Yaşam Döngüsü 7: Ruhların Öte Dünyası – İsmet Şengül

“Ruhların öteki dünyası”

Dalgalara yenik düşen su damlacığı,

Toprakla karışan toz zerreciği,

Nedir ki bu dünyada gelip de geçişimiz?

Bir varmış bir yok muşuz misali.

Bir gün ayıltacak bizleri ölümün öpücüğü.

(1)

Uyandım bir sabah birden bire, gecenin renginden sıyrılan bir zaman diliminin al şafağa açılan penceresinde… Uykulu gözlerimde korku, kabus muydu yoksa, yer altında fırlayıp çıkan düşlerim miydi bilemedim.  Sendeleyen beynimle ne anlayabildim olup biteni, ne de çözümleyebildim sabahın fecrinde enseme binip beni perişan edeni.

Çık git artık uçurumlu düşlerimin derinliklerinden. Ben geçmişin şahidi geleceğin habercisiyim. Ben ki bulamamışken kendimi kendimden, sana neyi nasıl anlatabilirim ki?

Haydi, durma artık eeeyyy uykusu titrek toprak, dinmeyen öfkemle uyan, çıkar zamanın tıkacını kör bakan beyinlerden, akıp gitsin su gibi geleceğin derelerinde. Silkinip ölüm toprağını ve beni dinle, sese dönsün suskunluğun lal olmuş dili, yağmura dursun Hüseyin’in kana doymayan çölü. Toprak taneye, tane filize, filiz başağa, başak buğdaya dönsün, bolluk olup yol göstersin geleceğin rehberine.

Haydi, kalk ayağa durmak yok! Burada ölü toprakları bile sese dönüştürecek kadar gök gürültüsü var.

Silip de at yüzüne çöreklenen hain loşluğu, eeeyyy bizlere küskün zaman! Haydi, durma ayağa kalk. Beni duyan ve duyamayan, gören ve görmeyen yanınla da dinle, sesim her derde deva sözlerim kör bakanlar için bile şifadır.

 Eyyy uykusu titrek zaman!

 Ne vakit yatıracaksın beni sessizliğin toprağında,

çığ gibi büyürken açlığım,

 ne zaman doyuracaksın beni çoraklığın ortasında.

Bir kez uyanmaya görsün gecenin zifirinde kendini sonsuzluğa kilitleyen insanlığın zamanı.

Artık uyku haramdır sana, uykulu haline bile yoktur tahammülüm.

Dirilsin artık ölü zamanlar, vaktidir insanlığa yol almanın.

Gökte İsa’ya, Tur’da Musa’ya katılmak,

Tufanda Nuh’a, Kerbübela’da Hüseyin ile cefaya katlanmak…

İşte insanlık böylesi zamanlarda katmalı kendisini hoşgörü, merhamet ve sevginin kervanına.

 Haydi, uyuma artık aç gözlerini ki tetik düşürsün zamanın mekanizması insanlığın nişangâhına.

Ben koca çınar en anlamlı sözlerimle seni çağırıyorum, engin düşüncelerime kapıl da gel. Konuşulsun sessizliğin duldasında, en derin karanlıkları aydınlığa çıkar.

Haydi, ver elini bana ey insanlık! Çıkalım artık gün yüzüne, bizleri hapseden Yusuf’un kuyusundan.

Yazıklar olsun beni anlayamayana, sezemeden insani yanımı beni paylayana, göremeden kanayan yanımı beni haylayana, açmadan gönül gözünü beni suçlayana.

Bir ölünün sessizliği kadar sessizim artık, kime göre varım kime göre yokum. Kim anladı kim anlayamadı beni, kim bildi kim bilemedi beni? Ben ki yandıkça öze dönen bir meşe kütüğü gibiyim, yandıkça köze, sulandıkça cana dönerim, eğer yoklukla yâd etmezlerse beni.

Kendimi yemekten içmekten kestim, kendimi toprağın kanımı emen yanıyla besledim. Ve sonunda kendimi ölümle sınayıp toprakla taçlandırdım. Ben ki geçmişin geleni, gelenlerin gideniyim. Benimle bu ıssız yola çıkacak olanlar var mı? El kaldırıp şapka çıkarsın, yaşama yorgunu bedenlerinizde silerek gecenin rengini, gözlerinizi kamaştıracak zamanın sonsuz ve erişilmez dinginliğine.

Yokluk tüm gasp ettiklerini getirip önümüze koydu. Ömrümüzün tüm kuraklığını besleyecek olan abı hayatı.

Neyleyim abı hayatı, bir ömür susuzlukla kavrulmuşken.

Neyleyim bağı bostanı, bir ömür açlıkla sınanmışken.

Neyleyim artık sonsuz nefesi, ömrümce zamanın darağacında, soluksuzca salınmışken.

Neyleyim ki artık sendeki beni, ömrümce ben bensiz yaşamışken, sendeki beni hiç bulamamışken.

Neyleyim ki başucumdaki kuzuyu ve koçu, ömrümce cellada kurban edilmişken.

Neyleyim görkemli şehirlerini, ömrümce yerimden yurdumdan sürülmüşken.

 Ben artık kendime tutsağım, istemem ne dört duvarını ne de tel örgülerini, ne demir parmaklıkların olsun ne de işkence sehpaların. Hükmün sende kalsın, kendi katlime fermanımsa bende, kendim yargılar kendim asarım bendeki beni, hiçbir şeye bir el olsun istemem sende.

 Çık git artık benden, ömrümce el açıp aman dilendim.

Yıldızlarına bakardım da seni mareşal sanırdım,

 Oysaki bilinmezliğin ordusunda bir er bile değilmişsin.

Ne düşene dost oldun, ne de acı çekene teselli, ne ağlatılana acıdın, ne de acı çektirene hesap soran oldun. Ne yetime acıdın, ne de mazluma oldun arka, ne hak yiyeni yargıladın, ne de zulüm edeni çektin sigaya.

Çıkıp da gelsin artık gecenin zifirinde kendini arayıp da bulamayan ben, oysaki hep kendim oldum kendini hiç bilmeyenlere inat!

(2)

Uyansın artık ölüm uykusundaki küskün toprak.

Bekleye dursun bizleri dünya bahçesindeki güller.

Aksın ardımız sıra küskün ırmaklar.

Can bulup cana dönsün kaoslar zincirinden sıyrılarak.

Barınacak yerin yoksa kendini zamanın kumlarına bırak.

Seni, sonsuz mekâna savursun rüzgâr.

Ses ol sesime, ses olmazsa kelimeler dökülmez dilimde. Kelimeleri kavrayan sestir, yuvarlayıp söyleyen dildir. Sesime ses, kelimeleri söyleyen dilim ol. Ben ki sende kaybetmişken kendimi; beni sende, seni bende bulan ol, sonsuz ve kusursuz ayrıntılar içerisinde…

Değil midir ki bizleri geleceğin karşı kıyısına götüren gökkuşağı köprüsü?

Değil midir ki bedenlerimiz ruhların öteki dünyası?

(3)

Her şey değişir, her şey kırılır, varlığın evi, yokluğun evi de hep aynı kalır.

Eeeyyyy dünyanın gizemini çözmeye çalışan sözde kâşif, sen önce kendi çıkmazlarından sıyrıl, o gize erişebilmek senin haddine midir? Her şey kendinden sırdır sen önce kendindeki sırra eresin. Geldiğin yolun başlangıcı neresidir nereden gelir, nereye gider, nerede başlar, nerede biter? Bir sor kendine, yaratan kimdir, neden ve nasıl yaratıldık? Yaratıldıysak yaratılmışlıktaki sır nedir? Var olduysak var olmamızdaki sır nedir, sen var olmuşluğun görünen belirgin yanını dahi keşfedememişken, görünmeyen yanına nasıl vakıf olacaksın ki? Sonsuzluğu kuşatan bir giz vardır her zaman, o gize âşık olmaktan vaz geç artık. Gizi terk etme zamanı gelmedi mi sence, zaman gerçeklere sarılma zamanıdır derim. Söylesene sözde kâşif, bu yol nereden başladı, nereye gider ve nerede biter?

Su bile bilirken geldiği gözeyi, peki ya nedir, ya da ne değildir bizlerin gelişindeki belirsizlik ve de sır?

Bir bütün olarak var olanın günü gelir ki bütünselliğini kaybeder. Her şey ayrılır zamanla ve günü gelir yeniden bütünleşir, son nokta denen en hassas zaman diliminde. Belirsizliğin halkası her zaman sadık kalır uzayıp giden sonsuzluğun zincirine. Ya yokluğun, yok oluşun halkası; sence nasıl başladı ve nasıl gider, ihanet bu gidişin neresinde? Karmaşa yatar bu gidişin hangi kurak deresinde?

Varlık varlığından vaz geçer mi ki yokluğa yenik düşsün, varlığın etrafında onu koruyan bir çember vardır her zaman.

Yokluğun ise eti yok, kemiği yok, koruyup kollayanı, devri devranı yok, oysa hep çürümüşlük içerisindedir.

Eeeyyyy zamana hükmettiklerini sanan zaman yolcuları, ateşten dağları aşıp, o ateş çemberini geçerek güneşe varabilir misin ki kendini tüm zamanların yol göstericisi olarak gösterirsin? Her şey orta yerde, lakin sonsuzluğun yolu eğri ve de belirsizdir. Ey yönünü insanlıktan yana dönenler, zamanın küllerinden ne zaman yeniden doğacaksınız? Ne zamana bulut olup insanlığın toz duman olmuş çölüne yağacaksınız?

(4)

Merhamet göstermeyin; zulme yol, kökünden söküp atan kasırga olanlara. Onlar ki geçmişin kumlarını geleceğin yollarına ölüm rüzgârı olarak savuranlardır. Onlar ki tüm zamanların gördüğü en gaddar hayvanlardır. İnsan denen en gaddar mahlûkatın yaşadığı toprak üzerinde en çok hoşuna giden şey dram, işkence, zulüm, baskı ve çarmıha germelerdir. Cehennem çukurunda debelenenler, yarattıkları o karmaşayı insanlığın üzerine bir gök kubbe gibi gerdiler. Ve zulüm eden zulmün sahipleri aynı zamanda hüküm sahipleri insanlığın çanına ot tıkamaya devam etmektedirler. Soluğu kesilen insanlık, zamanın kırbacının izini taşıyarak yürür belirsizliğin çarmıhına. Gökte İsa’ya çölde Hüseyin’e karışıp da yoldaş olur mu bilemem, ama şunu iyi bilirim ki bozuk düzenin bozuk çarkının dişlilerinin arasında, Pir Sultan gibi saltanata yumruk kaldırarak dirilmenin vaktinin gelip de geçmekte olduğunu bilmelidir. İsa gibi çarmıha, Hüseyin gibi yezit in kuşattığı kerbübelaya direnmek; var olabilmenin gerekliliğidir artık.

Asla ve asla unutmayınız ki! Devrilmez sandığınız dağları, yıkılmaz sandığınız çınarları, tükenmez sandığınız devri devranları, hayat bir göz kırpmasıyla yerle yeksan eder. Belki şimdi zaman o zaman değil, ama o göz kırpmanın da elbet gelecektir zamanı.

Başka bir canlı daha yoktur ki, insan kadar kendi nefsine zalim olsun.

Ey zalimler, günahkârlar ve günahkârların koruyucuları, zamanın kırbacına karşı umarsız olmayın, günü gelir sırtınızda şaklayarak, ölümün öpücüğüyle kendi kanınızda sizleri boğacaktır. Ne toprak kabul eder, ne de kefen. Gerçeğin aynası her daim berrak olur, bir gün gelecek ki kendi pisliğinizle kendinizi göreceksiniz, işte o gün geldiğinde kendi nefislerinizin mezarlığına gömüleceksiniz.

Duymazlıktan gelmeyin bu sesi, görmezlikten gelmeyin bu gerçeği. Bu ses ki tüm gerçekleri siz gören kör, duyan sağırlara iletendir.

Her zaman duyan sağır gören kör oldunuz, yürekleri parçalayan vahşeti, kulakları sağır edecek feryadı duymadık diyecek kadar alçaksınız. Yaratılmışlık geldiği gözeyi hiç bilemedi ki akacağı dereye de düşebilsin. Kendi varoluşuna ihanet eden insanlar neden doğruluğun savunucusu olsunlar ki? Ana kaynağı kendisi olmuşken her kötülüğün, her fitnenin neden insanlığın yanında olduklarına ant içsinler ki? İşte budur insanların benim gözümdeki dünyası, uçurumların yer aldığı iskeletlerle dolu, çıkışı olmayan bir mağara gibidir adeta.

(5)

Kederim mezar taşlarında garip bir baykuş gibi tünedi. Ne ayağa kalkıp nefeslenebiliyor, ne de kanatlanıp sonsuzluğun ufuklarına süzülebiliyor.

Ahhh insanlık! Var oluşuyla büyük, gidişiyle küçük insanlık. Her gidenin yerini yeni bir gelen mutlaka alır. Aslında her insanın geliş ve gidiş bileti bir kesilmiştir. Ancak ne zaman ve de nasıl gidileceğinin hesabını kimse tutamaz. Bu çözümlenemez sonsuz döngüye sorgu sual yapılamaz. Her gelişin mutlak bir gidişi vardır, bunu bilmek vicdan sahibi yapar insanı, ama ve lakin döngüde ters tepen birçok şeyler var. Ben derim ki gelişinize değil, gidişinize olsun tutkunuz, gelişine tutkusu olanın vicdanı ve merhametinden eser kalmaz. Gidişine dört elle sarılanlar döngüdeki dengeleri sarsmadan gelişini, gidişi gibi gür kılarlar. Gelişteki çöküşünüz gidişteki hayal kırıklığınız olmasın. Gelişiniz şaşalı olurken âbad, gidişiniz çürümüşlükle olmasın berbat.

Lakin şurası da inkâr edilemez bir geçekliktir. Tabiat ananın sunduğu cömertliğe karşın yıkımı, mertliğine karşın namertliği, yaşama karşın ölümü reva gören, damarlarında kanı, damağında suyu kesilmiş birer bencil varlıklarsınız.

Sizler kendilerinizi ne sanırsınız, üzerinde saltanat sürdüğünüz toprak, sömürüp talan ettiğiniz tabiat ana bir gün sizlerden hesap sormayacak mı sandınız?

Siz kendini beğenmişler! Neden tüm güzelliklere düşmansınız. Doymak bilmez egolarınıza ne zaman uşaklık etmekten vaz geçip sevgi ırmağına yönleneceksiniz? Doğadaki devinim halinde olan her şey günü gelir birbirine karışır. Acı, tatlı, tuzlu, ekşi, yönüne akan her dere, her ırmak illaki buluşma noktasında karışarak birbirine hem hal olur. Peki, nedir var olmuşluğa bunca hazımsızlık bitmez öfke ve de düşmanlık? Nedir bu dinmek bilmeyen karın ağrısı?

Bak insanoğlu! Hepiniz yaşama gelen, devran süren birer var olmuşlarsınız. İyi olan, kötü olan, güzel ve hoş olan her şeyi gördünüz. Yaşantınızın kaçıncı yılında solar benziniz, kaçıncı yılında tükenir nefesiniz, kaçıncı yılında çürür etleriniz, kaçıncı yılında ayrışır kemikleriniz, unutmayınız ki yaşam bedenlerinizde, ölümse kulak memeleriniz de.

(6)

Sığındığın bir duldada efil efil eserken rüzgâr, gelip de geçti mi hiç gözlerinin önünde yaşadığın yıllarının hesabı?

 Yalnız değilsiniz ama neden hep korku tüneline dalarak kan uykulara kâbus olmaktasınız.

 Birçoğunuz toklukta selamsız yaşarken, açlıkta pay edilmesini beklersiniz.

Birçoğunuzun en diri, en delikanlı zamanı yazı yabanda harcanır, bugününüz bile belirsizken yarınlarınıza neyiniz kalır.

Sizler ki boş vaatlerin pehlivanıydınız, umuda açılan pencerede, gerçeğin ta kendisine yenik düşene kadar. Gerçekler her zaman yener yalanı. Yalanın özü çürük mayası bozuk olur. Oysa var olduğu gibi kalmasını bilmeli insan. Eğrilerini düzelterek, çürümüşlüğünü gidererek, kokuşmadan düşmeli beden, toprağın derinliğine.

(7)

Ve sabahın kör fecrinde, fırtınanın savurduğu toz zerresi gibidir zaman.

Ve zamanın girdabına savrulan sen, ben, biz, siz, onlar, esince ömrümüzün üstünde karayeller, ne zaman kalır ne de mekân. Ne hudut kalır ne de devran.

Halen anlayamadınız mı ömrünüz bir yumruk sıkımlığı kadar hele bir açılmaya görsün parmaklar.

Bir kartopu kadar mesnetsiz, hele bir gelmeye görsün sıcaklar.

Yani sana diyeceğim o ki; feriştah olsan kar etmez, bir kez kalk borusu çalındı mı, aldı mı yükünü kervan, yeterse gücün durdurursun. Durdurabilirsen aşk olsun o gidişe dur diyebilene, aşk olsun o gidişi durdurabilene.

Bütün köşe bucaklardan çıkarın kendinizi, silip atın üzerinizdeki tozu toprağı, beyinlerinizi sarmalayan örümcek ağlarını ve de loşluğu. Süpürün ve açın gelecek olan kızıl şafağa ömür pencerenizi.

Bütün utanç ve ikiyüzlülükten arındırın kendinizi. Ömür pencerenizde tertemiz ve berrak çıkın güneşin alnacına. Tabiat ana kabul etmeli ona dönülen yönünüzü.

Fırtına gibi hayır demeyi, acık gökyüzü gibi evet deme hakkını kendinize verin. Boyun eğip, diz çökmekten sakının kendinizi, onurunuzu, kişilik ve karakterinizi. Vaz geçirin kendinizi bir kırıntının uşaklığından.

En güzel geceleri, en güzel sabahları ve bütün özlemleri gecenin renginde sabahın fecrinde, ömrünün üzerine dök, bir çınar ağacı gibi büyüt, bir asma gibi kuşatsın bütün erdemlerini, su gibi yürüyerek en kılcal dallara yürüt.

Geçmiş ve geleceğiniz her zaman her yerde birbirine yakın olsun.

Kendinize gülümseyişinizi asla eksik etmeyiniz.

Çünkü gönül zenginliğiniz nice yeşil vadiler yaratır.

Cömert olunuz, cömertlik yalçın dağları yerinden oynatır.

 Gülümseyişinizin semasında nice dolgun bulutlar bekler.

Elde midir böylesi bir mükemmelliğin karşısında erimemek?

Ne mümkündür böylesi bir güzelliğe, tanrılar bile gözyaşı dökmesin!

(8)

Eğri bakışlarla eğriliği öğreten, eğri duruşla eğri yollar gösteren kâhin.

Adaletin canını okuyan, bozuk düzenin çarkına nizam getirdiğini söyleyen, sözde kehanetin merkezinde kendini cilalayıp, boyalayıp gösteren yalancı şarlatan…

Gösterdiğin eğri yolda düzen bozuldu!

Yakınlığından korkar, yapmacık sevginden tiksinir olduk.

İkiyüzlülüğün tüm kötülükleri, güne perde gibi çeker.

Ne acılar çektirdin, biraz da olsa kalsaydı üzerimizde hatırın, işte o hatır için bu gönül nelere katlanmazdı ki?

Ne vardı yani hoşgörülü ve alçak gönüllü olunsaydı, rüzgâr gibi aceleci, heyecanlı, çocukça gülüşünüz, çocukça bakışlarınız olsaydı, bir yumruk gibi birleştirici olsaydınız, sizleri kim sevmezdi ki? Her halinizi izler, her hareketinizi gözlemlerim. Serseri mayın gibisiniz, ne zaman nerede kime çarpıp infilak edeceğiniz tam bir muamma.

Duymuyor musunuz? Çakalların, sırtlanların, yarasaların çığırtkanlıklarını, kurtların ulumalarını? Bizleri bir şekilde kenara mı çekmek istersiniz?

İnsanlığın onuru hiç bu kadar ayaklar altına alınıp kirletilmemişti. İnsanlık insandan hiç bu kadar derin yaralar almamıştı. İnsanlık insandan hiç bu kadar utanmamıştı. İnsanlık öylesine zorlu bir yolculuğa çıkarıldı ki, kızgın çölde kızgın kumlar üstünde böğrü açık, ayaklar çıplak aç ve libassız, ensesinde kızgın ateş, tükenmiş azığı heybesi boş, dili damağında yapışmış buharlaşmış suyu, yönü belirsiz, sonu muamma.

Çobanın kavalıyla suya inip, çobanın kavalıyla uyuyan koyunlara döndük. Hiçbir sürünün bu kadar kötü bir kavalcısı olmamıştır.

Bozuk semerlerle semerlenen eşeklere döndük, hiçbir eşeğin bu kadar kötü semercisi olmamıştır.

Vay halimize, halimiz ki Nuh’un tufanında, İsa’nın çarmıhında, Musa’nın firavununda, Yusuf’un kuyusunda daha da beter, kıpırdayamayacak kadar bitkin, çaresiz, ölemeyecek kadar yorgun dermansızız. Kim çekip kurtarır bu yorgun ve bitkin bedeni uçurumun kıyısında. Ya düşüp parçalanacak falezlerden, ya da akıp gidecek en amansız dalgalara en katran gecelerden.

Tüm güzellikler kirletilmişken, ihanetin eşiğinde olan insanlığın sevgisi, sevdası da yaralı, hem de hiç olmayacak kadar.

Öylesine bitkin öylesine yorgun ki bedenim, kim indirip taşır beni acıların çarmıhında?

Heyy duymuyor musunuz? Az ses çıkarın, yersiz karmaşadan kaçının, bilmez misiniz fazla gürültü berrak düşünceleri öldürür, topal bırakır, aksak yürütür. İyilik yapmayı beceremiyorsanız, kötülük yapmaya da yeltenmeyin bari. Kötülük en umulmadık zamanda, en umulmadık yerinde vurur.

(9)

De haydi, durdur zamanı durdurabilirsen,

İn zaman mekanizmasında, boşlukta yürüyebilirsen.

Kapa gözlerini yıldızlara yönünü tayin edebilirsen.

 Adalet’in kılıcı hep haklının boynuna iniyorken ve adaletin terazisi hep yönünü şaşırıyorken, içinden ırmaklar akan cenneti ve de ateş çukuruna dönen cehennemi yaratmak en mantıklıca ve en kolayı olurdu ve öylede oldu. Cennetle kandırmaca, cehennemle korkutmaca inanılmaz güzel uydu. İşte şarlatan ulema takımının tamda istediği buydu.

Bizler ki gerçeği yansıtmayan her söylemi irdelemeden benimseyip kabul edenleriz. Doğru olana bel bağlamaz yalanı ise baş üstünde tutarız. Buna da yoksulluğun fıtratında var dediler, ne de doğru dediler çok rahat benimseyip kabul ettiler. Doğru söyleyen kovulur, yalan söyleyen başköşeye kurulur.

Ne hikmetse herkes ufak bir kırıntının uşaklığını yapma gayretinde. Oysa tüm berraklığıyla kayboldu sahiller, kırıldı son zincirdeki son halka. Sınırsızlık daralttı görüş mesafesini. Kapladı ufkumuzu kötülükle ihanet. Daraldı mekân, tükendi zaman, parçalandı insanlığın mihenk taşı.

Ey şarlatan kâhin! Kehanetlerin hep sonumuzu mu çağrıştırır. Elbet bir gün şahlanacak uykulu toprak, tutacak kulağından kalk ulan kalk ayağa sekteye uğratarak kalbini alaşağı edecek, yıkıp devri devranını yerle yeksan edecek.

İlelebet kurtulacak insanlık, Nuh’un tufanında.

İlelebet sıyrılıp çıkılacak, Yusuf’un kuyusunda.

İlelebet duracak akan kan, Hüseyin’in Kerbelası’nda.

Kol kanat açacak insanlık, İsa’nın çarmıhında.

Bitecek yol yorgunluğu, Musa’nın Tur Dağı’nda.

Sımsıkı sarılacak insanlık, kardeş kardeşe bağdaş kuracak, Muhammed’in otağında.

İhanete dur diyecek, Ali’nin Zülfükarı’nda.

Eyyyy kötülük! Yerin ve göğün koruyucu Melekleri adına, seni insanlığa mahkûm ediyorum.

İsmet Şengül / İzmir

24 Temmuz 2019

***

Görsel: Cehennem Haritası (1480) – Sandro Botticelli

*https://issuu.com/azizm/docs/azizmsanatedergi140

Bunu paylaş: