Ahmet Say Azizm için yazdı: Cumhuriyetin kuruluş döneminde müzik sanatındaki atılımlar

       Çağımızda emperyalist işgali süpüren ilk ulusal direnişin ertesinde, tam bağımsız bir devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin Mustafa Kemal önderliğindeki kurucu kadrosu, “çağdaşlaşma” amacına ulaşabilmek için, genel olarak devletin ve toplumun yapısında köklü dönüşümlere yönelmek gerektiğinin bilincindeydi. Bu yönelime felsefe planında ışık getiren ve Fransız Devrimi’ni hazırlayan “aydınlanma” düşüncesini örnek alan, ayrıca Immanuel Kant’ın “Aydınlanma nedir?” (1748) adlı eseriyle yüksek noktasına ulaşan “Alman Aydınlanması” hakkında da bilgi edinmiş olan Mustafa Kemal Paşa, halkımızın özgün yaratıcılığına inanarak toplumsal ve kültürel yapıyı modern anlamda hızla değiştirecek atılımlara girişmeyi planlamıştır. Söz konusu plan, genç Türkiye Cumhuriyeti, özünde bağımsızlıkçı olduğu için, ulusalcılıktan kaynaklanan çağdaş bir kültür politikasını temellendirmeye yönelmiştir.

       Konumuz açısından okurlarımıza kolaylık olacağı düşüncesiyle bu yazıma, “Aydınlanma” ve “Müzik” kavramlarına tanım getirerek başlamakta yarar görüyorum:

      “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmayış durumundan kurtulup, aklını kullanmaya başlamasıdır.” (Immanuel Kant).

       Bu tanıma bir de değerli felsefecimiz Prof. Macit Gökberk’in tanımını ekleyelim:

       “Aydınlanma, insanın düşünme ve değerlendirmede, dinsel dogmalara ve geleneklere bağlı kalmaktan kurtulup kendi aklı ve kendi görgüleri ile yaşamını aydınlatmaya girişmesidir.”

       Öte yandan, “müzik” nedir, nasıl bir sanattır?” sorusuna şöyle bir tanım getirebiliriz:

       Müzik, insanın duygu ve düşüncelerini seslerle anlatma olanağı veren bir dildir. Bu dilin anlaşılır olması için, birbirini izleyen seslerin anlam taşıması gerekir. Müziğin anlamı, insanın hayat karşısındaki davranışlarıdır.

       Yukarıdaki tanımlardan yararlanarak Atatürk’ün müzik sanatını da içeren kültür politikası kavrayışına ilişkin karar ve uygulamalarını değerlendirmeye geçebiliriz. Ancak, ayrıntı gibi gözüken bir noktayı önemle vurgulamakta yarar görüyoruz:

       Bu nokta, söz konusu karar ve uygulamaların, cumhuriyetimizin kurulmasından hemen sonra, birkaç ay içinde yaşama geçmeye başlamasıdır.

       Değerli okurlarım, “Birkaç ay içinde yaşama geçme” saptaması, tarih içinde bu yönden pek hazırlığı olmayan bir toplum ve yeni kurulmuş bir devlet için, yalnızca bir şeyi akla getirebilir: Uygulanması istenen atılımların, devrimci bir sıçramayı içermesi…

       Burada “devrimci sıçrama” nitelemesini kullanmak durumundayız; çünkü, bir “geçiş dönemi” yaşanmaksızın, özellikle müzik sanatında olduğu gibi, toplum katlarında geleneklerin, alışkanlıkların ağırlık taşıdığı bir sanat dalında, toplumun genelde yabancı olduğu yeni bir müzik anlayışının kısa sürede yerleşip kökleşmesini istemek, ancak devrimcilerin göze alacağı bir iştir.

       Öyleyse öncelikle, müzik alanında zaman yitirmeksizin girişilen köklü atılımların kazandırdığı ivmeyi, yıllara göre belirtmekte yarar görüyoruz.

Müzik sanatında 1924’ten 1938’e atılımlar

       29 Ekim 1923’te kuruluşu ilan edilen cumhuriyetimizin, “birkaç ay içinde”, başka deyişle 1924 yılı içinde gerçekleştirdiği, müzik sanatını da içeren kültür politikasına ilişkin ilk atılımları şöyle sayabiliriz:

       – “Tevhid-i Tedrisat” yasası ile çağdaş eğitimin ilkeleri, 1924 yılında bütün eğitim kurumlarımızda uygulama alanına geçirilmiştir.

       – 1924’te, İstanbul’da Mızıka-i Humayun kapsamında görev yapan “Makâm-ı Hilâfet Mızıkası” adlı saray orkestrası, başkent Ankara’ya getirilerek “Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti” adıyla etkinliklerine başlamıştır.

       – Yine 1924 yılında, okullarda diz vurarak yapılan “Gına dersleri” yerine çağdaş bir anlayışla uygulanacak “müzik” dersleri için, ortaöğretimde görev yapacak öğretmenleri yetiştirmek üzere, “Musiki Muallim Mektebi” açılmıştır. Bu okulun öğretim kadrosunu ağırlıklı olarak Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti’nin sanatçıları üstlenmiştir.

       – Aynı yıl, tekke ve tarikat gibi dinsel örgütlerin etkinlikleri yasal yolla kaldırılarak tarikat ve tekke müziğinin varlık nedenine son verilmiştir.

       – İzleyen yıl olan 1925’te, besteci, usta çalgı sanatçısı ve müzik eğitimcisi yetiştirmek üzere, yurt dışına öğrenim için gönderilecek yetenekli gençler için yarışmalı bir sınav açılmış, bu sınavı kazanan gençlerimiz Avrupa’nın başlıca müzik merkezlerine gönderilmiştir.

        – Yine 1925’te, İstanbul’da “Darülelhan” (Ezgiler evi) adıyla 1915 yılında açılmış olan, ancak Birinci Dünya Savaşı dolayısıyla düzenli olarak eğitim ve öğretimi sürdüremeyen müzik okulu, çoksesli müzik eğitimi de veren “İstanbul Belediye Konservatuvarı”na dönüştürülmüştür.

       – Söz konusu konservatuvarda, geleneksel halk ezgilerinin derlenmesi ve notaya alınarak yayınlanması gibi büyük ve anlamlı bir proje başlatılmış, Konservatuvar Müdürü Yusuf Ziya Bey (Demircioğlu) başkanlığındaki derleme kurulu, Anadolu’nun çeşitli yörelerinde alan araştırmasına (derleme çalışmalarına) başlamıştır.

       – 1926 yılında ayrıca, geleneksel sanat müziğimizin eserlerini notaya alıp yayımlamak üzere İstanbul’da Konservatuvar bünyesinde “Tesbit ve Tasnif Heyeti” adlı bir kurul oluşturulmuştur.

       – Yine 1926’da, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ürünlerini tanıtmak üzere yola çıkan ve Akdeniz, Atlas Okyanusu’ndaki Avrupa kıyıları, Kuzey Denizi, Baltık Denizi ve dönüşte Karadeniz’in limanlarına uğrayan “Karadeniz” adlı gemiye, bu seyahatinde Atatürk’ün talimatıyla Riyaseti Cumhur Musiki Heyeti adlı senfoni orkestramız da alınmış, bütünüyle Türk sanatçılardan oluşan bu orkestra, söz konusu liman kentlerinde konserler vererek genç cumhuriyetimizi daha çok bu yönüyle tanıtma görevini yerine getirmiştir.

       – Müzik sanatında 1924 yılında başlayan atılımların getirdiği nitelikli uygulamaların verimleri, 1927 yılından başlayarak alınmış, örneğin İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda yetişen çalgı sanatçılarından oluşan “İstanbul Şehir Bandosu” 1927’de kurulmuştur.

       – Avrupa’ya ilk gönderilen müzikçilerimiz, 1927’de yurda dönmeye başlamış ve Ankara’daki Musiki Muallim Mektebi’ne eğitimci olarak atanmışlardır.

       – 1927 yılından başlayarak birkaç yıl içinde çoksesli şarkılardan ve marşlardan oluşan, halk çocuklarının kolayca benimseyeceği yeni bir müzik dağarı yaratılmıştır.

       – 1927’de ve onu izleyen yıllarda, çoksesli müzik besteleme teknikleriyle yaratılan ilk eserler bestelenmiştir. (Burada bir paragraf açalım: Cumhuriyet öncesi dönemde genellikle marşlar, çocuk ve okul şarkıları gibi formlarda parçalar bestelenmiş, hiçbir müzikçimiz, çoksesli müziğin süit, senfoni, konçerto gibi büyük formlarında eser üretmemişti. Sonat ve senfoni formlarında ilk beste denemelerini yapan müzikçimiz, İzmir’de yaşayan ve Adnan Saygun’un öğretmeni olan, ancak 1924’te yaşamdan ayrılan müzik öğretmeni İsmail Zühtü Bey’dir.)

       – 1930’dan başlayarak Riyaset-i Cumhur Filarmoni Orkestrası, Türkocağı salonunda düzenli konserler vermeye başlamış, bu arada radyo konserleri de önemsenerek geniş kitlelere sunulmuştur.

       – 1932’de yeni kültürel hareketin halk katlarında yaygınlaşarak benimsenmesi amacıyla Halkevleri kurulmuştur.

       – Yine 1932’de, Riyaset-i Cumhur Musiki Topluluğu, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanarak “Riyaseticumhur Filarmoni Orkestrası” adını almıştır. Bu orkestranın şefi olan Zeki Üngör’ün görevden ayrılması üzerine, kısa bir süre orkestrayı Adnan Saygun yönetmiş, 1935’te ise yetkin bir Alman müzikçi ve orkestra şefi olan Dr. Ernst Praetorius bu görevi yaşamdan ayrıldığı 1946’ya kadar sürdürmüştür.

       – Yaratıcı alanda ilk ulusal operamız olan “Özsoy”, 1934’te Adnan Saygun tarafından bestelenerek aynı yıl sahnelenmiştir.

       – 1934’te sanat yaşamına yeni bir soluk getireceği düşünülen “Ulusal Müzik ve Temsil Akademisi” kurulmuş, “Türk Müzik İnkılâbı” olarak nitelenen atılımların yeni programını hazırlamakla görevli bir kurul oluşturularak Avrupalı uzmanlardan da yararlanılması görüşü benimsenmiştir.

       – Aynı yıl, 20. yüzyılın ünlü Alman bestecisi Paul Hindemith, Türkiye’de müzik yaşamının örgütlenip düzenlenmesinde danışman olarak görevlendirilmiş, Türkiye’de çalışacak müzikçi kadroları belirlemiştir.

       – Hindemith’in önerdiği Alman sanatçılar, Ankara’ya gelip görev almaya başlamıştır.

       – Atatürk, 1934 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış söylevinde müzik sanatına da değinerek “Türk ulusal müziğini, genel son müzik kurallarına göre işlemek gerekir” diyerek bestecilerimizin çoksesli müzikte yeni akım, stil ve tekniklerin kullanmasını özendirmiştir. Böylece “Müzik inkılâbı”, ulusallık, çağdaşlık ve evrensellik ilkelerinin her üçünü de içeren bir bütünlük kazanmıştır.

       – 1935 yılında, geleneksel müziğimizin perde sistemi uyarınca bestelenen ilk eser olan yaylılar dördülü, Ekrem Zeki Ün tarafından bestelenmiştir.

       – Yine 1935’te, Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü kurulmuştur.

       – Hindemith raporlarının doğrultusunda, 1936 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı kurulmuş, uluslararası düzeyde profesyonel besteci ve yorumcu yetiştirilmesi amaçlanmıştır.

       – Aynı yıl, Musiki Muallim Mektebi yeni içeriğine dönüştürülmüş, ertesi yıl, 1937’de bir bölüm olarak Gazi Terbiye Enstitüsü’ne bağlanmıştır.

       – 1936’da ünlü Macar besteci ve müzikolog Bela Bartok Türkiye’ye davet edilerek halk müziğimizin niteliklerinin belirlenmesi ve değerlendirilmesi konusunda konferanslar vermiştir. Bartok, Türk besteciler Necil Kâzım Akses ve Adnan Saygun’la birlikte Toroslar yöresinde alan araştırmaları yapmıştır.

       – 1937’de bilimsel yöntemlerin uygulandığı ve 1957’ye kadar sürecek en kapsamlı çalışma olan “halk ezgilerini derleme” çalışması başlatılmış, Ankara Devlet Konservatuvarı’nın arşiv şefliğine Muzaffer Sarısözen getirilmiştir.

       – 1938’de Gazi Terbiye Enstitüsü’nün müzik bölümü yöneticiliğine, tanınmış Alman piyanist, orkestra şefi ve müzik eğitimcisi Eduard Zuckmayer getirilmiştir.

       – Yine 1938’de Ankara’da Askeri Mızıka Okulu açılmıştır.

       – Ankara Devlet Konservatuvarı’nda “Türk Halk Ezgileri Arşivi” kurulmuştur.

       – Ve 1938 yılından başlayarak ülkenin her köşesinden dinlenebilen Ankara Radyosu’nda kurulan topluluklar, çoksesli müzik, halk müziği ve geleneksel sanat müziği yayınlarını geliştirmiştir.

       Bütün bu atılım ve uygulamaların “yokluk-kıtlık yılları” denen dönemde yapıldığını da belirtmek isteriz.

       Yukarıda sıralanan köklü atılımların temelinde kuşkusuz ki Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırma kararlılığı vardır. Temel sorun, söz konusu atılımların kökenindeki çağdaş kavrayıştır.

       Bu konudaki ilk soru şöyle özetlenebilir:

       Atatürk’ün özümsediği “Türk müzik inkılâbı”na ilişkin yerleşmiş düşünceler nereden, hangi kaynaklardan güç alıyordu?

Türk müzik inkılâbı       

       Yukarıdaki soruyu şöyle de sorabiliriz: Atatürk’ün “Türk müzik inkılâbı”na ilişkin düşünceleri ne gibi bilgilerden kaynaklanıyordu?

       Kuşkusuz ki örnek alınacak ilk bilgiler, özellikle Fransız İhtilâli etkilerinin 19. yüzyıldan başlayarak Osmanlı aydınlarına ulaşması; bunun yanı sıra, 1908’de gerçekleşen II. Meşrutiyet’in ulusalcı niteliğidir.

       İkincisi, yazımızın başında belirttiğimiz gibi, Aydınlanma Felsefesi’ne dayanan Fransız İhtilâli’nin ilkelerini Atatürk’ün benimsemiş olması, bu ilkelere hayranlık duymakla kalmayıp söz konusu eşitlik, özgürlük, dayanışma gibi ilkelerin yurdumuzda da uygulanabilir olduğuna inanmış olmasıdır.

       Üçüncüsü ise dönemin değerli bir aydını olan Ziya Gökalp’in ulusal müziğimiz üzerine ileri sürdüğü ilerici görüşlerin etkileridir.

       Bu üç kaynak üzerinde kısaca duralım:

       Fransa ve Almanya’da geliştirilen Aydınlanma Felsefesi, 19. yüzyıl boyunca bütün Avrupa ülkelerini etkilemiştir. Avrupa müzik kültüründe ulusalcı akımlar arasında olan, Rus, Çek, İspanyol, Macar, Polonya ve İskandinav ülkelerinde, hatta Balkan ülkelerinde boy veren ulusalcı müzik akımlarının kökeninde, Aydınlanma Felsefesi’ne dayanan Fransız Devrimi’nin “özgürlük ve eşitlik” ilkeleri vardır. Birey için geçerli olan bu ilkelerin, asıl halklar için geçerli olduğu düşüncesinin, 19. yüzyılda nasıl yaygınlaştığını okurlarımız iyi bilir.

       Ziya Gökalp’in 1923’te yayınlanan “Türkçülüğün Esasları” adlı kitabında, “Türk ulusal müziği”ne ilişkin temel görüşü, kendi anlatımıyla şöyledir:

       “Ulusal müziğimiz, ülkedeki halk müziği ile batı müziğinin kaynaşmasından doğacaktır. Halk müziğimizin bize verdiği ezgileri toplar ve batı müziği yöntemiyle armonize edersek hem ulusal hem de asrî ve garbî bir müziğe sahip oluruz.

       Konumuzu somutlaştırmak için okurlarımıza, Aydınlanma ve Fransız Devrimi ilkelerinin yurdumuzda yansımasını, ayrıca Ziya Gökalp’in müzik üzerine geliştirdiği görüşlerinden nasıl yararlandığını belirtmek amacıyla Atatürk’ün değişik tarihlerde söylediği ve birer özdeyiş değerinde olan bilim, kültür ve sanata ilişkin sözlerden oluşan ve benim tarafımdan bitiştirilmiş olan alıntılar bütününü okurlarıma sunmak istiyorum:

       Amacımız, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlamı, içeriği ve biçimiyle uygar bir toplum durumuna getirmektir. Başarı için en gerçek kılavuz, bilimdir, tekniktir. Bilim ve teknik nerede ise oradan alınmalı ve her yurttaşın kafasına sokulmalıdır.

       Kültür etkinlikleri, yeni ve modern esaslara göre örgütlenip yürütülmelidir. Sanat, birey ve toplum olarak insanca yaşamanın vazgeçilmez unsurudur.

       Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür. Kültür, oluştuğu, yapıldığı, geliştiği yerin özelliklerine bağlıdır. Bu yer, ulusun öz yapısıdır. Türk halkının gelişmesi demek, en başta kendi kültürünün gelişmesi demektir.

       Güzel sanatlarda başarı, bütün inkılâplarda başarılı olduğunun da kesin kanıtıdır. Sanatsız kalan bir ulusun hayat damarlarından biri kopmuş demektir. Bir ulus, sanata önem vermedikçe büyük bir felâkete mahkûmdur. Bunun içindir ki Türk ulusunun sanata olan sevgisi, sürekli olarak her türlü araç ve önlemlerle beslenerek geliştirilmelidir. Sanatlar içinde en çabuk, en önde götürülmesi gereken, müziktir. Çünkü bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, müzikte değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir.”

       Dikkatli bir müziksever, bilinçli bir dinleyici ve tutarlı bir değerlendirici olan Atatürk’ün, yurdumuzda müzik sanatının gelişimi ve geleceği üzerine açıkladığı görüşleri ise yine cümlelerden oluşan bir derlemeyle şöyle sunabiliriz:

       Doğu müzikleri olan Osmanlı müzikleri, Bizans’tan kalmadır. Bizim gerçek müziğimiz Anadolu halkından işitilebilir.

       Türk toplumu, büyük bir hızla oluşan bir evrim içindedir. Osmanlı müziği, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki büyük devrimleri anlatabilecek güçte değildir. Bize yeni bir müzik gereklidir. Bize gerekli olan yeni müzik, özünü ulusal müziğimizin gerçek temelini oluşturan halk müziğimizden alan armonik bir müzik olacaktır. Bunun için ulusal ince duyguları ve düşünceleri anlatan yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir an önce son müzik kurallarına göre işlemek gerekir. Türk ulusal müziği ancak bu yolla yükselebilir, uluslararası müzikte yerini alabilir.

Ahmet Say 

      Kaynakça:

       1) Mükerrem Kâmil Su ve Ahmet Mumcu, “Türkiye Cumhuriyeti İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük”, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1988.

       2) Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü (TİTE), “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri”, Cilt 1, Ankara. TİTE Yayınları, 1945.

       3) Türk Dil Kurumu (TDK), “Atatürk’ün Milli Eğitimimizle İlgili Düşünce ve Buyrukları”, TDK Yayınları, Ankara, 1979.

       4) Ahmet Say, “The Music Makers in Turkey”, “Atatürk’s Cultural Policy and Music” başlıklı bölüm, Müzik Ansiklopedisi Yayınları, Ankara, 1995.

       5) Ahmet Say, “Türkiye’nin Müzik Atlası”, Borusan Yayınları, İstanbul, 1998.

       6) Gültekin Oransay, “Atatürk ile Küğ”, İzmir, Küğ Yayını, 1985.

       7) Ahmet Adnan Saygun, “Atatürk ve Musiki: O’nunla Birlikte, O’ndan Sonra”, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Yayınları, Ankara, 1982.

       8) Ziya Gökalp, “Türkçülüğün Esasları”, 10. basım, Varlık Yayınları, İstanbul, 1973.

       9) Ali Uçan, “İnsan ve Müzik, İnsan ve Sanat Eğitimi”, 3. Basım, Müzik Ansiklopedisi Yayınları, Ankara, 1996.

     10) Necati Gedikli, “Çoksesli Yeni Bir Türk Sanat Müziği Oluşturmanın Neresindeyiz?”, Çoksesli Müzik Sempozyumu, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Yayını, Ankara, 1986.

*Fotoğraf, Doç. Dr. Uğur Alpagut’un Bilim ve Ütopya Kitaplığı’ndan çıkan, “Müzik Sorunlarına Bakışta Atatürk’ün İzleri”, adlı eserinden alınmıştır.

Bunu paylaş:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*