Sürgünden Mektuplar – Bilgen Seven

Gemilerini karada batırmadan denize indirebilenlere pulsuz, kayıp ve hiç teslim edilmemiş mektuplardır.

1.

Cablika’dan Cablisa’ya gitmeye niyet ettim. Dört ay sürecek karanlık yolculuğa çıkan kapıyı aramakla geçecek ömrüm. Bulamayacağımı bile bile. Ayın tozunu tuz diye koyacağım yanıma. Karanlıkta el yordamı karın doyururken ekmeğin yanında tat verecek öyle dediler.

Aklımın kardeşlerinden helalliğimi aldım bile. Hepsi birden yedi dul kadın iliği yakıp tütsülediler evimde kara küreklerin içinde. Duman oldu gitti kemler.

Niye kaçıyorsun diye dertlenme bana. Daha neyin ısrarındasın? Aklının almayacağı âlemler varken bunca dert tasa içime oturdu deliriyorum, bir yıldız düşecekken her birimize âlemlerin derdi bir oldu geldi içimize. Sığmıyorum görmüyor musun? Aklımı zor tutuyorum gitti gidecek. Deliliğin şanlı tarihine adımı geçirsinler razıyım.

Akıyoruz zaman dediğinin içinde tutamıyorsun ama biliyorsun inkâr etme, işte içinden aktığın cisim bakırdan bir sicimdir sicimin kesiğinden düşerken sesin çıkmayacak ondan duyamayacağız düştüğünü.

Al gör bak bu âlem bir sicime sığmış sicimlerden halı dokunmuş o halı başka âlemlerin güneşine sarılmış. Şimdi kanayan yaranı git sar. Sana diyeceklerim bu kadar.

2.

Vücudum bakırdan yapılmış bir elbiseyle sarılmış çıkıyorum dans pistine, bakırın parlaması hepsinin gözünü almış, bakamıyorlar, budala kalabalık! Dansıma eşlik edecek cesareti olan kimse yok derken sen geldin giz tutmuş köşe başlarıma harelenmiş taçlar taktın daha da ışıklandım, ne giz kaldı ne köşe başı ne de karanlık. Görmeyen gözler dönüp arkasını gitsin boşalsın meydan…

Şimşekle yaz şimdi! Fırtınayla yaz! Yağmurla yaz! Kalemsiz kâğıtsız yaz! Taşa toprağa yaz! Yazılmışların üzerini kazıp yaz! Kanından mürekkep yapıp parmaklarınla yerlere yaz! Şarkıyla yaz! Islıkla yaz! Gözyaşlarınla yaz! Mezar taşlarıyla yaz! Hiç doğurmayacağın çocuğuna yaz, yaz ki aralansın kopuzunun telleri çalsın Kam çağırsın hiç doğmayacak çocuğunun ruhunu okutsun şimşekleri, fırtınaları, taşı toprağı, yazılmışların üzerini, yerleri, dinletsin şarkıları, ıslıkları, sildirsin gözyaşlarını, dizdirsin mezarının taşlarını.

Neden ete kemiğe giyinip gelmedin bu dünyaya ben bilmem, sebebi rüzgâra fısıldanmış esmesini bekliyorum öğreneyim diye. Rüzgâr esinceye kadar bil ki burada keder ve kara buluttan başkası yetişmez. Sebebi nedir dersen uçup geldiğin, kat ettiğin onca yol boyunca şahit olduğun gibi her bir canlı hem küçüğü hem büyüğü hem renklisi hem renksizi sadece tek bir gayede güneşe selam duruyor her sabah. Ölümsüzlük için… Yok olup gitmemek için vakti geldiğinde tohumunu salıyor çiçek, dua gibi, ayın doğması gibi, gece gibi, gündüz gibi bir düzen bu işte. Bir dalı oluyor ağacın, tohumlarını yere serpiyor öylece büyüyüp orman oluyor ama ben kuruyup yok olup gideceğim çünkü sen gelmedin ve biz yok olacağız.

Kadın rahmi topraktan benimki taştan… İşte bundan…

3.

Dolunay bulutların arkasında kaldığı için çıldırmış gibi vuruyor bu akşam. Beynim yerinden çıkacak gibi, sığmıyorum iskeletimin içine, taşıp akacak gibiyim. Uykunun en güzel yerinde pat diye uyanışım bundan olsa gerek. Gözlerimi açıp bakmak yetmiyor, gözlüksüz göremem ben.

Yapabilsem çıkıp gökyüzüne ayı örten ne kadar bulut varsa silip dağıtacağım, aynayı parlatır gibi temizleyeceğim ayın buğusunu sonra diyeceğim “al bir bulut bir nem kalmadı yap yapacağını yeryüzüne. Sularda bin türlü yansıman yetmiyor gibi bir de tepemizdesin” diye kafa tutacağım.

Oğlum olsaydı adı Bulut olacaktı kızım olsa Dolunay.

4.

Zamanın sessiz tanığı ağaç. Sustun da yaprakların göğe mi erdi?

Susmak hangi büyücünün lanetiydi size? Bizim olmadığımız hangi zamana denk geldi sizin susmanız?

Binlerce yıl yaşayanınız var, dile gelseniz neler anlatacaksınız, bilgeliğiniz her derdimize deva olacak büyüklenmeseniz bu kadar.

Biliyorsunuz, ses etmiyorsunuz.

Oğlum olsaydı adı Çınar olacaktı, kızım olsa Selvi.

5.

Piyano icat edilmeseydi piyanist ne yapacaktı, delirecek miydi çalacak enstrümanı bulamamaktan? Kemancı ne yapardı?

İşte benim çalacağım enstrüman daha icat edilmediğinden çıldırışım, bağırışlarım, kulak çınlatan çığlıklarım.

Oğlum olsaydı adı Beste olacaktı, kızım olsa Ezgi.

6.

Mucize dilemenin günah olduğu günlere kaldık seninle ben. Ömrümde hangi ağacın gölgesi var bilmem ama ben büyüdükçe o da büyüdü, o büyüdükçe gölgesi de büyüdü, güneş göremiyorum çürüyüp gideceğim.

Sen aldın başını çoktan göğe erdin. Hesap gününde hesaplaşacağız biz seninle. Az kaldı.

Evim de su alıyor, güneşsizlikten kurumuyor.

Oğlum olsaydı adı Güneş olacaktı kızım olsa Yağmur.

7.

Tahtadan taklit atlar oyanlarla hesap burada görülecek. Kaçan olursa şayet tahtadan atların içerisine hapsedeceğim öylece yarış pistine süreceğim. Dehlenerek katılıncaya kadar koşturulmak neymiş görsünler de heves etmesinler koşacağı olmayan atları durduk yere yerlerinden etmeye.

Toprağın altında diye bitkiden saymadığın kökler büyüttü atlarımı, dağda çayırda görünmez koşuyor hepsi, yeleleri dalgalanıyor rüzgâr sanıyorsun. Bir tek gördüğüne inanan aptal.

Üçüncü gözün kapandı diye iki gözüne kana kana iç şarabını birazdan sarhoşluk gelecek bekle dur.

Her yer sus pus oldu şimdi kumdaki atlarımın yelelerinin açtığı izleri takip et. Çabuk ol arkadan gelen atlar dağıtacak bütün izleri.

Dörtnala koşman lazım. Oturduğun yerde değişecek diye bekle gün. İçin kurudu görmüyorsun. Su içip ferahlayan olmadı daha.

Fısıldıyorlar duruyorum dinliyorum. Duvarlara gizlice dayadığım kulaklarıma kaynatılmış civaları dökecekler mi diye ürküp dura dura.

Uğur böceği kanatlı sevgili, sen denizlere güya benim savaşıma iskeletten gemiyle çıktın. O geminin bitirilmesine daha çok vardı görmedin. Suya girer girmez bundan battın. Aşkın tarihine utancından yazılmadın. Şimdi batan geminin iskeleti cesur aptalların müzesinde sergileniyor, benden başka giden yok.

Ben senin çıkan falındım sen kahveni daha yudumlamamışken. O denize ben diye açıldın, battın, çıktın yanında o kırmızı gözlü iblisle falcı yanılıp da dedi diye. İblisle cennetinin şerefine elveda.

8.

İnsan annesiyle neyi alıp neyi veremez? Neden çekişir durur? Sanırım yaşam sıkıntılarını ya hiç bilmedi ya da bilmeye vakti olmadı annemin, bu yüzden. Kendi yaşam tünelini bizim de ellerimizden sıkıca tutarak kurulmuş saat gibi her sabah mesaisine yetişmek için telaş içinde kazdı durdu ama tünelin ucundaki ışığı hiç göremedi, göremeden de vedalaşacağız hissediyorum. Rutubet kokusu burnumda anne hatırası. Yıllar boyu toprak altında tünel kazmaktan geliyor bu koku artık her yerine sindi fark etmiyor.

Her hissi bir cisme doldurmak niyetindeki kadın, annem… Kederi yalnızca cenazede, mutluluğu yalnızca düğünde bayramda, çaresizliği yalnızca hastanede, umudu yalnızca doğumda, kanı yalnızca bıçağın kestiği elde göreceğimi sanacak kadar kalıpların içinde büyüttü beni. Hâlbuki bütün hisler her an her yerde dolanıp duruyor birbirine çarpışıyor. Sıkıştırdığı daracık kavanozların içinden buruş kırış çıkmak böylesine çok zaman alınca kırkıma merdiveni dayadıktan sonra dönüp bakabildim gökyüzüne de yeryüzüne de, annemin her köşemdeki bin bir türlü suretine de.

Annem dinlensin diye zoraki uykuya yattığım ama hiç uyumadığım yaz öğleden sonralarının kayıp saatlerini kurdum onları yaşıyorum şimdi. Dışarısı sus pus sanıyorum, biliyorum, yanılıyorum…

9.

Yeterince soğukkanlıyım biliyorsun, üç gelin iki cenaze çıkarttım evden, gelinlerden biri ben. Hiç ağlayamayan duygusuz gelin.

Cenazeyi dert etme buz gibiyim. Ojeli abdestsiz ellerle tuttum onun buz ama sıcak ve pamuk ellerini. Tertemiz yıkadılar sonra bembeyaz sardılar çörekotu döktüler, şimdi ne zaman çiğnesem çörekotlarını onun toprağında tohumlandılar mı diye merak eder dururum.

Yine gerekli olacak az kaldı diye silmiyorum ojelerimi ama siyah tutuyorum.

Her şey tamam da sen geceleri rüyanda korktuğunda ve ben seni sakinleştirmeye çalıştırdığımda beni annen sanıp “tamam anne” demeni ne yapacağız?

Bu gece ayı tutacak bir gezegen. Güneşin önüne geçtiğinden san sen. Aklına gelmez mi? Hiçbirşey öyle sus pus durmaz ne var ne yoksa akar ya yolunu bulur ya delirir. İşte ay öyle delireceği zaman nöbetçi gezegen gelip tutar. Kafanı duvarlara çarptıran ağrılar ayın delirmesinden.

El ele tutuşup gökyüzüne çıkasın var annenle biliyorum.

Kalbi çiçek tozundan kadın annen. Üfüre üfüre yok etmişler, çiçek tozu bulamayınca kalbine taş basmış, zembereğini bozdu taşlar, şimdi çok hasta.

10.

Sivrisinek kanını içerken vampir masallarından korkuyorsun, dev aynasına bakan hep cücelerdir sanıyor durup bir defa olsun benim burada işim ne demiyorsun. Böceğin ipeği sen üstüne gömlek geçir diye yapmadığını bilsen çıkarıp atarsın, öyle düşmüşsün içine, senden başkası ablak.

Sahi gelin tellerini bilir miydin eskiden? Gelinlerin ellerinde tuttukları çiçeklerden sarkan simli ipler. Çekince uzayan parlaklığı kaybolan, biraz daha çekince kopan, koptuğunda uçları kıvrılan. İşte gelin telleriyle ördüm sabahın sırrını ben, bu yüzden uyandığında alışamıyorsun güne. Düğümlerin üstüne düğüm atıp geleceksin karşıma yine boğazım düğüm düğüm deyip ağlayacaksın. Tuzlu su düğümleri çözmez diyemeyeceğim içimin yumuşamasından, beraber ağlayacağız, sen ve ben.

11.

Tarihçilerin hepsini kov buradan. Seninle beni tarih yazmayacak olsa gör nasıl rahat olacağız bu çağda. Evet, seninle bulunduğumuz zamanı tarih yazmayacak. Ne yaparsak yapalım istersek en kanlı savaşı yapalım, en büyük isyanı çıkartalım, en deli diktatörü alkışlayalım tarihçilerin eli kaleme gitmeyecek ve biz çok rahat olacağız seninle.

Ne derler derdi tasası kalmadığında göreceğim seni. Kayıtlar kapandı ben zaten rahatım. Kılıcımı kuşandım en kanlı savaşıma gidiyorum. Kimsenin haberi olmayacak bak gör. Her şeyi sebep sonuç ilişkisiyle açıklıyorlar ya işte bu çağı yazmayacağından tarih çok tökezleyecekler. Yaşasın özgürlük.

Özgürlüğün tarihinde açıklanamayan bir boşluk bırakmaya davet ediyorum seni. Özgürlük işte adı üstünde, kontrole gerek yok. Açıklamaya da gerek yok. Tarihine de gerek yok.

Dillere destan ayaklanışımız dillere destan olmayacak ama özgür olacağız. Tarihin en özgür savaşını, en özgür ayaklanmasını, en rahat çağını yaşayacağız ama tarih bilmeyecek.

Korkuyorsun neden?

Sen kaçak dövüşçüsün ondan. Sen yaptığın her şeyi göstermek için yapıyorsun ondan. Sen kahraman olmak istiyorsun. Kahramanları tarih yazar diye. Onları över, hatırasına marşlar yazar diye. Sen git destanlara kahraman diye yazıl!

Beni reddedişin tarihin en büyük bozgunu benliğimde ama ben yazılmayacağım kararlıyım, seni ben yazdığımdan sen de yazılmayacaksın zavallı sevgili.

Kayboluşumuz dillere destan olsun şimdi.

12.

Dağlar taşlar şahit yazılmaktan bıkmış artık gitmiyorlar mahkemeye. Yeminleri varmış. Şahit söylemeyin bizi diye resti çekmişler. Bırak bu yüzden dağlar taşlar şahidim olsun lafını. Şahidin yok. İnanç dilen köşe başına geç gelen geçenden. Ne kadar inanç toplarsan o kadar inanacaklar sana mahkemede. Dilenmeyi reddetmeyi gurur sanıyorsun. Sen kendini dağ gibi taş gibi mi sanıyorsun da eğilmeyeceksin bükülmeyeceksin? Koskoca dağları deliyorlar artık, erişilmez kayaları ufak ufak taşa çeviren makineler var sakız gibi çiğniyorlar kayaları. Şimdi kalkmış dilenmenin reddine düşmüşsün. Bekle dur mevsimleri, bahar gelir çiçekler açar, yaz gelir için ısınır san. Mevsim gelmese sen ne yapacaksın onu düşün. Zorla mı getireceksin mevsimi gelmediğinde? Sen o zaman yan derdine. Yağmur yağmasa ne yapacaksın? Bahçende çiçekler açmasa? Zorla mı açtıracaksın onu söyle. İşte sen her şeyi yapabileceğine inanan gurur köklü bu kadar acizsin. Mevsim gelmese getiremeyeceksin neyse onu yaşayacaksın. Şimdi haydi yoluna. Gurur kökün çürüyecek ne kalacak? Hiç hiç hiç.

13.

Gemin demir attı diye sevinip durma denizin ortasındasın daha. Demir dediğin kazık çakmadı ya yere, gitti hangi kayaya belli değil tutundu işte bundan ibaret duruşun. O kaya tutup yuvarlanırsa gider başka kayada tutunursun olur biter sanıyorsun dünyanın rahmini karış karış gezip delik deşik ederken. Bıraksan doğuracak seni de doyuracak ama gitmiyorsun çekilmiyorsun çünkü anlamıyorsun. Sen dünyaya tecavüz ediyorsun geminle, oltanla, ağlarınla, demirinle, kazmanla, küreğinle. Bu yüzden öyle bir yatmalısın ki Sur üflenince kalkacak halin kalmasın.

14.

Ağacın cesedini oyup kesip soyup kurutup fırınlayıp boyayıp giydirip üzerine oturmaya, yatmaya, yazmaya çekinmiyorsun da kendi cesedini niye gömme derdindesin ne anlayacak ne dinleyecek derman kalmadığından sen anlatmaya çalışırken ben gideceğim kendi bedenimi oyup kesip kurutup fırınlayıp boyatacağım. Parmaklarımdan kalem kestireceğim kollarımdan kâğıt rulosu. Bacaklarımdan sehpa memelerimden otellerin resepsiyonuna hizmetli çağırma zili. Kafatasımdan lamba gövdemden saksı. Kemiklerimden kolye.

Şimdi ağaçla eşdeğerliğimizin şerefine kolkola gideceğiz eve. Ceviz ve ben.

15.

Sarı sabır sultanları teravihe kaldı dün gece gelmediler. Bir gecede bin bir masal anlattım oyalamak için seni. Sabrın tükendi kaynayıp taştın gök oldun yer oldun. Ay ışığında gölgeni oynattın duvar kanmadı kahkahasından yıkıldı. Günahkâr cırcırın tövbelerini dinlemekten helak olduk affolundu mu bilmem. Yine vazgeçmedin kelebeğin gözlerine bürünmek derdinden. Gördüğün renkler yetmiyor biliyorum ama tutturma. Hiç göremeyeceğin iki renge hasret gitmekten niye çekiniyorsun? Bilmediğine hasret çeker mi insan? Bilmediğinin aşkına düşer mi? Bilse âşık olur mu?

Bilincin kelebeklerin kozalarında saklı kalmış senin. Benimki anne rahminde. Dönüp almaya var mısın şimdi?

***

Görsel: SürgünFaiza Bayou

*https://issuu.com/azizm/docs/azizmsanatedergi129

Bunu paylaş:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*