Feminist Bir Peri Masalı: Antonia’nın Yazgısı – Deniz Eren

Erillik ve dişilik arasında farklılığı gösteren cinsiyet kavramı doğduğumuz andan itibaren üzerimize biçilen bir kaftandan ibaret. Cinsiyet kavramını biyolojik anlamda incelediğimizde 46 kromozomdan meydana gelen, bir başka deyişle yumurtanın ve spermin birleşmesiyle oluşan birey, daha anne karnındayken hayatına dair tüm toplumsal ve sosyal planlama yapılmış olur. Daha sonra en basit karşılaştırmayla kadının renginin pembe, erkeğin rengininse mavi olmasına karar veren toplum, ilerleyen yıllarda erkeğe sınırı belli olmayan bir özgürlük vermeye kalkıyorken, kadınaysa belli çerçeveleri olan bir terbiye modelini layık görüyor. Toplumun en küçük birimi olan ailede başlayan bu terbiye yönetimi, bizim gibi ataerkil sistemin esiri olan toplumlarda günümüzde de oldukça gündemde olan tecavüz, taciz, kadın cinayeti gibi kötü olaylarla sonuçlanabiliyor. Her ne kadar toplumda oluşan bu cinsiyetçi algının çıkış noktasını ilk aileye daha sonraysa topluma bağlıyor olsak da bu konuda biraz daha geriye gittiğimizde, dinlere göre dünyanın başlangıcından, yani ilk insan olarak kabul edilen Âdem ve Havva’dan günümüzdeki şekle evirildiğini görebiliriz. İnsanın ölümden sonraki dünyasını ve şuan ki yaşantısını tanımlamaya ve anlamlandırmaya çalışan din kavramı belirli dini ayinlerle toplum yapısını şekillendiriyor. Toplumsal yapıyla birlikte cinsiyetçilik kavramının da destekleyici bir parçası olan din kavramı kadını temele aldığı mahremiyet kavramıyla zaman zaman kadının iletişiminin erkekten sonra olacağını ikincil ve bağımlı bir birey olduğunu nitelendiriyor. İlk insan olarak kabul gören Âdem ve Havva’dan yola çıkacak olursak erkeğin kaburgasından yaratıldığına inandığımız kadın bedeni için örümcek kafalı diye nitelendirilen kapalı kesim kadını erkek için bir araç olarak görüyor. Özellikle kadın ve beden üzerinde duran din kavramının bu konuda çoğaltılacak örnekleri toplum tarafından sorgulanmadığı için yanlış anlaşmalara neden oluyor. Kısaca dinin pragmatik yapısından dolayı eleştiriye kapalı olması da “din cinsiyetçi mi, değil mi?” sorusu üzerinde konuşulmasına engel oluyor, bu da dinin toplumsal yapı üzerindeki etkisini oldukça iyi bir biçimde açıklıyor. 

Ataerkil toplumun esiri olan bir kesim, hala kadının toplumda bir yeri olmadığını savunuyor olsa da neyse ki kadın ve erkek eşitliğini savunan feminist kitle günümüzde oldukça belirleyici bir konumda. Temel çıkış noktasını kadının özgürlüğünden alan feminizmin asıl amacı kadına toplumda yer açarak var olan eşitsizliği yıkıp, kadının insani şartlarda bir yaşam sürmesini sağlamaktır. Ataerkil ilişkiler üzerine artan kuramsallaştırma ve bilimselleştirme çalışmaları feminist felsefesinin 20. yüzyılda, 1960’lı yılların sonunda ikinci dalga hareketi olarak ortaya çıkmasına neden oldu. “Feminist hareketin en güçlü hissedildiği yıllarsa yetmişli yıllardı. Ryan ve Keller’a (2016, 200) göre bu yıllarda kadın hareketi eşitlik yanlısı ve baskı karşıtı liberal ya da radikal bir akım ile erkek dünyasıyla bütünleşme yanlısı bir ana akım biçiminde ikiye bölündü”. Özellikle kitle iletişim araçlarının hayatımıza girmesiyle toplumdaki kadın hareketleri oldukça belirleyici hal aldı. Diğer yandan yedinci sanat sinemada toplumda var olan eşitsizliği sinemasal bir dille kullanılmaya başlanması yönetmenleri ve senaristleri feminist bir bakış açısıyla bakmaya zorladı. Feminist sinemaya örnek olarak Avrupa sinemasının önemli yönetmenlerinden Marleen Gorris’in, feminist bir peri masalı olarak anılan Oscar ödüllü filmi Antonia’nın Yazgısı gösterilebilir.

Çalışmalarının çoğunda eşcinsellik ve lezbiyenlik konularına verdiği destekle bilinen Hollandalı yazar ve yönetmen olan Gorris, kendini açık sözlü bir feminist olarak tanımlıyor. Yirmi yılı aşkın bir kariyere sahip olan Gorris, yaptığı işleri hedef kitlesini düşünerek yapmadığının da altını çiziyor. Bu durumdan dolayı kimi kesim tarafından eleştiriye maruz kalsa da Gorris, çoğu filminde kadını ve kadının yaşadığı zorluğu temele almasından dolayı aslında hedef kitlesinin bu durumun bilincinde olduğunu bundan dolayı filmlerini anlayan gruba atıfta bulunarak değil eril düzene itaat eden kişilere karşı hitap etmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyor. Bizce de oldukça haklı bir sebep.

Çekmiş olduğu beşinci film olan 1995 yapımı Antonia’nın Yazgısı üzerinde duracak olursak film, feminizm etrafında çevrili seks, lezbiyenlik, dostluk, aşk, din gibi çeşitli konuları ele alıyor. Film, Antonia’nın yatağından çıkıp bir takım işlerle uğraştıktan sonra düşünür halde mutfağa gelerek yüzünün donuk bir hal alması ve görüntünün bulanıklaşmasından sonra dış sesin araya girerek yaşanılanları bir hikâye biçiminde anlatmaya başlamasıyla başlıyor. Dış sesin konuşmasından o gün Antonia’nın yaşamının son günü olduğunu öğrenmemiz ve filmin ilerleyen sahnesinde torununa öleceği zamanı söylemesi aslında ölümün kendi tercihi olduğunu bize gösteriyor. Yaşlılıktan ve hastalıktan dolayı değil de kendi tercihiyle ölümü seçmesi yaşamı boyunca süregelen zorluklara, kendi gücü çevresinde göğüs germiş olsa dahi, diğer kadınların aynı zorlukları yaşamaya devam etmesinden dolayı bir pes etme olarak yorumlanabilir. Antonia’nın öleceği günün ilk dakikalarına tanık olduktan sonra dış sesin anlatımıyla birlikte kırklı yaşlarında annesinin cenaze töreni için kızıyla birlikte yirmi yıl sonra köyüne geri dönen Antonia, annesinin hala sağ olduğunu görür. Babasının ölümü üzerinden otuz yıl geçmesine rağmen ölüm döşeğinde olan annenin eşine karşı kızgınlığının geçmemiş oluşu, Antonia’nınsa bu duruma karşı tepkisiz ve sakin bir biçimde kalması ne annesiyle arasındaki ilişkide, ne de annesinin anlatımından babasıyla arasında olan iletişimin pekiyi olmadığını gösteriyor. Özellikle annesinin ölümünden sonra “huzur içinde yat anne, bu pek mümkün olmasa da…” cümlesi bu durumun özetler nitelikte.

Antonia cenazeye giderken kızı Daniella’ya Eğri Parmak’ın evini, dolunay gecesi uluyan Madonna’yı, eski sevgilisini ve Cumartesi geceleri pisuar olan Rus Olga’nın kahvehanesini tanıtarak geçiyor. Cenazeden sonrada köylü erkekler tarafından miras yiyen damgası yemesi ve köyde tek başına kızıyla yaşamaya başlayacağı için küstahça tavırlarla karşılaşması, köyünün hiç değişmemiş olduğunu Antonia’ya göstermiş oluyor. Kızına köyü tanıtırken alaycı bir tavır takınan Antonia’nın bu tavrı orada kurulan ataerkil düzene meydan okuyacağının küçük bir örneği. Köylülerin tecavüz dâhil etraftaki her şeyi bilip tepki vermemesi, ikiyüzlülüklerini açıkça bir şekilde ortaya koyarken filmde sürekli kadına olan şiddet dış sesin “erkeklerin sesleri, kadınların sessizliğini güçlü bir şekilde bastırıyordu” cümlesiyle betimleniyor.

Baba figürü olmadan kadının ve çocuğun eksik kalacağı fikri, kadının yemek yapmak, çocuk bakmaktan başka bir görevinin olmadığı düşüncesi, çiftçi Bas’ın Antonia’dan hoşlanıp ‘’Çocuklarımın bir anneye ihtiyacı var’’ şeklinde bir evlenme teklifi etmesinden sonra Antonia’nın “benim senin çocuklarına ihtiyacım yok” cevabıyla; başka bir örnek olaraksa kızı Daniella’nın koca istemeyip sadece çocuk sahibi olmak istemesiyle yıkılmış oluyor. Diğer yandan filmdeki erkeklerin Rus Olga’nın kahvehanesinde köydeki tüm kadınlara, özellikle babasız çocuk büyüten Antonia’ya karşı evliliği kadının cinselliği üzerinden değerlendirmeleri, her istedikleri kişiyle kadının rızası olsun olmasın yatıp kalkabileceklerini sanmaları gibi buna benzer düşüncelere kapılarak kadın üzerinden kendi ataerkil sistemlerini kuracaklarını inanmalarının büyüsünü Olga’nın sözlü biçimde vermiş olduğu tepkiyle bozmuş oluyor. Köydeki erkekler en baştan beri gittikleri kahvehaneyi bir kadının işlettiğini, orada onun sözü geçtiğini ve Olga ne isterse orada onun olacağını unutsalar da ve yavaş yavaş köydeki kadınların gündelik olan çoğu işi halletmeye başlamalarını göz ardı ediyor olsalar da yönetmen izleyiciye yavaştan anaerkil sistemin kurulduğu hissettiriliyor. Yönetmenin topluma bir başkaldırması olarak değerlendireceğimiz bu sahneleri sosyolojik açıdan incelediğimizde geleneksel bir ailede evin reisi olarak bilinen baba figürünün yıkıldığını toplumun her alanına sinmiş olan bu ataerkil yapının köy halkı için yıkılmaya başladığını görüyoruz. Birlikte olmak için iki kişinin sevgisinin birbirine yeterli olduğunu bunun için ilaha ki evliliğe gerek duyulmadığının altını çizen yönetmen toplum düzenine karşı radikal bir yol izliyor. Böylelikle izleyicilerine kadınlara karşı toplumun yaratmış olduğu geleneksel tabuları yıkmaları ve var olanı eleştirmeleri için iki tane görev vermiş oluyor. Ayrıca yönetmenin vermiş olduğu bu her iki görevin Antonia ve Eğri Parmak karakterinde olduğunu görüyoruz. İkinci Dünya Savaşı’ndan sağ biçimde çıkarak köye dönen ve köyün filozofu olan Eğri Parmak, karşılaştığı olaylar sonucunda hep dünyanın kötü bir yer olduğunu belirtiyor. Filmde karamsar bir bakış açısıyla etrafa bakan Eğri Parmak için aslında Antonia’nın topluma karşı bakışının küçük bir temsili olduğunu da söyleyebiliriz.

Antonia ve kızı erkek işi olarak tanımlanan tarlada çalışma, ev tamir etme ve boya yapma işlerini tek başlarına hallederek sosyo – ekonomik ve kültürel açıdan kendi kendilerine yetebildiklerini topluma karşı gösteriyor. Filmdeki görüntüler her ne kadar erkek düşmanlığı gibi görülüyor olsa da filmin asıl amacı kadınların kültürel ve ekonomik yönden toplumda belli bir yer sahibi olduğunu kalın çizgilerle vurgulamaktır.

“Din’in insanları birbirinden uzaklaştırdığı, kısımlara ayırdığı ve birlikte olmayı engellemesi Madonna ve Protestan karakterleri üzerinden verilmiştir. Dış ses ‘’İnanç farklılıklarının, aşklarının arasına girmesi nedeniyle, Protestan Madonnası’ndan onun uluduğu ‘’ay’’ kadar uzak kaldı’’ der. Ruken Öztürk, Protestan ve Madonna’sı için ‘’Bu çift yaşamlarını diledikleri gibi yaşayan Antonia ve kızlarının tersine (inançları yüzünden) arzularına gem vurmuş, istedikleri halde birlikte olamamış ve bu yüzden hastalıklı kişiliklere dönüşmüş çaresiz insanları temsil ediyorlar ’’ diye yorumluyor. Rahip’in kiliseyi terk etmesi de bir din eleştirisi olarak veriliyor ve rahibin kiliseden çıkıp üzerindekileri çıkararak koşarken ‘’özgürüm, özgürüm’’ diye bağırması dinin insanları tutsak hale getirerek, özgürlüklerini elinden aldığı vurgulamış oluyor.” Böylelikle yazının başında din kavramının toplumu yönlendirip baskı altına aldığına dair yaptığım vurguyu filmde net bir şekilde görüyoruz.

Son olarak filmde anaerkil bir düzen kurulana kadar başrol oyuncuları Willike van Ammelrooy (Antonia), Els Dottermans (Danielle)’ın ve filmdeki diğer kadın oyuncuların izleyiciyle net bir bağ kurmuyor. Oyuncular ve izleyiciler arasındaki bu mesafeyi yönetmenin feminizmi anlatması için yapmış olduğu bir tercih olarak yorum getirecek olsak da bir süre sonra özellikle başrol oyuncuları ve izleyici arasında oluşan bu mesafenin izleyiciyi filmi izlemekten uzaklaştırdığını söyleyebiliriz. Sektörde film ve oyun müzikleri yapmasıyla tanınan Polonyalı müzisyen Ilana Sekacz’ın kulağı dinlendiren, oldukça sakin yapılı güçlü müziği Antonia’nın Yazgısı filminde de kendini hissettiriyor. Hatta zaman zaman filmdeki müziğin oyunculukların önüne geçtiğini söyleyebiliriz.

Kaynakça:

Antoina’nın Yazgısı – Ferhat Kılınç – Cinsiyetin Toplumsal İnşası Blogspot

Feminist Anlatı Yaklaşımıyla Mustang Filmi ve Dişil Dilin Kurulmasında Bir Yöntem Değerlendirilmesi; Dijital Hikâye Anlatım Atölyesi – Nüket Elpeze Ergeç – SineFilozofi Dergisi

*https://issuu.com/azizm/docs/azizmsanatedergi147

Bunu paylaş: