Bir Kavanozdan Sesler – Sümeyye Günbaylı

Bir Kavanozdan Sesler* 

 

BÖLÜM – I – / Korkusuz Kurtarıcı Mıyım Ben?

“Hepimiz için gecelerce gözyaşı döksem, kıymeti olur mu?” diye düşünürken, – kıymeti olur mu?- bölümünü –bir yararı olur mu?- ile değiştirmeye yeltendi zihnim. Bunu fark ettiğimde, “faydacı mıyız?” diye sordum içimden. Eğer size yararım dokunmuyorsa, eğer sizi bir şeylerden kurtaramıyorsam hiç anlamı yok sizi düşünmemin. Tonlarca yaş döksem kime ne? Gönül adamlığının –out- olduğu ( reklâm ağzıyla konuşmak istiyorum bu yazıda ) günlerimizde, “ insan”ı nasıl kurtarabileceğimi düşünmekteyim.

Kurtarılacak neyimiz var ki? Neyden kurtarılacağız ki?

Ve neden?

BÖLÜM – I – / BAŞLIK – I – Son Zamanlarda İnsan ve Besin Maddeleri

Sabahları ne horoz sesiyle uyanıyoruz ne de içinde yem yiyen tik tak saatlerle. Mükemmel bir buluş olan cep telefonlarımız tercih ettiğimiz melodi ile uyandırıyor bizi. Hatta bir zaman sonra, her gün erken kalkmaya alışan vücut alarmsız uyanıyor. Kısırdöngüye giriş… Kurulum, böyle başlıyor.

Uyuyan biri ve başucunda saat… Saatin çalışı ve sersemce o saati kapatan, güne aceleyle başlayan ya da hiç başlamak istemeyen kahraman… Birçoğumuz bu şekilde başlayan çok sayıda film ya da sahne sayabiliriz. Modern insanın dünyasına girme çabaları olan bazı filmlerin sevdiği nesnedir saat ( modası geçmiş olduğunu da söylemek istiyorum ). Bu modern insanın içinde “dünyasında” neler oluyor pek emin değilim ama şu yıllarda pek çoğumuz modern değiliz. Sanırım yeni bir adımız var ama “nedir?” ben bilmiyorum. Son gelinen noktada insan, mekanikleştirilmiş korku ile beslenen homojen bir yeryüzü canavarı olabilir mi? Homojen mi heterojen mi?

Topluca hareket edermiş gibi görünen ( yönlendirilmeye müsait olup – topluca yönlendiklerinden  )  ama  hep  tek  başına  kalan  bu  canavar  ne  ile   beslenir?

Canavarına göre değişir diyecek olursak, besin maddelerini; para, sanat, spor, insanlar, seks vb. şeyler olarak sayabiliriz. Bu şeylerin ardından; ego tatmini, kariyer, övülme isteği, mutluluk, kıskançlık, hırs, başarı, sevilme, azim, öfke vb. gibi durumları sıralayabiliriz. Saydığım, sayamadığım maddelere ihtiyaç duyan bu yaratık zamanla besin maddelerinin bazılarını yitirmeye başlar… Her çağda her dönemde ihtiyaçlar değişen dünyaya göre değişir durur ya; işte bu devirde de bol keseden besine sahip olmak herkesin harcı değildir. 10 maddeden 8 ine sahipken, elindekiler 5 e hatta 1 e düşebilir… 8 ine sahipken, içlerinden en sevdiği madde olan kalıverirse sadece elinde… O madde anlamını yitirebilir. Peki, en başından az maddeye sahipse bu yaratık? Hiç tatmadığı  maddeler varsa?

Canavar varlığını sürdüremez. Elindekiler onu tatmin edemez. Gün be gün erimeye başlar: Güçlü tırnaklar, parlak saçlar, sağlıklı kemikler midir yitip giden? Çöken bir ruhun yanında, sabahları alarmı çalan bir telefon vardır ve telefonda kayıtlı 500 isim belki de. İsimler, “şey”in kendisi değilken, 2008 yılında en sevilen aktivite film izlemektir. Zaten yakında evlerden televizyon kalkacak her evde en az 3 bilgisayar olacak. Dizileri bile oradan takip edecek annelerimiz. Sanat ya da değil, ben; bütün filmlerin insanı anlama çabası olduğunu düşünmekteyim. Hiçbir derdi ( iletisi ) olmayan bir film bile belli bir kitleye hitaben gerçekleştirilmiştir ve genelde o kitle tarafından da beğenilir. Demek ki filmi gerçekleştirenler “ KİTLE” yi anlama çabasına girmişler ve bir köşelerinden yakalamışlar ( zaafları, ihtiyaçları, eksiklikleri, yönlendirilmeye müsait yanları vs..) . Kimdir bu kitle?

KİTLE: “Besinsizlikten ya da yanlış beslenmeden, kendi varlığının farkında olamayan, afyonu; önüne sunulan her şey olan, bu her şeyi sorgusuz kabul etmeye hazır, çabuk tüketen canavarlar yığını”dır demek istiyorum.

Güçsüz canavarlardan oluşan bu kitleyi ele geçirmenin faydalarını, güçlü canavarlar bilebilmektedir.

BÖLÜM – I – / BAŞLIK – II – Teknoloji ile Yok Olan İnsan

Para ( elinizdeki tek besin maddesiyse bile ) , diğerlerini de üretme yetisine  sahip tek besin maddesidir. Belki iddialı bir cümledir bu ancak; doğuştan sahip olduğunuz yetilerinizi kullanmak bile paraya bakıyorsa şu yıllarda böyle bir cümle kullanıp abartıya kaçabilirim. Doğuştan sahip olduklarımız doğal besin kaynaklarımız arasında para olmayabilir. İletişim beceriniz, el beceriniz, hayal gücünüz, gözlem kabiliyetiniz, para kazanmak için cin fikirleriniz, yazma yeteneğiniz, fiziksel  yapınız  ve  niceleri…  Doğuştan  sadece  paranız  varsa da önemli değildir, çünkü yetenek bile satın alabilirsiniz. Nasıl mı? Orasını bilmiyorum ama gerçek olanla gerçek olmayan arasında ayırt edici özellik bulunamayışı gibi, kötüyle iyiyi, güzelle çirkini, hak edenle hak etmeyeni aynı basamaklarda tutmaktayız, satın alınmış yeteneği de fark edemeyiz. Ne de olsa bir konuyu bilmesek de birkaç alakalı kelime sayınca bilir sayılıyoruz. Her şeyi bilmesek de olur, alt tarafı işe ihtiyacımız var. Her ne ise elinizdeki madde, şu günlerde elimizdekini paraya dönüştürme çabası içinde olduğumuz bir gerçektir. Çünkü doğuştan sahip olduklarımızla varlığımızı devam ettirebilmek için güce ihtiyacımız vardır. Varlığımızı devam ettirme çabası, doğduğumuz an tanıştığımız eksiklik hissinden güç alır. Dünyaya fırlatılmışlığımızı, ancak üreterek anlamlandırabiliriz. Gerek uzun bacağınla manken olur da kendini fiziğinle var edersin, istersen şiir yazarsın. Kimi mermeri oyar da heykel yapar öteki hoca olur da bilgi satar haz duyar unvanla var olur. İyi-kötü üretilir, en olmadı çocuk sahibi olunur. Yaşam içgüdüleri daha büyük birlikleri kurma ve sürdürme eğilimindedir. Gidermeye çalıştığımız eksiklik ulaşmaya çalıştığımız bir denge vardır. Yaşadığımız süre boyunca da bizi dengeye ulaştıracağını düşündüğümüz şeylerin peşinden koşarız. Günümüzde bu şeyler, genellikle nesnelere tekabül etmektedir. Neyi neden giydiğimizi, neyi neden dinlediğimizi bile tam olarak kestiremediğimiz bir çağda, “insan”ın başına “ teknoloji ile yok olan” kelimelerini getirmek istedim. Her şeyin bu kadar pratikleşip, bu kadar elimizin altında olması belki de sürekli birilerinin elinin altında olmamızı sağlıyordur. Düşüncelerimizin bile kontrol altında tutulabildiği yıllarımızda besin maddelerinden “ yıl boyunca bütün müze ve sergilere ücretsiz  giriş” kartını mı “ 2 milyarlık alışveriş” çekini mi kabul ediyoruz? Üzgünüm, önünüze ikisini de koyan yok. Hem desenize; ne müzesi ne alışverişi, bizim karnımız  aç…

Yaşadığımız çağdan nefret etmemeye çalışırken, sıkışmışlığımızı derinlerde bir yerlerde hissediyorum. Çaresizliğimizi. Kırılıp çözülmenin aslında ne kadar kolay olduğunu ama aslında ne kadar da zor olduğunu kavrıyorum. Benim yıllarca İstanbul’da 42 otobüslerine sıkışmamla, babaannemin aramızda sıkışmasının bir farkı var mı?

Elimizin altındaki çeşitlilik bizi doyuruyor mu? Ne kadar da yumuşak ve homojeniz! Ne kadar silik ve belirsiz bedenlerimiz ruhlarımızın yokluğuyla. Bir mekânda punk bir şarkıdan sonra jazz çalması, sonrasında Türkçe pop bir şarkı dönmesi güzel mi? Biz buna açık görüşlülük mü diyoruz? Mekânlar ne yapsın? Her telden ne olduğu belirsiz tonlarca beden geçip gidiyor masalarından. O bedenleri memnun etmekse görevleri, ellerindekiyle aşure yaparlar tabi ki. PARA kazanmak zorundalar. Topluca günü kurtarmaya bakıyoruz. Peki, kurtuluyor mu? “An”ların tadı var mı? Kokusu var mı batan güneşin?

Dünya sizi sindiremiyorsa bir türlü… Çiğneyip çiğneyip geri tükürüyorsa, ona dâhil olmaya çabaladığınız halde içiniz ayak uyduramıyorsa… Ve onu kendi içinize de alamıyorsanız, uzaktan bakıyorsanız… Kısacası yok oluyoruz. Sanırım, yaşamayı beceremiyoruz; ne “an”larımızı ne de günlerimizi. Zaten yaşayamadığımız hayatlarımız satın alınıyor bir şekilde.

Eğer ki yok olduğunuzu ya da yok olmaya yüz tuttuğunuzu düşünüyorsanız, ne güçlü canavarlardansınız ne de güçsüzlerden. İki türün arasına sıkışmış tanımsız varlıklardansınız. Tüketim çılgınlığının tavanda olduğu evrenimizde internetle iyiden iyiye birbirine bağlanan insanlar arasında, dünyanın korku içinde titreyişini en yoğun hissedenlerdensiniz. İnternetle birbirine bağlanmak ne demektir? “ İnsanın yalnızlaşması, iyice bencil olması, iletişimin boyut değiştirmesi, zamanla güven eksikliği, daha fazla yalan söyleme, çok şey duyma görme okuma ama pek bir şey bilmeme, dünyanın öteki ucunu takip etme ama burnunun ucunu görememe, yakın olan olmayan arkadaşını facebook ta poke leme ama karşılıklı kahve içip gülüşmeye vakit bulamama, savaş fotoğraflarına bakıp ağlama ve sitelerde buna isyan etme söylenme ama bilgisayar başından kalkınca hepsini unutma, kişisel sayfalarda yazılar yazma kendini ifade etmeye çabalama ama topluca sokağa çıkıp dökülüp söz söylememe ve dahası dahası bilmem ne bilmem ne…

Dinlediğin müziğin felsefesi nedir? Duvarının rengi neden kırmızı? Saçın neden yeşil? Bu kış neden bütün kadınlar renkli çizmeler giyiyor? Neden yanımdan geçen genç bir kızın aynısı 1 saniye sonra karşımdan da geliyor? Neden eğlence yerleri Cuma ve Cumartesi akşamları kalabalık?

“Kendini göstermek” üzerine kurulu düzenimiz. Kendimizi neyin içine yerleştirdiğimize bakmıyoruz artık. Çirkin bir şeylerin içine de yerleşik olabiliyoruz. Çirkin olduğunun farkında mıyız? Bunu hissediyor muyuz? Hissediyorsak…? Sanırım çirkin olduğunu hissetmek en ağırı. Çıkış yolu bulmak gerek, o yol için en etkili besin maddesinin gücü gerek. Hep şöyle başlar ve şöyle devam eder: Bu bir süreç, bir yere kadar bu çirkin şeyi yapabilirim. Gerçekten var etmek istediklerim için… Bu kısırdöngüye dâhil olunca alışır mı insan? Tatlı gelir mi para? Neyim ben demeyi hatırlar mısın? Elini veren kolunu kaptırır mı?

Bu yazı bir köşesinden korkuya dokunacak, merak etmeyiniz.

BÖLÜM – I – / BAŞLIK – III – Kendimiz Olacak Zamanımız Yok Yalnızca Mutlu

Olmaya Zamanımız Var ( Camus, s. 79 )4

Bir insanın anlayabileceği ve anlamlandırabileceğinden fazla iletiye maruz kaldığı yıllar… Bir şeyin üzerinde düşünmeye fırsat bırakılmadan bir yenisine geçildiği… Sokaklarda, televizyonda, internette, cep telefonlarımızda, yediğimiz her şeyde her köşemizde reklâmlar kampanyalar, dört bir yanımızda mağazalar, bin bir tane televizyon kanalı, bin bir çeşit meslek, para kazanmanın envai çeşit yolu, başarılı olmanın yolları seminerleri, hep duyduğumuz ama tanık olamadığımız savaşlar ( bunu da yaşadığımızı sanıyoruz ) ve her şeyin arasına sıkışmış, bu çağda ne olduğu tartışılan sanat… Her gün değişen dünyaya nasıl bakılır ki? Ne ile mutlu olabiliriz?

Daha doğduğumuz an başlıyor aslında karmaşa. Nasıl bir aile eğitimi aldığımız, nasıl bir eğitim sisteminden geçtiğimiz, nasıl bir kültüre sahip olduğumuz, tüm bunların yanında hızla hareket eden ve şekil değiştiren dünya. Kültür, zaten kendisi var olabilmek için ve süre gidebilmek için hep ötekine muhtaç olmamızı isteyen bir kavram. Bizim gözlerimizi açtığımız kültürün, pek de rahat bir kültür olduğunu söyleyemeyeceğim. Adam yerine konmanızın uzun yılları aldığı, kendiniz olma konusunda hep bastırıldığınız bir kültür içinde barınıyoruz. Karşı çıkmaya korkan, korktuğu şeyin de ne olduğunu bilmeyen ya da neden korktuğunu bilmeyen insanlar türetiyoruz. Zaten yüzyıl itibariyle bastırılan benlikler, kimlikler, düşünceler içinde olmamız yetmezmiş gibi, psikolojik baskıyla kendi kendimizi de baskı altına alıyoruz. Zaten doğamız gereği kurcaladığımız bir benliğimiz varken, şu cümleler üzerinden ilerliyoruz:

Ben neyim?

Toplumun bakışında benim değerim ne?

İşte “bu” ( kişiye göre değişebilir olan) bende eksik olan. Kendimi ideal olarak nasıl gerçekleştiririm?

Asla olmak istediğin olamayacaksın. Kimse olamayacak. Bugün büyük ölçüde dünün etkisinde yaşanır. Bugünün tamamen bugün yaşanamayışı söz konusu iken, şimdini gelecekten çok geçmişe entegre etme çabasıyla iyi hissetmeye çalışıyorsun. Şimdiki aklım olsa… Denir ya!

Ne olduğun sorusundan çok, toplumun bakışında yerinin ne olduğuna takılıyorsun. Onların seni görmesini istediğin şekilde görmesini sağlamaya çalışıyorsun yani; kendini ideal olarak gerçekleştirme yolları arıyorsun. O sen misin? Bunu sormana fırsat yok ya da gerek yok çünkü çağımız bu soruları silip (Camus, A. ( 2003), Çev. Ümit Moran A., 2. baskı, Defterler 1, s.97.) süpürmede oldukça başarılı. Zavallılığımızı küçümsememizi sağlayacak muazzam oyalanmalar üretiyor, onları da satın alıyoruz. Bu zavallılığı azaltacak dolaylı tatminler… Ya da bizi buna karşı duyarsızlaştıracak keyif verici maddeler! Doğu ile Batı arasına sıkışmış ülkemizde yaşayan bir yeni nesil evladı olarak ben, “insan”dan korkuyorum. Nesnelerin yerine hiçliği koyamazken ( genelde doğu da koyarlar ), hala ne istediğini bilemeyenlerdenim. Peki, gerçekten bilmiyor muyuz? Ne istememiz gerektiğini düşünüyoruz… Buna yönlendiriliyoruz; gereklilik kısmına. Kavramaya çalıştığım: Nereye gittiğimiz? Önümüze koca bir duvar örülmüş, biz de ısrarla ona çarpıp duruyoruz. Belki de sağdan bir geçit var ama hareket etmiyoruz ki… Göremeyiz. Hazır yiyecekler tükettiğimiz gibi, hazır bilgiyle beslenişimizden mi geliyor böyleliğimiz?

Çoğu kez, sarhoş olmadan rahatça konuşulamayan günlerdeyiz sanırım. Kimse kimseyle içini paylaşmıyorken, içki masasında herkes filozof oluyor, herkesin  bir fikri var, sorunlar çözülüyor, yol bulunuyor. O an, paylaşmanın ve çoğalmanın mutluluğu beliriyor hale şeklinde masanın etrafında. Ama; nedense ertesi sabah evden çıkmaya hali olmayan yüzler beliriyor lavabo aynalarında. Sabah ne kadar mutlu o surat? Mutluluğun kadarı olur mu?

Hayat devam ediyor ve “Her neyse…” diyip yarışa devam etmeli. İşte artık vakti geldi: Korku doğdu. Her neyse’nin arkasında saklanıyor.

BÖLÜM  – II – / Korkusuz Kurtarıcı Değilim Ben

Küçülüyoruz. Evlerimiz, odalarımız, yiyeceklerimiz, sokaklarımız, bahçelerimiz, cep telefonlarımız, vücutlarımız… Çoğalıyoruz, küçülmeliyiz.. Zamandan çalmalıyız, küçülmeliyiz… Kendimizi pazarlamalı satmalıyız, diğerlerinden daha başarılı olmalıyız, en yakın arkadaşın bile senden iyi durumda, seni değil diğerini seçecekler, başarılı olmak için kendine güvenmelisin, güvenli görünmenin duruşları, cümleleri nelerdir? ( ‘görünmek’ kelimesine kimse takılmıyor mu? Bu isimle satılan kitaplar var… Her şey ama her şey içi boş görüntülerden ibaret ). Küçük düşürüyoruz kendimizi. Allı pullu birer ürünüz gibi geliyor bana. Mutsuz olmak istemiyorum ama beğendiğim bir balonun içine girdiğimde hiçbir şeyle karşılaşmamak beni üzüyor ve ne kadar yalnız olduğumu hatırlatıyor. Yalnız olduğumuzu. Çok kalabalığız oysa… Milyarlarca insan… Bazen caddede tanımadığım insanlara sarılmak ve ağlamak istiyorum. “İnsanız, hepimiz insanız” diyerek… “Seni anlıyorum” demek istiyorum. Ama fark ediyorum ki anlamıyorum, kimse kendini anlamıyor ki… Ne babamı anlayabilirim ne de o beni anlayabilir. Çok ama çok yalnızız.  Topluca hareket edemediğimizden belki de… Aklınıza sürü gelmesin; bir elin nesi  var  iki  elin  sesi  var  derler.  Çok  paranız  olsa  da…  Yetenek  bile  satın aldığınızı zannetseniz de, mutlu olamıyorsunuz artık. İçten içe kendi kendini kemiren bir benliğin var ve ona cevap vermediğin sürece uçup gitmeyen hiçbir şey üretemezsin. İhtiyacımız olan, kendimizi var etmek. Kendini sevmelisin.

Belki de zaten siz seviyorsunuz kendinizi. Memnunsunuz hayatlarınızdan. Huzursuzluk nedir bilmezsiniz. Kaygılarınız yoktur. Ama korkuyoruz işte. Sevilmemekten. Başarısız olmaktan. Övgü almamaktan. İşimizi kaybetmekten. Diğerlerinden üstün olmamaktan. Size yakın bir kızın sizden daha güzel olmasından. Eski sevgilinizin yeni birlikte olduğu kişiden, kendimizden, ötekilerden, kaybetmekten. Bütün korkular kaybetme korkusundan geliyormuş gibi. Yüksekten düşüp hayatınızı kaybetmek korkusu, sevgilinizi kaybetme korkusu, kendi içinize düşme korkusu (çünkü o zaman benliğinize çarpar da düzeninizi kaybedersiniz), işe alınmadığınızda zaman kaybetme korkusu, karanlık korkusuyla gelen yolunu kaybetme belki belirecek hayaletler yüzünden hayatını kaybetme korkusu ve milyarlarcası…

Bu noktada kaygı duyan herkes için, üzgünüm. Belki de toplanıp bir adaya yerleşmeliyiz. Ona bile üşeniriz, eylemsiz değil miyiz? Korkusuz kurtarıcı değilim ben. Ya para ya tanrı… Hangisi Süpermen?

BÖLÜM – II – / BAŞLIK  – I –  Nevrotik Döngü

İtaatkârlığın erdem sanıldığı şu günlerde yaşadığımızı iddia eden “ölü”leriz aslında. Çok klasik bir deyiştir bu; ama buraya çok yakışıyor bence: Yaşayan ölüler… Sürekli bizim adımıza kararlar veren ailelerimiz, saygı göstermemiz beklenen hocalarımız, barınmak için karşısında susarak direndiğimiz patronlarımız, devlet yöneticilerimiz ve benzerleriyle karşı karşıyayız. Bir söz söylemek ve kendinizi ifade edebilmek için, yaşlanmanız gereken, bu gerekiyormuş gibi gösterilen bir toplumun içindeyiz. Zaten, günümüz toplumunda normal hale gelmiş nevrotik yapının içinde insanların çelişkileri kendi yakalarını bile bırakmazken; nasıl davranmamız gerektiğini bilemiyoruz. Genç nüfusu fazla olan ülkemizde, miskinleşmiş ve öylece büyüyüp giden “bu gençlerin hali ne olacak?” demekten başka ne yapılıyor? Eğer ki bir fikriniz varsa ya da karşı duruşunuz ya da gözlemlediğiniz önemli bulduğunuz şeyler… Bu fikirlerinizi sağlam temellere dayandırmak zorundasınız.. Yeni bir üretim, farklı bir bakış açısı öyle kolay kolay kaldırılamıyor, kabul göremiyor her zaman olduğu gibi… Ahkâm kesmiş olursunuz, doğruyu söylüyor olsanız bile eğer henüz kırklı yaşlarınıza dayanmadıysa yaşınız. Herkes herkesle yarışıyor ne de olsa! Belki haklıdır büyüklerimiz de; araştırmadan, sorgulamadan, derinine inmeden, geçmişe bakmadan öylece orta yerinden atlayıp ilk haliyle bırakıyoruzdur. Burada şu soruyu sormak istiyorum: Ne şekilde yön verildi eğitimimiz  boyunca  bize  ve  ne  isteniyor?  Üç  sayfa  fotokopi  okumayla ders geçilirken, miskin nesil neyi araştırsın ki? Tabi işin, fotokopi vermeyen hocalarına sayan döken öğrenciler olduğu kısmı da var ve okulu olmayan topraklarımız da var bizim! Dediğim gibi, bilmek değil, bilirmiş gibi yapmak yetiyor şu günlerde ve aslında bazılarının sorduğu soruları, sorgulamaya çalıştığı noktaları eleştirip yetersiz bulmaktansa şükretmek gerekir belki. Çünkü artık, yeni bir insan, yeni bir toplum doğuyor. Genelde görmezden gelinen, farkına varılamayan bu alandaki yeni insan, düşünmüyor ve dolayısıyla soru sormuyor. Ben korkuyorum ki, az bir zaman sonra soru soran, sorgulayan insan türü aranacak. Ama; bulunamayacak. Şimdilerde birçoğu bastırılıyor ve kaygılarıyla tek başına başa çıkamayıp besin maddelerini bir bir kaybediyor ve ölüyor. Keşke ahkâm kesmenin ötesine geçilebilse de kopyala yapıştır çağının korkusu paylaşılsa, ürün olsa herkesin bir tencereden yiyebileceği türden. Deli gibi kesip yapıştırmaktan başka bir şey yapmıyoruz ki…

Bütünü parçalıyoruz. Bütün kavranılamadığı zaman, her şeyin parçalanma ve insanlığın, kendi yok oluşunu hazırlayan bir izafilikler kaosuna sürüklenme tehlikesi ortaya çıkabilir. En azından düşünce yapımız bu tür bir açmazda  olabilir mi?

BÖLÜM – II – / BAŞLIK – II –  Düşmek ya da Düşememek

Hiçbir şey olduğumuzu fark etmeyecek kadar körüz. İsyan edilmesi gereken yerde isyan edilmelidir. İnsan kendisi ve evreni ve içinde bulunduğu düzeni üzerine düşünmelidir. Fikir beyan etmelidir. Tüm bunları yapabiliyorsa ( ki bunları yapabilen az artık ) kendini geliştirmelidir. Sürekli olarak katmalıdır üzerine. Biriken tek şey yıllar olmamalıdır hayatında. Bir şeyleri ucundan yakalamaya çalışan genç insanlardan memnun olamayan büyüklerimizi anlamadığım gibi, bir nokta yakalayıp sürekli aynı noktada ısrarla zıplayıp duran gençleri de hiç anlamamaktayım. Asıl kızgınlığım, bu genç beyinleredir ( arada ben de içlerinde bulunmaktayım ). Kendimizi ifade edemiyoruz gibi dertleri olduğunu da söyler bu beyinler. Ama; bunun nedenlerini sorgularken,  kendilerini göremezler. İşte hiçbir şey olamamaya körlük başlangıcı. Kendini ifade edebilme, önce ne söylemek istediğini bilmekle başlar, söylemek istediğini bilgiyle beslediğin sürece de büyür ve gelişirsin. Yani sadece iki cümlelik olmayan bilgi bilgidir, ve bilgi Hegel’e göre özgürlüğün kaynağı değil tam tersi ıstırapların, tutsaklığın kaynağıysa da bu genç beyinler için kendine güven olabilir.   Doğru   dürüst   cümle   kurup,   ne   anlatmak   istediğimizi   bilsek de anlatamayışımızın sebebi, korkudur. Her an yanlış bir şey söyleme korkusu. Dolayısıyla rezil olma ve küçük düşme korkusu. Saklamaya çalıştığımız kendimizin ortaya çıkabileceği korkusu. Hiçbir şey olduğumuzu fark etmeyecek kadar kör müyüz değil miyiz?

İfade etmeye çalıştığımız şeyle ilgili daha önce bir şeyler söylemiş insan  ( fizikçi, filozof, gazete, dergi, film vs..) isimlerini ezberleyip aralara sıkıştırmak; bilgili görünmektir. Ama eve döndüğünde anlattığından tatmin olmamak, o isimlerin ne dediğini bilmiyor oluşundan kaynaklanır. En büyük korku, kimselere söyleyemediğimiz içimizde barınan dışarıya sunamadığımız kendimizden kaynaklanmaktadır. Aslında bir bilseniz, eksiğiz çok eksiğiz……. İçinde bu korkuyu taşıyana ne mutlu aslında. Kendini göremeyen insanlarda baş gösteren tavır; ifade edemezliğini sürekli olarak kendi dışındakilere; nesnelere, insanlara kabahat bulmaktır. İçinde bulunduğu hiçbir şeyi beğenmeme hali eylemsizlikle büyür ve gider. Korku çağından sonra, “kendimizi görmekten korkuyoruz biz” demek istedim. Ama ne kadar da yanlış bir tespit olur bu! Geçtiğimiz yüzyılın güçlü canavarları düşmemizden korktular. Kendimize düşmemizden de korktular. Yolunu buldular ve başardılar, bizleri yarattılar. Ne yerimiz ne de zamanımız var düşmeye. Savaşı bile sorgulayamayan (çünkü anlayamayan kavrayamayanlarız), içimizi sıkıyor diye savaş görüntüleri olan kanalları geçip giden insanlarca sarmalanıyoruz. Varlığımızdan tiksinmek  gibi bir lüksümüz yok bizim. “Şu hayatın köşesine bir yerine bir taş bırakmadan gidersem arkamdan güzel şeyler söyleme ölürsem” diye yazmış yakın arkadaşım mektupta… “Boğazından çorba geçsin yeter, şükret” mi demeliydim? Korktuğumuz falan yok yani düşmekten. Korku özel bir bilinçlilik halidir. Yalnızca onunla yüzleşmek isteyenler için vardır. Korkusunu onunla çatışarak aşmaya çalışan birindeki cesaret duygusu korkudan beslenir ve aynı zamanda korkuyu yönlendirir.

Düştüğünde çarptığın su kanatabilir burnunu. Dalga dalga hale hale açılırken kanınla kırmızılaşan su, ağlatabilir seni ve aslında mutlu oluyorsun kendinle baş başa. … Vicdanın ya da duyduğun kaygının sesine rağmen uyumayı  sürdürmekle ayılmayı istemek arasında verilecek bir varoluş kararıdır; düşmek ya da düşmemek. Sesi yanıtlamak ve yüzleşmek kendi özünü gerçekleştirmendir belki. Duymazdan gelmek veya yanıtsız bırakmak sahici olmayan bir yaşama durumunda olmandır.

Çok mu güzel olur kendimizi görmek? Ya da faydacılığımız tarafından soralım: Ne işe yarar ki görsek? Belki bir parça duyarlılık umuyorum; yazarken.

Bloch: Herkes kendinde var. Kendisi olarak. Ama; kendimize sahip değiliz. Hatta der ki henüz oluyoruz.

Sadece merak ediyorum, kimler daha erken delirecek? İçine düşenler mi? Kendine sahip olmaya çalışanlar mı? Yoksa kendinde olanı hiç görmeden dışına düşenler mi?

Sadece konuşan kafalar, birbirine bağlı cümleler, tüketilen sigaralar… Gereksiz isyanlar…. Birkaç duruma sinirlenip konuştuğumda “Alışacaksın…” diyen babam… Kime neden nasıl kızmalıyım bilmiyorum. Sadece, ağırlıklı olarak mutsuz olmaktan ve susmayı tercih etmekten dolayı, üzgünüm. Korkuyorum, dahil olmak zorunda olduğumuz evrende nasıl yaşayacağız diye merak ettiğimden. İnsan bilinmeyenden korkar, göremediğinden; tanrıdan, incir ağacının altındaki cinlerden, duvarın arkasındaki katilden, ölüden… Ben de geleceğimizden korkuyorum işte. Sadece bu. Ama korkmamalıyım ne de olsa alışıyoruz.

Koskoca bir ağaçta;

Evrenin göbeğindeki ağaçta asılmış kavanozlarda bin bir dünyayız… Ve kavanozlar rüzgârla dönüp dönüp duruyor dallarında.

Havasızlıktan boğulacağımız gün bitmeyecek eksiklik… Önünde cam olduğunu fark etmeyenlerden olsaydık, Tanrı olur da mutlu olurduk elbet.

Gökkuşağının çocukluktan gelişi gibi Şıngırtı da etekten geliyor işte…

Eteği çıkarıp koşmak neden bu kadar zorsa, Nefes almak da ondan ağır.

BÖLÜM – II – / Başlık – III – Atlayıp Geçtiğimiz “An” lar Üzerine:

Heidegger: Hepimiz cennette sonsuza kadar yaşayan adem miyiz de  bütün işimiz tembel tembel dolaşmak? Şimdi; olabilecek bir geleceğe açıldığı ölçüde bizim için bir anlam taşır.

SON:

_ Bir ara şunu konuşalım:

Okuduğum bir cümleyi aktarmak istiyorum: Postmodernizm’in, çağın üzerinde durulması gereken sorunlarından biri olarak kabul ettiği tekno-bilim aşaması, giderek dünya üzerindeki yaşama sevincine son verecektir.

_  Bir ara şunu düşünelim:

Bir Kitabın arka kapak yazısından cümleler aktarmak istiyorum: …yüzyıllık yalnızlığı sona erdirmek, ruhunu uyandırmak ve kendini bulmak isteyen insanlar için. Bilgi çağından bilinç çağına geçiş, insanın kendini tanımasıyla başlar. Kendini tanımak süreci ise “ sanal sevgi”den “gercek sevgi”ye doğru uzanan köprünün inşasıdır.

*https://issuu.com/azizm/docs/edergiaralik2008

Bunu paylaş: