago lehine neticelendi? Bulls ve Jordan kutsiyetinin bunda en ufak etkeni yok. Sonucu çok daha küçük ve görmezden gelinen anlatılar belirledi.

Serinin ikinci maçı hariç tüm maçlarının, galipler tarafından rakibe fark atılarak kazanıldığı görülmekte. Yani ikinci maçın son saniyelerinde Chicago’nun ucu ucuna aldığı galibiyet haricinde kalan beş maçın ikisini Seattle çok rahat alırken, üçünü Chicago kolayca kazanmış. Seattle cephesinde hata ya da “ya öyle olsaydı” şeklinde açıklanabilecek şeyler arasında, Payton’ın, özellikle hücum alanında beklendiğinden çok daha kötü oynadığı başa yazılmalı. Ki zaten, unutulmuş olmasına karşın altı çizilerek hatırlanmalı ki Payton, Seattle Sonics’in Shawn Kemp’ten sonra gelen yıldızıydı. Finalde Seattle adına doğal olarak Kemp öne çıkmaktaydı ancak Seattle Payton’dan hücum anlamında beklediğini alamadı. Bunda Payton’ın sakatlığının payı var. Hatta serinin ilk üç maçında, George Karl tarafından Jordan’ı savunmasına izin verilmemesinin sebebi de bu.

Bu noktada, Seattle cephesinin ikinci olasılığı akla geliyor; Payton ilk üç maçta da Jordan’ı savunsaydı işler değişirdi söylemi. Jordan’ın genel olarak kötü oynadığı seride, karşısında Payton yokken az daha iyi oynadığı ortada ancak bunu kabul etmek demek, Jordan’ın serinin en değerli oyuncusu olduğunu kabul etmek demek oluyor ki buna katılmam mümkün değil. Payton ilk üç maçta da Jordan’ı tutsaydı yalnızca ikinci maçın sonucu değişebilir ve seride bir yedinci maç oynanırdı. Babalar gününe denk gelmeyecek olması Jordan’ı şüphesiz üzerdi ama Chicago’nun ihtişamlı sahası United Center’da yedinci maçı kaybetmesi açıkçası sürpriz olurdu. Hele de Seattle’ın altıncı maçta sergilediği rezalet şut yüzdesi hesabı katıldığında.

1996 finallerini Chicago lehine çeviren etmenlerden ilki hakem şaibeleri. Bu konu Jordan’a sorulsa hiç şüphesiz hafife aldığı Payton savunmasında hakemlerin düdük çalmadaki tereddütlerini öne sürecektir ancak bu durum karşılıklı olmakla beraber serinin özellikle ilk üç maçında Seattle aleyhine çalınan hücum fauller ve teknik fauller ile ikinci maçtaki pota altı mücadeleleri ve hava atışı kararlarındaki inanılır gibi olmayan kararların hafif de olsa sonuca etkisi var. Ama sonucu asıl etkilen figür, kanımca serinin en değerli oyuncusu seçilmesi gereken kişi; Dennis Rodman. Seattle’ın teknik heyetinin başı George Karl ve devamın Kemp, Payton ve Sonics’in üç numarası Detlef Schrempf’in de altını çizdiği üzere, ve hatta Bulls pivotu Luc Longley’nin de onayladığı şekilde, 96 finallerinin kaderini belirleyen kişi NBA tarihinin “en kötü çocuğu”, savunma ve özellikle rebound canavarı Rodman. Karl’a göre Chicago’nun birinci ve üçüncü maçlardaki galibiyeti Jordan’la geldiyse, ikinci ve altınca maçları Bulls lehine çeviren kişi Rodman. Her iki maçta da Rodman’ın 11 hücum reboundu alarak NBA rekorunu egale edişi ve yalnızca o iki maçta toplam 39 rebound alması fazlasıyla belirleyici. Altı maçta 14.6 rebound ortalaması, Chicago’nun, Jordan ve Pippen önderliğinde adeta dökülen şut yüzdesine rağmen, Sonics’e nazaran çok daha fazla şut atma imkâna sahip olmasının ve kazanmasının başat nedeni. Ayrıca Rodman’ın bir psikolojik vaka olarak – klişe tabirle – rakibinin kimyasını altüst etmesi, teknik fauller almalarına yol açması yine özellikle ikinci maçın son dakikalarını belirleyen etmen.

Seattle Sonics savunma ağırlıklı oyunuyla, rakibi kim olursa olsun, Jordan bile olsa, hücumları bozan, değişime zorlayabilen bir takım. Ancak 1996 finallerinde bu kez çözülemeyen bir savunma ile karşılaşmak Seattle’ın yapısını bozuyor. Rodman’ın iki takımın karşılaşmalarında etkisini ölçmek için, normal sezonda oynanan iki maça bakmakta fayda var. Seattle’ın kazandığı ve Jordan’ı yine sadece 22 sayıda tuttuğu maçta Rodman sahada yokken, Chicago’nun Seattle’ı rahatça yendiği sezonun ikinci maçında Rodman sahada. Yani 1995-1996 Chicago Bulls’u için Seattle Supersonics’i alt etme meselesi Jordan’la değil Rodman ile ilintili. Bu da final serisine de verdiği sonuç nedeniyle Rodman’ın finallerin en değerli oyuncusu seçilmesi gerektiğini ortaya koyuyor çünkü dengeyi bozan ve takımına galibiyeti getiren kişi Dennis Rodman. Ama pek tabi, babalar gününde, topa sarılmış bir halde ağlayan ve basketbola ara verdikten sonra döndüğü ilk finali kazanan, NBA’in, ABD’nin, kapitalizmin iyi aile babası, iyi sporcu, poster çocuğu, vitrini ve tanrı yanılgısı Jordan varken, kimse kalkıp o ödülü Rodman gibi fizyolojik ve psikolojik olarak mutant özelliklerini olması gerektiği gibi gururla taşıyan bir figüre vermezdi. İyi ki de vermediler çünkü bu durumda Jordan’ın neler yapabileceğini düşünmek ürkütücü. Ne gibi yalanlar, ne gibi sığınmalar, saldırılar…

Jordan, 96 finallerinde bence en değerli oyuncu sıralamasında ikinci sırada bile değildi. Resmi oylamada Jordan’ın hemen ardında yer alan ve ödülü kıl payı kaçıran Shawn Kemp, yüzde 55 şut yüzdesi, maç başına 23.3 sayı ve 10 rebound ile “en değerli oyuncu” vurgusunu Jordan’dan daha çok hak ediyordu. Neredeyse tarih yazıp, final serisinde kaybeden takımda oynamasına karşın en değerli oyuncu seçilen ikinci oyuncu olacaktı. İlki, bu ödülün ilk defa verildiği 1969’da, Boston Celtics’e kaybeden Los Angeles Lakers oyun kurucusu Jerry West idi.

Kemp olmasaydı serinin altı maça taşınamayacağı ortada. Payton’ın bekleneni veremediği, Rodman’ın önünün alınamadığı bir seride Kemp, böylesine önem taşır hale gelmeseydi seri herkesin beklediği ve şimdilerde sanki öyle gerçekleşmiş gibi, kolayca, dört maçta Chicago’nun olurdu. Ama olmadı. NBA tarihinin en güçlü takımının en iyi iki oyuncusunu raydan çıkaran, Kukoc ve Kerr gibi görev adamlarını serinin büyük bölümünde işlevsizleştiren ve 96 Bulls’u topyekûn halde NBA tarihinin en başarısız şampiyonu seviyesine indiren takım, kendi rayına ve ritmine oturamadığı için, tam da buna sebebiyet veren oyuncu, Dennis Rodman, nedeniyle, esasen kazanması gereken seriyi kaybetti. 1996 NBA finallerini, Chicago Bulls değil Seattle Supersonics kazanmalıydı. Ciddiyim.

Jordan’ı ve Bulls’u hiçbir zaman sevmedim. Kaybetmelerini isterdim, hele de hala tutmakta olduğum Seattle Supersonics’e. Fakat kaybettiğimiz için mutluyum. Jordan’ın ne gibi yalanlara başvurabileceğini, tanrı yanılsamasını nasıl da yitirip hırçınlaşacağını, kendisine alt edilecek yeni bir sözde düşman yaratacağını görmek istemezdim. Böylesi büyük bir sporcunun, kazanmak ve büyümek adına nasıl daha da küçüleceğine tanıklık etmek istemezdim. İyi ki Chicago kazandı ve iyi ki herkes hep Chicago’yu tuttu, sonra Lakers’ı, sonra Golden State Warriors’u ve LeBron her neredeyse oynamaktaysa o takımı. Yığınlar her konuda güvenli bölgeleri tercih ederler. Şimdinin muhalifleri bile, Son Dans’ın ilkel kapitalizminden rahatsız olan kimi sosyalistler bile, 1990’larda Jordan uğruna sabahladıklarını söylüyorlar. Kazanmak için her yolu mubah gören, ırkçı adayların seçim kampanyaları karşısında ırkçılığa maruz kalan siyahların yanında yer almayan, ve son yıllarda polis şiddetine dayalı siyah ölümleri artmasına ve herkesin çileden çıkmasına rağmen sesini çıkartmayan birini sevmeyi başaranların çoğunluğu oluşturduğu bir dünyadayız. Çünkü kazanmak çekici geliyor. Neyse ki bana hiç gelmedi. “Boğa” gibi eril bir amblem taşıyan bir takımı, 7 yaşında erillikler öğrenir bir haldeyken tutmayıp, logosunda “güneş”i barındıran bir takımı destekleyip yenilgi yaşadığım için mutluyum. Tıpkı 1993 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde Marsilya’ya yenilen A. C. Milan’ı tuttuğum gibi. Tıpkı 1990’larda Fenerbahçeli olmak gibi bir talihsizliğin parçası olduğum gibi. 1996’da Seattle Supersonics’i tutma gerekçem, Jordan düşmanlığı değildi. Seattle, çocukluğumdan beri Pearl Jam, Nirvana, Alice in Chains ve Soundgarden ile kulaklarımdaydı. Bruce Lee, Brandon Lee ve Singles ile karşımdaydı. Ve 2010’ların NBA koşullarında yer alabilseydi ortalığı yerle bir edecek bu takımın oyun tarzı, 10 yaşındaki “ben” için olduğu kadar şimdiki halim için de seyir zevki yüksek ve zeki bir izlek sunuyordu.

1996’da tuttuğum takım yenildiği için mutluyum. Yenilgiyi deneyimlemek kazanmaktan çok daha öğretici, ilerletici. Yenilmeyi bilmeyenler, kabadayılık taslayanlar, tanrıyı oynayanlar, yenilgiyi, küçülmeyi küçümseyen, kötüleyen sistemlerin putları olmaya devam ediyorlar. Tam da bu sebeple, onlardan ya reklam ya da inanç besleyecek efsaneler türetilir. Jordanların filmi olmaz. Çünkü, haşa, tanrıyı kime oynatacaksınız? Jordanların filmi olmaz çünkü yenilgi nedir bilmezler (gerçi aramızda kalsın ama 15 yıl oynadığı NBA’de 9 yıl kaybedendi fakat bu gerçek hiç yokmuş gibi davranalım, üzmeyelim/kırmayalım Michael’ın – fizyolojiyle dalga geçen ucuz bir kabadayıya dönüşmek pahasına dalga geçmek istiyorum – sarı gözlü tatlı canını yoksa “break” der eşsesle ve kırılan biz oluruz). Senaryosunda dramatik eğrisi olmayan bir sinema yapıtı en iyi ihtimalle art house olur, gişe yapmaz. Jordan ise bunu kaldıramaz. O, kendini oynar Space Jam’lerde. Sonra Space Jam 2’lerde LeBron James’ler oynar ve “O” herhalde kudurur, bir ortaokul çocuğu olarak. Ama dert etmeye gerek yok, Socrates çıkar bir anket yapar; “Hangi Space Jam – Jordan’ınki mi Lebron’unki mi?” sorusuyla… Biz bunu hak ediyor muyuz? Bence hak etmiyoruz. Anlatı ve kurmaca hak ediyorsak Shawn Kemp’in trajedisini izlemeyi, hakkının hep yenmiş olmasıyla özdeşleşmeyi, duygudaşlık kurmayı hak ediyoruz. Rodman’ın Pearl Jam’den Black dinlerken intiharla flörtleşmesini ve kendi tabiriyle kendi yaratımı olan canavarın ardındaki insanlığını görmeye çaba harcamayı, üstinsanlığa insanlığın tüm yenilgileri ve tüm zaferleriyle yol almayı hak ediyoruz. Son Dans ve Son Dans’ın rüzgârına kapılan ortalamacıların hak ettikleriyse, sesten hızlı şimşeklerin yontulmamış salvolarına maruz kalmak olmalı; bence.

2016 Haziranında Seattle’da, üzerimde Sonics formasıyla volta atar ve kent sakinlerinin destek tezahüratlarıyla şımarırken, ve de turistik cazibesiyle Starbucks’ın ilk dükkânı başta olmak üzere önüme gelen her Starbucks şubesine hareket çekerken takımımı yok eden şebekeye olduğu kadar, Son Dans’ın yapımına tam da o günlerde, bir çocuk gibi, LeBron karşısında en iyi olamama korkusuyla onay veren “hazretleri”ne de salvoya başlamışım demek ki. Payton adını gururla sırtıma geçirip, “tanrı yanılgısı”nın ömrünün en büyük hezimetini yaşadığı Key Arena’ya uğrarken de son salvoların ilklerini atmaya başlamışım kendimce. Ne mutlu bana!

Daha fazla okuma:

Sam Quinn’in, Gary “The Glove” Payton’ın, 1996 finallerinde Jordan’ı savunmada nasıl büyük bir fark yarattığı, beş harfliye anlatır gibi, görüntülerle de destekleyerek anlattığı yazısı;

https://www.cbssports.com/nba/news/michael-jordans-glove-issue-how-gary-paytons-defense-changed-1996-nba-finals-between-bulls-and-sonics/

ABD’nin sosyalist yayınlarından Jacobin yazarı Matthew Miranda’nın kaleminden, malumun bir kez daha ilanına yer veren makale;

https://jacobinmag.com/2020/05/michael-jordan-the-last-dance-basketball

Sol Gazetesi’nden Berk Çetin ve İsmail Sarp Aykurt’un hazırladığı, bu yazının daha da uzamamasını sağlayan, sözde belgesele bütüncül bakarken muazzam salvolar yollayan kapsamlı çalışma;

https://sol.org.tr/haber/son-dansin-yarattigi-cosku-ve-rant-cemberi-5470

IndieWire’dan Zack Sharf’ın derlemesiyle tanrıya başkaldırma cüretinde bulunan Horace Grant’in sözde belgesele ve sözde belgeselde resmedilişine verdiği yanıtlar;

The Guardian’ın, Jordan’ın kurgusuna sessizlikle cevap veren Scottie Pippen’a ve Son Dans üzerine hissiyatıyla ilgili haberi;

https://www.theguardian.com/sport/2020/may/21/scottie-pippen-the-last-dance-michael-jordan

***

Daha fazla izleme:

Youtube kanalı Basketball Examined’ın hazırladığı, 1996 finallerinde niçin En Değerli Oyuncu Ödülü’nün Dennis Rodman’a verilmesi gerektiğini sayısal ve görsel verilerle kanıtlayan çalışma;

ESPN’in gereğinden fazla bağırgan programı First Take‘te, Jordan’ın Isiah Thomas konusunda yalancılığının açığa çıkması karşısında Jordan tapınmasını bir üst seviyeye taşıma başarısı gösteren, Mad Men’den Don Draper’ın reddettiği gayrı meşru oğlu olduğu hissi uyandıran Max Kellerman’ın, başkası adına utandıran yorumları;

Meraklısına, 1990’lar nostaljisi babında kaçırılmayacak bir maç olarak iki takımın normal sezonda Seattle Key Arena’da karşı karşıya geldikleri mücadele;

Daha da meraklısına, gerçek bir spor belgeseli nasıl olur gösteren, ödüllü olmasının ötesinde Seattle Supersonics’in 2008 yılında gasp edilmesiyle sonuçlanan hırsızlığın nasıl şekillendiğini, tüm özneleri ve nesneleriyle beraber anlatan son derece önemli – Sonicsgate, a.k.a. “Save Our Sonics/Bring Back Our Sonics!”;

***

Daha fazla dinleme:

Gösterişçi ve pazarlamacı özelliklerle spor yayınları arasında poz kesmezlikleriyle fark yaratırken, doğal olarak az bilinen, fakat beni tam da bu yüzden yakın hissettiren, basketbol içeriği başta olmak üzere diğer dallara da eğilen podcast Jelatin Kapsül kulak vermeye ve takip etmeye fazlasıyla değer;

*https://issuu.com/azizm/docs/azizmsanatedergi150

Bunu paylaş: