Ötenazi – Abdullah Rıdvan Can

Ötenazi 

Sabah, ezan sesini duyabileceğimiz vakitte kalkmalıydık. Gün ışımadan… Zira babamlar mahsullere el atmazlarsa zeytinimiz ağaçta kalacak ve eve eli boş dönecektik.

Köydeki herkes uzattıkça uzatırdı işlerini. Çünkü uğraşacak ikinci bir eylemleri olmayacaktı zeytin toplama dönemi geçince. Oysa babam acele etmeliydi sadece bir aylık izni vardı ve bugün üçüncü günüydü.

Babam evlendikten dört beş sene sonra memur olmuş. Ağabeyim üç  yaşındaymış o memur olduğunda. O yıllardan beri adliyedeki her memur arkadaşı gibi yazları değil aksine kış mevsiminde iznini kullanıyormuş. O  yüzden hep bir içerlenme olmuştu babamda.

Ulan emekliliğim gelsin izin mizin derdi yok. Çıkıp yazları gezerim sonra da kışın zeytinimin başına giderim. Ha öyle çalışmam, patron gibi başında duracam’’ derdi.

En büyük hayali buydu onun, bir de emekli ikramiyesinin ev aldıktan sonraki arta kalanıyla arkası geniş bir pick-up almak…

Aslında babamın izni bitse bile bizden sonra amcalarım işçi tutup gider, hallederlerdi ama annem hep içinde olmak isterdi. Kimseye güvenmezdi. Bir keresinde gelmemiş de zeytin toplamak için, o zaman en kötü zeytinleri ona göndermişler. Hep anlatırdı. Hasta hasta dolanır hiç oturmazdı. İş yaptığı yoktu aslında ama illa ki zeytinin toplandığı yere gitmeliydi.

Astımı vardı. Babası gibi… O zamanlar bilemezdik tabi astım ne. Ama bugün biliyorum ve daha da ileri düzeyde şimdi hastalığı. İçime doğuyor-söylerken titriyorum ama- onu da mahvedecek astım, babasını ettiği gibi…

Ben ve kardeşim ise bu kadar işin ortasına getirilmiş iki kurbandık. Birinci sınıfa başlamıştım o eylül. Kasımına köye götürdüler beni. Daha okul ne bilmeden köyde bulmuştum kendimi. Derslerden geri kalırım falan hiç düşünmemiş miydi ki babam da daha bir aylık okula başlamış bir çocuğu alıp köye götürmüştü.

Ablam ve ağabeyim büyük oldukları için teyzemlerde kalmışlar biz ise küçüğüz altımızı ıslatırız diye alınıp köye götürülmüşüz.

Ama babam her ayrıntıyı düşünmüş. Ben bir aylığına köydeki okula devam edecekmişim.

Aslında kulağa hoş geliyordu ya ben istememiştim. Ve köye gideli dördüncü günümüzdü ve ben hala okula adım atmamıştım.

O gün yine sabah ezanını duyunca kalktık. Ama hava bugün yağmurluydu. Yağmuru gören tekrar yatağa gömülüyordu. Bir ben bir de babamın dışında.

Herkes erken kalkardı herkes… Tabi köy yeri… Televizyon yok. Herkes  yorgun. En geç sekizde dokuzda yatıyor ahali. Ve sabah böyle kalkılması çok normal…

Ve biz çocuklar… Kardeşim ve ben geldiğimiz günden beri sürekli zeytin toplanan yerlere gidip oralarda çuvallardan zeytin aşırıp köyün bakkalına satardık. Karşılığında ya bir avuç çerez ya beş on tane sakız ya da… Ya da kalem almalıyım dedim o gün. Bir de defter.

Okul yoktu bari kendim bir şeyler yapmalıydım. Ne yapacağımı da bilmiyordum ama yine de o gün kardeşimle birbirimize girmemize akşam kardeşimin beni babama söylemesine rağmen defter ve kalem almıştım.

İlk kez aldatmak nedir farkına varmadan kendimden öğrenmiştim. Aldatmaya da “kardeşi aldatma’’ gibi en büyük vebaliyle başlamıştım hem de. Babam kızmıştı. Ama defteri ve kalemi aldığıma değil nasıl aldığıma… Belki biraz daha üzerime gelse ben daha aldatmak fiiline gebeyken içimde ölecek ben de onu bir kanalizasyon deliğine atacaktım.

Sabahları ayrı bir durum olurdu. Zor zanaattı sabahın erken deminde kalkıp da buz gibi suyla el yüz yıkamak. Ben o buz gibi yatağımdan dışarı çıkıp da bir  avuç suyla yüzümü yıkama cesareti gösterirdim her sabah. Ama kardeşim hep gün boyu öylece gezerdi.

Annem “gece kediler pisler olum suratınıza onun için kalkınca ilk iş elinizi yüzünüzü yıkamak olsun’’derdi. Ben de bu ortak bilgimiz doğrultusunda onunla alay ederdim. Suratına kedilerin pislediğini söyleyerek dalga geçerdim. Çok kavga ederdik bu yüzden.

Yine her günkü gibi kalkmış yüzümü yıkıyordum. Ama bugün biraz geç kalkmıştık her zamankine göre. Yağmur hala devam ediyordu. Yüzümü  yıkarken avlunun öteki tarafından “lan olum yıka da yüzünü gel bak bi yere gidecez’’ diye seslendi babam.

Alelacele yıkadım ve hemen yüzümü silip koştum babamın yanına. Ayağımda terlikler vardı. Babamın yanına vardığımda “lan olum çizmaların nerde. Donup ölüverecen. Hadi çizmalarını gey gocuğunu da sırtına al da gel’’ diye azarlar bir tavırla geri gönderdi beni.

Gittim yeni alınan çizmemelerimi hemen sobanın yanında buluverdim. Kırmızıydı. Kıpkırmızı. Sonra ayağıma geçirdim eğreti bir biçimde ve yolda yürüye yürüye ağır aksak ayağıma geçirmeye çalışıyordum. Bir yandan da  başını alıp giden babama yetişmeye çalışıyordum. Hep böyleydi. Seslenirdi sonra alıp başını giderdi. İşin yoksa takip et.

Alıp başını gittiği yolun bir yerinde durdu beline keleplediği ellerini ağzına dayayarak sesine siper ediyordu. “Lan olum yörüsene lan. Sabah sabah bu ne uyuşukluk?’’ Bu sözlerinin üzerine durdum eğilip çizmelerimi ayağıma geçirdim ve son sürat çizmelerime baka baka koşmaya başladım.

Yanına vardığımda elini tutup kafamı kaldırdım. Tebessümle gözlerinin içine baktım. Hiçbir şey soramadım. Hep öyleydim hala da öyleyim.

Yağmur hafif de yağsa ıslatmıştı babamı. Saçlarındaki yağmur suyunu biriktiriyor sonra onları avucunun içiyle bir hamlede atıyordu kafasından. Bir hamlede…

Uzunca bir yol yürüdük. Köyün daha önce gelmediğim bir yerine gelmiştik. Arkama dönüp baktığımda köyün meydanına doğru incecik bir yol, kasvetli mi kasvetli bir kıvrımla sanki ‘’gelmeyin’’ der gibi uzuyordu. Sonra geri önüme döndüm. Babam hem sanki bana demek istiyordu hem de sanki kendine söylüyordu.  Fısıltıyla karışık ‘’geldik’’ dedi. İyi de nereye gelmiştik ki?

Bu sarı, küçük ev ilkokul beşinci sınıfa kadar perspektifsiz çizdiğimiz evlere benziyordu. Çok küçüktü. Ve tepesinde “artık yanmak istemiyorum’’ diyen cılız ve aciz bir sobanın dumanı tütüyordu.

Tuğla örülü küçücük bir duvarın üzerinden zıplayarak bahçeye girdik. Sonra üç, tam üç basamak kara beton bir merdiveni çıktıktan sonra kapının önüne geldik.

Babam kapıyı çalmaya başladı. Bir kez vurduktan çok kısa bir süre sonra kapı aralandı.

Babam az önceki bana bağıran adam değildi artık ses tonunu yumuşatıp “sabah sabah lüzumsuzluk ettikse af ola’’ dedi. Daha önce pek rastlamamıştım bu yirmi beş otuz yaşlarındaki ince bıyıklı limon gibi sarı benizli tıknaz bu adama. Bizi  ilk andaki tavrını bırakıp gülümseyerek içeri buyur etti. Babam bir hamlede girmişti bile. Bense çizmelerimi çıkardım özenle bir kenara koyup ağır ağır içeri geçtim.

Giriş kısmı bir mutfağı anımsatıyordu. Sonra bir kapı vardı sadece ve oradan da bu müstesna yapının tek odası olan bölmeye girdik.

İçeride evin bacasından çıkan dumanı destekler biçimde yanan sobanın hemen yanına oturmuştuk babamla. Ellerimizi sobaya borularına temas etmeye yakına kadar getirip ısıtmaya çalışıyorduk. Bir süre sonra bu genç adam içeri elinde koca bir tepsiyle girdi. Kapıyı ayağıyla kapatırken babam “lan olum kalksana’’ diye gözlerini kısarak söylendi. Tam kalktığımda ise kapı çoktan kapanmıştı.

Genç adam elindeki tepsiyi yere indirdikten sonra babama dönüp “hadi bakalım Kemal Ağabey kahvaltı yapalım sonra konuşuruz’’ dedi. Ne konuşacaklardı ki? Hem ben neden buradaydım?

Kahvaltı sofrasına doğru yanaşırken babam “ne zahmet ettin be evladım. Sen yeseydin biz şurada otururduk’’ dedi. Genç adamsa “olur mu ağabey öyle şey’’ diye babamın olmayan tereddüdünü çürüttü.

Sofra bezini dizlerimize çekmiştik. Ne de olsa bekârdı bu genç adam. Hem evdeki boşluk hem de düzen eksikliği ele veriyordu bu durumunu. O yüzden yerler kirlenmemeliydi. Ağır ağır yerken bir yandan da eve göz gezdiriyordum. Duvarda çerçevede yan yana duran iki yaşlı çift, az ilerisinde bir asker fotoğrafı, o fotoğrafın üzerinde-sonradan öğrenmiştim şehit kardeşinin künyesiymiş- demirden iki tane dikdörtgen şeklinde ince madalya, az ilerde kırmızı bir Türk Bayrağı… Kıpkırmızı…

Ben eve göz gezdirirken babam ağzındaki lokmayla adama “bu benim askeri(babam çocuklarına her yerde ‘asker’ diye hitap ederdi) ne yapacağız?’’ dedi. Adam sakin ve sevecen bir tavırla “derslere gelecek ve okulundaki derslerden geri kalmayacak’’ dedi.

Ben o ara duvardaki Türk Bayrağını, yaşlı çiftleri ve her ne varsa hepsini unutmuş birden kafamı babama çevirmiştim. O an anlamıştım ki bu genç adam öğretmendi. Babam buradaki okula gitmek istemediğimi biliyordu. Bana tuzak kurmuş meğersem.

Kahvaltı bitmişti. Babam geriye doğru çekildi yavaş yavaş. Sonra öğretmen sofradakileri tepsiye koyarken babama “sen istersen git biz beraber gideriz okula’’ dedi bana tebessüm ederek. Babam da pencereden dışarı bakarak “yağmur da durmuş vallaha siz gidin aha da ben bi koşu bizimkileri uyarayım. Zeytine gideriz. Sen de memursun anlarsın izin ne kadar değerlidir’’ dedi gülerek. Öğretmen de babama tebessüm ederek cevap verdi.

Babam “lan olum bak bu sefer taa öğretmenin evine getirdik. Kaçayım deme evde hesap veremezsin’’ dedi ve kapıya doğru yöneldi. O ara birden döndü “ha akşam da çıkınca köyün alt yanında bekle traktörle geçerken alırık seni’’ dedi. Başımı salladım hemen. Sonra geri döndü ve kapıya doğru yarım kalan adımını tamamladı. Öğretmen de babamı kapıya kadar geçirmek için dışarı çıktı.

Ben hemen pencereye koştum. Yüzümü cama iyice yapıştırmıştım ancak böyle görebiliyordum. Kapının önünde babam çizmelerini ayağına geçirene kadar konuştular. Babam çizmelerini giyince elini kaldırarak selam verdikten sonra arkasını döndü ve hızlı adımlarla uzaklaştı.

Hemen sobanın yanına indim. Isınıyormuşum gibi yaptım. O ara öğretmen girdi içeri. Sofra bezini koltuğunun arasına aldı ve tepsiyi tutup dışarı çıkardı. Kapı açık kalmıştı. Zaten ince bir ateş vardı sobada ve zor zekât ısınmaya çalışıyordu oda. Bu durum odanın biraz daha soğumasına sebep oldu.

Hem aslında mecazi bir soğukluğa gebe gibiydi bu oda. Ve Şimdi daha iyi anlıyorum, ömrümün odalarının neden bu kadar soğuk oluşunu. Nerden nereye!

Öğretmen girdi içeri ve kapının arkasındaki pantolonunu ve gömleğini alarak “üzerimi giyineyim çıkalım’’ diyerek mutfak tarafına geçti. Mahremi bir yabancıda görmüştüm. Gizlilik arz eden bir durumu muhafaza etmeyi… Mahremi ilk kez öğrenmiyordum tabi ya, bir yabancıda ilk kez görmemdi asıl olan.

Kapı deminkine göre biraz daha kapalıydı ama soğukluk gittikçe artıyordu. Bir süre sonra elindeki pijama ve kazakla içeri girdi. Kapının ardına astı ve yine  aynı  yerden  ceketini  alıp  giydi  üzerine  de  sobanın  arkasında  koltukta duran muhtemelen ısınması için konulmuş paltoyu aldı ve giydi. Sonra bana dönerek “hadi çıkalım’’ dedi.

Ben hemen fırladım yerimden. Kapıya koştum çizmelerimi geçirdim ayağıma kapının önünde öğretmeni bekledim.

Bir süre sonra çıkıp geldi. Sonra babam gibi aştığımız o tuğla yapıdan kurtularak yola çıktık. Yine o uzunca yolu yürüyorduk. Önümde köyün meydanına doğru incecik bir yol kasvetli mi kasvetli bir kıvrımla, sanki “gelmeyin’’ der gibi uzuyordu. Biz ise “gidiyorduk…’’

Okulun bahçe kapısına varmıştık. Bahçeden içeri girdik. Önde öğretmen arkada ben…

İçeri girdiğimizde her iki tarafımızda kortejleşmiş topluluğun her birinin ellerinde birer odun vardı. Kimisi siyah kimisi mavi -ama solgun ama ölgün ama umutsuz mavi- renginde önlüklü öğrenciler sanki anlaşmışçasına “günaydın”larını hiç de mekânına oturtamadığım bu koyu kara, bu kasvetli yerde dillendiriyorlardı. Öğretmen de onlara -güler yüzlü olmak şartıyla-karşılık veriyordu. Bir o yana dönüyordu başı bir bu yana…

Sonunda korteji aşmış içeri geçmiştik. Ben ne yapacağımı bilemeden tereddütle ortalıkta bir o tarafa bir bu tarafa geçip duruyordum.

Biraz sonra bana tebessümle dizlerini kırarak aynı boya geldi. Sanki hiyerarşik bir durumu aşarsa beni daha fazla etkileyecekmiş sanıyordu her halde. Ki psikolojik olarak insan hiyerarşinin kalktığı yerde kendini biraz daha rahat ifade edebilirdi.

Hadi bakalım arkadaşlarının yanına git. Derse daha var” dedi. “Hangisi benim arkadaşım bilmiyorum ki” dedim. Ne de olsa hiyerarşi kalkmış ifadelerim güçlenmişti güçlenmeliydi. Birden o hissi anlamış olacak ki dizlerini kırdığı pozisyondan kurtuldu ve dik bir pozisyona geldi. Anlamıştım. Emir vacip olmuştur artık tavrına girdi ve “onlar seni bulur” dedi. Az öncekinden sert, az öncekinden farklı bir şekilde. Döndüm ve işaretlenmesi gereken tek seçeneği işaretledim: Çıktım.

Dışarı çıktığımda okulun giriş kapısının yan tarafında merdivenler vardı. Okul sarı boyayla yıllar önce boyanmış eski bir taş-beton yığınıydı. İçeride yürüdüğüm koridor boyunca kara beton vardı. Duvarla çizilmiş, kimisi sevip de söyleyemediği sevgilisinin adını yazmış kimisi kendi adını kimisiyle küfür yazmıştı muhatabı kamu olan…

Böyle bir koridorun gebe kaldığı kapının önündeki merdivenlerden de pek fazla bir şey beklememek gerek. Onların da hali içeriden farklı değildi. Hep kasvet hep koyu karanlık… Hafiften de yağmur başlamıştı işte.

Ben seni tanıyom ha” diye bir sese uyanıverdim. Kafamı az ileride adını bir grup çocuğun adını bilmediğim ve daha önce hiç görmediğim bir çeşit oyununu oynadığı yere bakıyordu. Dönünce bu eli ayağı az önce oynadığı oyundan olsa gerek çamur içindeydi.

Kimsin sen?” dedim. “Lan sizin evin karşısında kerpiç ev yok mu, işte bizim evimiz orası” dedi. İyi de ne yapabilirdim ki. Öğretmen haklıydı galiba “onlar seni bulur” demekle. Kafamı tekrar çevirdim oyun oynayanların izlemek için. Çok canım sıkılıyordu. Kimse yoktu arkadaşlarımdan. Oyun oynamam gerektiği ihtiyacı beliriyordu iki de bir kafamda. Ama kimse yoktu.

Lan gel oynayaksana” dedi. Döndüm hala aynı yerinde beni izliyordu. “Yok, ben oynamayacağım” dedim.  Parmağıyla az ilerde oynayan köylü ama burjuvazi bir görünümü olan bu çocuğu göstererek “Gel de çamur serpek Şıho’ya” dedi. Şıho köyün muhtarının-yani ağalığını muhtarlık kılıfına sokmuş- Koca Şıho’nun torunuydu. Temiz giyimli, saçları taranmış, üstü başı düzgün ve açık tenli bir çocuktu Şıho.

Elimle ittirdim bu yanımdaki çocuğu ve “Git lan başımdan. Git oyna sen” dedim. Sonra herkesin dikkati bu yöne doğrulmuştu. Korktum bir an. Hem de çok…

Neyse ki zil çaldı. Ama hala temkinli gözler bana bakıyordu. Sonra herkes bahçeye koşarak sıraya geçti. 1-a, 2-a, 3-a… gittim en baştaki sıraya durdum. Hem fiziki olarak düğerlerinden küçük oldukları hem de baş tarafta durdukları için birinci sınıf olabileceğini düşünerek…

Andımızı okuduk. Türk’üm, Doğruyum, Çalışkanım-nedense hiçbir okul baştan aşağı çalışkan öğrenci barındırmadığı halde bu kelime daha bir baskın çıkardı ya da bana öyle gelirdi. Bir yüceltme miydi bu, yoksa bir hasret mi?-ilkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak…

Sınıftan içeri girmiştik. Bir müddet göz gezdirdikten sonra pencere kenarına en arka sıraya tek oturmak hevesiyle geçtim. Herkes bir bir girdi içeri. Az önceki ittirerek düşürdüğüm çocuk, ne idüğü belirsiz bir oyun oynayan çocuklar korosu ve Şıho… Ellerindeki odunları sobanın yanına bırakıp yerlerine oturuyorlardı. Herkes bana bakıyordu. Rahatsız olmuştum ama elimden gelen hiçbir şey olamazdı.

Neyse ki öğretmen erken girdi. Herkes ayağa kalktı. Ben de… “Günaydın” dedi öğretmen yine kasvetli yine koyu kara bir mekânda. “Sağ ol” diye bu koyu kara bu kasvetli ortamı yankılandırdı herkes cevaben. Oturduk.

Öğretmen oturduğu masadaki defterde bir şeylerle uğraştıktan sonra yavaşça ayağa kalktı. Ellerini birbirine bağladı ve konuşacaktı ki beni gördü. “Sen niye oradasın bakayım, geç şu tarafa” diye duvar dibi boyunca sıralanmış öğrencilerin kümelendiği yeri gösterdi. Niye ki demek istedim. Niye ki pencere kenarına oturmak yasak mı? Belli bir rütbe mi almak gerekiyordu ki? Anlayamamıştım.

Yıllarca anlayamadığım sistemin ilk anlayamadım dediğim olayıydı bu ve böylece yıllar süren okula nefretim onunla bir türlü bağdaşamamam ilk pozisyonunu gole çevirmişti. Yenik başladığım maçı hep geride takip edip yenik bitirmiştim.

Sonra sessizce bizim oranın tabiriyle kuyruğumu kıstırıp geçtim öğretmenin parmak yoluyla adresi kafama kazıdığı yere. Eğer o parmak yanlış değilse az önce beni oyuna çağıran çocuğun yanıydı. En arka sırada tek başına oturuyordu o çocuk. Onun önünde de Şıho ve bir çocuk daha. En önde de güzel gözlü bir kız… Ona bakarak sıranın arkasına doğru ilerledim. Geçtim oturdum. Ama aklım hep “bundan sonra ne olacak”taydı.

Ders ilerliyordu. Öğretmen her sırayla ayrı ilgileniyordu. Hoşuma gitmişti bu durum. Biraz sonra hem derse hem de yanımdaki çocuğa alışmış gibiydim. Sonra o en ön sıradaki kızın iki durup arkasını döndüğünü fark ettim. Kendine baktığımı görünce veya anlayınca kendini beğenmiş bir çalımla geri dönerdi. Hem bakmaya çalışıyor hem de bakınca çalım yapıyordu. Anlamamıştım. Ben de boşvermiş bir tavırla döndüm arkadaşlarıma ısınmaya çalıştım. Yanımda oturan Mikail’e, öndeki Şıho’ya onun yanındaki Emrah’a ve diğerlerine. Ya da mecbur olduğumu biliyordum da öyle yaptım.

Öğretmen birazdan bizim sıraya geldi. Ellerini birbirine vurarak dikkatimizi topladıktan sonra “Bakın şimdi dirseklerinizi yere koymadan ve kollarınıza destek yapmadan adınızı soyadınızı parmaklarınızla on kere yazacaksınız” dedi. Anlamış mıydık da tüm sıra “hı hı” diye kafa sallamıştı ki? Ben anlamıştım. Ve hemen başladım yapmaya.

Öğretmen hemen döndü diğer sıraya bir şeyler diyordu. Biz ise çoktan çocukça yarışlara başlamıştık. Ben bazen tam adımı yazmıyordum. Zira iki ismim vardı ve şiir gibiydi. Uzadıkça uzuyordu. Hemen ilk adımı ve soyadımı yazıp arkadaşlarımı yenmeye çalışıyordum.

Bir ara yanımdaki çocuk-Mikail- dirseklerine destek yapmıştı eliyle. Hemen bitirir bitirmez öğretmene koşmuş ve şikâyet etmiştim. Öğretmen kulağını çekmişti Mikail’in. Kıpkırmızı bir kulağı olmuştu artık. Öğretmenin evindeki bayrağa benziyordu.

Biraz gülmüştük Mikail’e ama ben yufka yürekli biri olduğum için alay etme mevzuunu ben açmış olmama rağmen kapattım hemen. Mişkail dayanamamış ve sıraya yumularak ağlamaya başlamıştı. Biraz kıkırdadıktan sonra yine eski işlerimize bakıyorduk. Yoksa belli ki öğretmenin bakışları “bakın sabrımı zorluyorsunuz size de gelebilir sıra” der gibiydi. Sustuk ve verilen görevleri layıkıyla yapmaya başladık.

Birden zil çalmıştı. Ders o kadar hızlı geçmişti ki verilen görevler henüz bitmeden zil çalmıştı. Ya da bitirememenin verdiği beceriksizliğin ört basıydı bu fikir.

Koşarak her çocuk gibi biz de dışarı çıkmıştık. Çıkarken gözüm yine o kıza kaymıştı. O kız da zaten bana bakıyormuş. Ama yine ters bir çalımla yüzünü diğer tarafa çevirmişti. Ben koşarak dışarı çıkmıştım. Oyun oynamaya…

Oyun: Birbirinin üzerine çamur atma. Bizim sırada oturan herkes ama herkes oynuyordu. Biri hariç: Şıho. Üstü başı düzgün bu ağa-pardon muhtar-torunu bizi sadece izlemekle geçirmeyi planlıyordu çocukluk evresini sanırım. İleride de bizim oynadığımız oyunları kendi çocuklarına kendine mal etmiş bir şekilde anlatacaktı. Bu durum pek de hoş değildi. Biz kirlenip eve gidelim bir günlük sopa yiyelim o sadece gördüğüyle bir sürü çocuğunu kandırsın. İyiymiş valla.

O zaman böylesine düşünemezdik doğal olarak ama o gün psikolojik olarak orada duran Şıho hepimize tam manasıyla batıyordu. O hep böyleymiş. Bana sadece o gün batmıştı. Ama okul açıldığından beri herkes onun bu asosyalliğinden hiç de memnun değilmiş. Sıra arkadaşı Emrah hariç… Emrah’ta da farklı bir şeyler vardı. Durup dururken yanımıza gelir türkü söylerdi. Sanki kırk yıllık sevdalı gibi…

Beyaz geyme söz ooooluuur, Siyah geyme toooooz oooooolur, Gel barabar gedelim, muradımız tez oooooluuurrr, salına da salına da gel, hayde yavrum dön dolaş gene bana gel…

Sürekli ama sürekli bunu söylerdi. Takılmış plak gibi… Artık sınıftaş, koridorda, bahçede değil tuvalette çiş ederken ya da içerde büyük tuvaletini yaparken… Herkes ondan bıkmıştı. Daha okul açılalı iki ay olmuş olmasına rağmen…

Zaten buradaki çoğu çocuk okuldan önce de tanışıyordu. Ufacık bir köydü ne de olsa. Ben gidene kadar duydum o türküyü. Sonraları gittiğimde köye, dördüncü sınıfta başka türkü söyler olmuş nihayet. “Allayıklar pullayıklar, seni ele yollayıklar, allı gelin telli gelin…

Sonunda “al yazmalım”ı da mahvetmiş demiştim ilk duyduğumda. Çok gülmüştük. Biz çamurlaşırken zil çaldı tekrar. Çıkış zilleri sanki giriş zillerinden daha bir canlı çalıyordu. Ya da bana öyle geliyordu. Ben o zaman da öyle düşündüğüm gibi ondan sonraki on iki yıl da öyle düşünmüştüm.

Sınıfa girerken hala itişmeler kakışmalar devam ediyordu. Emrah öteden ağzının sakızı olan o türküyü söylüyor, Mikail ona bağırıyor, ben Mikail’i çekiştiriyorum, diğerleri bize gülüyor ve Şıho da çekine çekine kendine bizim aramızdaymış süsü vererek yürüyordu. Sonunda sıralara oturduk öğretmeni bekliyorduk. Yine o kız…

Defterimi açtım. Mikail de hemen benim açtığımı görüp açtı. Sonra sonra  derken en ön sıraya doğru bu kıvılcım hızla sıçradı. Sistem böyleydi. Muhakkak biri çoban diğerleri koyun olmalıydı. İlk adımı bir kişi atmalıydı. Sürü mantığını da hem de çobanlık yaparak ilk orada öğrenmişim.

Öğretmen girdi içeri ve bizim sıradaki herkesin defterini çıkardığını ve diğer sıraların hala konuştuğunu görünce önce şaşırmış gibi baktı sonra diğer sıralara dönerek “utanın daha dün geldiler bak nasıl düzenliler” dedi. Ama dikkatimi çeken onlar da dün gelmemişler miydi ne yani bunlar sınıfta mı kalmıştı. Hakikaten bizim yanımızda büyük duruyorlardı. “Aman” dedim bir ara “bana ne”!

Öğretmen sıraya yaklaştı ve “size mükâfat olarak güzel bir görev veriyorum” dedi. İyi de mükâfat olarak görev mi verilirdi. Bir ara ilk defteri çıkaran ben olduğum için ikinci teneffüste beni bir kalabalığın hıncı bekliyor olabileceğini düşünmüştüm ama bir baktım ben hariç herkes öğretmeni can kulağıyla dinliyor. O zaman farkımızı anlamıştım. Biz hep yüksünürdük onlar ise mutlu olurlardı görev almaktan. Onlar üretici halk biz ise bu düzendeki en sadık tüketici kısımdık.

Herkes annesinin ve babasının adını onar kez yazsın bakalım” dedi. Anne… Baba… Hemen yazmaya koyulduk. Silgiler isteniyor, kalemtıraşlar ödünç alınıyordu hemen.

Kalemin ucunu açmak için çöp tenekesine gitmek belli başlı bazı vizeleri almaktan geçiyordu. Önce kalemtıraş denen o malum nesneyi bulurduk. Sonra onu bir kontrol ederdik ki boş yere bir vize hakkımızı kullanmış olmayalım. Sonra her şeyin hazır olduğuna kanaat getirince en zor kısma gelirdik.   Gümrük memuru metaforu olan öğretmene “örtmenim kalemimi açabilir  miyim?” denirdi. Alınırdı o vize ama önemli olan birilerinden bir şeyler için izin isteme alışkanlığı.

Bahçenin duvarından yere sarkan meyvesini almak için bunak amcalardan, ekmek yapan teyzelerden ekmek almak için eli sopalı ocakçı başından, oyun için anneden, eve geç gelmek için babadan, konuşmak için hocadan…

Yazmaya başlamıştık ki birden pencere kenarındaki sıraya bir soru yöneltti öğretmen. Kimseden ses çıkmıyordu. Üstüme vazife olamayan işlere karışmak konusundaki ilk hareketimi-bilmeden de olsa-yapmıştım. Soruyu hatırlayamıyorum ama atıldım birden cevap verdim. Sen misin cevap veren. Hocanın sesinin kulağımı yırtması an bile sürmedi. Birden ne olduğunu şaşırmıştım. Sesim soluğum tıkandı kaldı. Kulaklarım yanmaya başladı kıpkırmızı oldum. Öğretmenin evindeki bayrak gibi…

Sana soran mı oldu?” bana soran olmamıştı ama ortada cevap bekleyen bir  soru vardı. Anlamıştım o gün. Her soru seni muhatap alınarak sorulmayabilir. Ve bu bana en kötü özeliğimi kazandıracaktı. Biliyorum ki bazı olaylara  duyarsız kalmamım sebep helezonunun ilk tortusudur o durum.

Sustum birden. Ve akşam olup da eve gidene kadar sustum. Sonra sırama mıhlanmış gibi oturdum. Teneffüste çıktım ama çamur atmadım kimseye. Oynamadım. Nedense bilinmedik bir tatsızlık vardı üzerimde. Azarlanmanın kasveti çok kötüdür. Ben onu ilk kez-yine-köydeki okulumda tatmıştım.

Dersler akıp gidiyordu. Bense her geçen ders öncekine göre biraz daha kendime geliyordum. Okula geldiğim ilk gün böyle bir durumla karşılaşmam zaten gelmeme konusundaki düşüncelerimi daha da koyulaştırmıştı.

Bundan sonra gelmem” dedim içimden. Sadece kendime… Sadece bana… Sadece içime…

Son ders olmuştu. Son ders herkeste bir uyuşukluk bir salıvermişlik vardı. Çoğu dersin bitimine çok bir zaman kala özenle çantasını düzenliyor, askıda duran devletin dağıttığı tek tip gocukları sıralarına sıkıştırıyorlardı. Tahtaya çıkıp şöyle bir baksam sadece ben ve Şıho bozuyor olacaktık bu tekdüzeliği. Ben şehirden geldiğim için babam almıştı Şıho da malum ağa-pardon muhtar-torunuydu.

İki kişinin oturduğu sıralara bir de gocuklar gelince sıkışa sıkışa ders dinleniyordu. Kimsenin bir işi yoktu ev gidince evleri öyle uzak da değildi. Niye böyle bir şey yaparlardı anlamazdım.

Mikail’le bir ara sinsice bir plan yapmıştık. Aslında her şey Mikail’den çıkmıştı. Çıkışta Şıho’nun üzerine çamur atacaktık. “Hem bugün Cuma” dedi. “Lan  bugün Cuma ha! Atarık çamuru kaçarık eve. Tatilde de unutur o salak” dedi ve bir gülmeyle süsledi bu planını. Benim de aklıma yattı. Evet, çıkışta güya Şıho’dan öcümüzü alacaktık.

Zil çaldı ve herkes bahçede sıraya girdi. Herkes sabahki gibi sıraya geçti. Öğretmenimizin ve yanındaki-sonradan öğretmen olduğunu öğrendiğim-adamın gelmesiyle bir sessizlik ve bir düzen sağlandı. Öğretmenimiz el yordamıyla İstiklal Marşı’nı okutmaya başladı. “Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak, sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak…

İstiklal Marşı’ndan sonra yükselen bir uğultuyla bahçe kapısına doğru yöneldi herkes. Mikail beni tutarak bekletti bir süre. Plana göre çamurları buradan alacaktık. Sonra da bahçenin surlarından atlayıp önünü kesecek ve üzerini kirletecektik. Elimize çamurları aldık. Bir yandan gocuklarımızı bir yandan çantalarımızı çekiştiriyor bir yandan da çamurlar düşmesin diye üstün bir çaba sarf ediyorduk. Öyle öyle yürüdük. Surların kenarına saklandık. Şıho kapıdan çıkmış menzilimize girmişti. Önüne çıktık pis pis gülüyorduk. Şıho ne yapmak istediğimizi anlamıştı. Korkulu gözlerle bize baktı ve sona titrek sesiyle “örtmene söylerim sizi. Babama da söylerim” dedi.

Biz o ana kadar gelmiştik ve zaten söyleyecekti bari keyfini çıkartalım dedik. Ve elimizdeki çamurları o lüks gocuğuna gelmeyecek şekilde sadece pantolonuna attık ve hızla oradan uzaklaştık.

Şıho’yu bir daha böyle göremeyecektik. Hem sinirli hem çamurlu… Biz koşarken “o… çocukları örtmene söyleyeceğim lan sizi” diye bağırıyordu.  Mikail biraz koştuktan sonra durdurdu beni. Yolu uzatarak gidiyorduk. O gün kopmak istememiştik birbirimizden. Nefes nefese kalmıştık. Bir yandan da sinsice gülerek birbirimize bakıyorduk. Mikail “o da bize sövdü. Örtmene de  ben onu derim ki” diye savunma pozisyonuna geçti hemen kendini. İyi de suçlu bizdik ki. Ama hiçbir şey demedim. Yavaş yavaş yürümeye başladık.  “Ben köyün alt başına gidiyorum” dedim. Mikail anlam verememişti bu saatte oraya gitmeme “ne diye gidiyon lan?” dedi. “Babam orda bekle gelip seni alacağız eve geçeceğiz dedi” dedim. Mikail de elini kaldırarak selam verdikten sonra yolun diğer yanına geçti v evine doğru yürüdü. Yol boyunca birbirimizin menzilinden çıkana kadar dönüp dönüp baktık birbirimize. Babamın bahsettiği yere gelmiştim.  Bir  kaya  buldum.  Gocuğumun ucunu kayanın üzerine serdim içine girip oturdum. Etrafı izliyordum. Az ileride bahçeli bir ev vardı. Bahçedeki kadın sağa sola bağırarak iş tutuyordu.

Hatice kız Allah netmeye seni. Kız güyümü getirsene de suyu koyak” diye bahçenin öbür ucundaki tam göremediğim ama o kadar da büyük olmayan bir kıza seslendi. Hafif kafamı kaldırıp kızı görmek istedim. Bugün sınıfta gördüğüm kızdı. Bana ters çalımlar atan beni görünce yüzünü çeviren kız… Bir an heyecanlandım. Sanki yüreğimden bir şey kopmuştu. Sonra oturduğum yerden kalktım ve oralarda yürümeye başladım. Amacım kızın beni görmesini sağlamaktı. İki üç kez turlamıştım ama nafile kızın beni göreceği yoktu.

Öylece yarım saat kadar geçmişti sanırım. Kıza kendimi gösterme gayretim olmasa hiç de duramazdım yarım saat. Öteden bir traktör sesi… Babamın sesini duyuyordum. Annem “aha orada ne telaşa veriyon ortalığı?” diyordu babama. Traktör yanımda durdu. Babam römorkta annemin yanındaydı. Kalktı elini  uzattı beni römorka aldı. Benim gözüm hala kızdaydı. Belki son anda görür diye bakıyordum. Kız sonunda beni görmüştü. Beni tanıyana kadar baktı tanımış olacak ki okuldayken nasıl çalım atıp yüz çevirdiyse yine aynını yaptı. Bu kez okuldaki kadar hafif gelmemişti. İçimde bir burukluk oldu. Daha o zamandan alışmış olmalıydım reddedilmeye. O bir başlangıçmış demek ki diyorum şimdi. Bir başlangıç…

Babam kafama vurarak “lan olum okulda nettiniz bugün?” dedi neşeli bir ses tonuyla. Ben de az önceki andan kopup gelemedim bir an.  Sesim  çıkmadı. “Kime diyom la ben?” dedi bu kez biraz sert biraz tehditkâr… Sonra döndüm birden “ders yaptık baba, arkadaşlarım oldu. Mikail, Emrah, Şıho…” dedim. “Şıho ağanın torunu değil mi olum, ne işin var ağanın torunuyla la?” dedi bu  kez tedirgin. Ağa dedim. Ağa torunu olmuşsa ne olmuş ki? Biz de çocuktuk o  da. Ama çocukları bile sınıflandırmışlar. Biz memur, o işçi, öteki boş gezenin… Demek Şıho da ağanın torunu. İyi de biz babamızın statüsünde sınıflandırılırken o niye dedesine mal ediliyordu ki? Anlayacağım çağ gelene kadar bilemedim.

Oyun oynadık ki baba bir şey yapmadık” dedim hafif suçlu gibi. Sonra biraz yatıştı sinirleri. Sinirleri yatıştığına emin olduğumda “baba öğretmen bugün bir soruya cevap verdim diye kızdı bana” dedim. Babam da güldü önce, sonra  herkes güldü. Döndü “benim çalışkan oğlumu azarlayık mı öğretmeni? Belki yanlış cevap vermişsindir oğlum” dedi. “Değildi yanlış cevap değildi” demek istedim ama sustum. Karşımda bir büyüğüm vardı. O dediyse öyledir dedim. Sustum. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi “Haa…” diye iç çekti ve bana döndü.

Sen nerde oturuyodun olum?” “Kapı tarafındaki sırada

E, öğretmen hangi tarafa soru sormuştu?”

Nasıl yani ne tarafı? Taraf mı? Büyükçe bir sınıftı ve herkes aynı sınıfta ders görüyordu. Herkes…

Pencere tarafına sormuştu ki” “Heee… Onlar üçüncü sınıf olum lan” “Nasıl yani üçüncü sınıf baba?

Lan olum senin sıran birinci sınıf, ortadaki sıra ikinci sınıf, pencereden tarafa olan da üçüncü sınıf.”

Hayretler içerisindeydim. Bir an babam her halde benimle dalga geçiyor dedim. Gülmeye başladım. Babam da güldü annem de amcam da diğer işçiler de… Güldük güldük… Sonra babam elini omzuma koydu.

Lan olum orası birleşik sınıf. Yan tarafınızda da dörtle beşinci sınıf var. Ah ah zamanında o sıraları az yontmadık.” Sonra anneme dönerek “Hep de dayak yerdik Şenel ha! Haylaz değildim de gene de eksik olmazdı köteğimiz. E, dayak cennetten çıkmadır

Ben hala olayın şokundaydım ki eve vardık. Bahçeden içeri geçti traktör. Azık bohçasını kapan işçi sıçrayıp iniyordu aşağı. Sonra eyvallah deyip evlerinin yolunu tutuyorlardı. Kardeşim de evde canı sıkılmış olacak ki ben gelir gelmez hemen tepeme çullandı. Kavga istiyordu. Oyun arıyordu. Ben onu ittim ve babamın yanına sokuldum.

Şimdi bizim sınıfta büyük ağabeylerimiz mi var?” “He ya. Bizim sınıfta da vardı oğul.”

Kafamı kaşıya kaşıya içeri geçtim. Babam da elinde bir poşetle çıktı gitti. Bir süre sonra ben olayı unutur gibi oldum. Kardeşimle oynamaya başladık. Annem bir yandan amcam bir yandan bağırıyordu.

“Ödevin yok mu senin?”

“İlk günden ödev mi verilirmiş?” diyerek devam ettik kardeşimle oynamaya. Ne kadar geçti bilmiyorum ama epey yorulmuştuk. Sonra annemin sesi geldi. “Yürüyün hadi sofraya!”

Kardeşimle hemen yarışa geçtik. Koşarak içeri girdik. El yüz yıkamadan sofraya oturduk. O ara kapıda babamın sesini duydum.

Aslan olum benim la

Ne oldu ağabey?” dedi amcam.

Ne olsun olum daha ilk günden öğretmenin gözüne girik. Üçüncü sınıfların sorusuna böyle balıklama atlayık amma doğru cevabı da tak diye verik.”

Bu sözlerden sonra yolda gelirken bakkaldan aldığı kırmızı lastik çizmeyi uzattı bana. Eski çizmem de kırmızıydı ama yıpranmıştı bu ise kıpkırmızıydı. Öğretmenin evindeki bayrak gibi…

Herkes tebessümle bana bakıyordu. Herkes beni kutlar bir biçimde… Ama kardeşim değil. Onunla aramıza nifak tohumu serpecek ilk olay da bu olsa gerekti. İkimizin de bulunduğu ortamda birimizin yani benim övülmem. Hem de başka biri değildi öven. Babamızdı. İkimizin…

Sofraya oturduk ve yüzde doksanı mutlu bir aile olarak yemeğe bşaşladık. Demokrasi oymuş onu da ilk kez şimdi idrak edebiliyorum. Mutsuz olan yüzde kırk dokuz gibi hemen hemen yarı yarıya bir sayı da olsa demokrasi çoğunluğun safıymış.

O gece kardeşimle yemekten sonra oynayamadık. Ben ders yaptım o uykum var dedi. Ama yorganı iki durup aralıyor ve oradan bana bakıyordu. Çok üzülmüştüm. Ama iktidar ne dediyse boyun eğiyorduk. Kardeş bile kardeşe düşebiliyormuş. Onu da o gün anladım. Her şey gibi onu da…

*

Sabah yine ezan sesini duyabileceğimiz vakitte kalkmıştık. Gün ışımadan… Evdeki herkes hazırlanıp gitmişti. Babam yine aynı neşesiyle; annem yine aynı ağırlığıyla, yorgunluğuyla… Kardeşim o gün de gitmek istememişti onlarla ve hala uyuyordu. Okula gideceğim ikinci gündü o gün. Ama kardeşim salmıştı kendini. Bensiz bir şey yapmak istemiyordu. Yanına yaklaşmış ve öpmüştüm onu. Sonra da hafta sonu çalışmışlığın verdiği yorgunluğu atmaya çalışarak üzerimi giymiş ve dışarı çıkmıştım. Elime sabahtan yapılmış sıcak  bazlama almış, arasına peyniri sıkıştırıp ağzıma ite ite yiyordum.

Dışarı çıktığımda az ilerde duran iki tane bizden küçük çocuk vardı. Onlar da ellerine bazlama almış sümüklerine değdire değdire kemiriyorlardı. Üzerlerinde yırtık pırtık gocuklar vardı. Çocuklarla bir müddet bakıştıktan sonra evimizin tam karşısında oturan Mikail’e seslenmiştim. O da ağzında peynirli bazlama çizmesini sürte sürte geliyordu.

Benim ayağımda kıpkırmızı bir çizme, onda siyah… Ellerimizde kalınca birer odun… Çamurlu sokağın az ilerisindeki köşeyi döner dönmez bize arkadan imrenerek bakan yalın ayaklı çocukların menzilinden çıkmıştık.

Bunu paylaş: