Dirimbilim Günlüğü: Döleşi, bombus, Selva, Ares

Fotoğraf: Özgür Keşaplı Didrickson

24 Şubat

Son günlerin en ilginç, en heyecan verici bilim haberlerinden biri, Hawaii açıklarında suda yüzerken bulunan, bir büyük torba zannedilebilecek cismin kambur balinaya ait bir plasenta olabileceğinin açıklanmasıydı. Kambur balinalar Hawaii’de ürüyor ancak doğum, çiftleşme gibi görüntüler elbette nadiren kaydediliyor. Bu plasenta da nadir bir bulguymuş ve balinaların nerede, ne zaman üredikleriyle ilgili daha ayrıntılı bilgiye ulaşmak adına önemliymiş.

Fotoğraf: John Moran

2011 yılında, yunus ve balinalara ilgi duyan her yaş ve meslekten insanın, yalnızca bilimin değil, kültür ve sanatın iletişim yollarını da kullanarak birbiriyle buluşmasıyla daha geniş kitlelere ulaşılabileceği ve daha etkili eğitim ve koruma çalışmaları yapılabileceği inancıyla Kanatlı Balina isimli bir grup kurmuştuk (www.kanatlibalina.org). Grubumuzun Facebook sayfasında bu haberi paylaşırken aklıma “plasenta” kelimesinin öztürkçesinin olup olmadığına bakmak geldi. Dil Derneği’nin sayfasındaki karşılıklar arasındaki “döleşi”ni çok sevdim. İnsan böyle yeni bilgileri heyecanla karşılıyor. Kullanıp yaygınlaştırmalıyız. Sözlükteki diğer karşılıklar da çok ilginç; “etene”, “son” ve doğru anladıysam Arapça karşılığı ise “meşime” imiş.

Haberin ayrıntıları ve kambur balinaya ait olduğu sanılan döleşinin fotoğrafı için aşağıdaki habere bakabilirsiniz;

http://www.newsweek.com/hawaiian-coast-whale-watchers-spot-placenta-ocean-815200

Özgür Keşaplı Didrickson

25 Şubat

Bugün papatya toplayan, elinde kocaman bir demet papatya taşıyan ne çok kişi gördüm. Ben de biraz topladım. Çekine çekine, nerdeyse utanarak topladım. Kimsenin beni görmemesini isteyerek topladım, oysa mesela kuş gözlem yaparken böyle mi olur? Yanı başında senin gibi kuşlara bakan biri olsa yakın hisseder, sevinirsin; belki konuşursun da.

Tuhaf aslında, çünkü papatya toplamanın “yanlış”, “kötü” bir şey olduğunu düşünmüyorum. Elbette bir müzenin bahçesindeki gülleri koparmamalıyız ama ya kır çiçeklerini?

Yaban hayatın içinde bizlerin de olduğunu düşündüğüm için her yerde “çiçeğe basma, midye toplama” diyenlere huzurla dâhil olamıyorum. Hayvanlar tepelerde yuvarlanırken ben niye diken üstünde gezeyim? Yaban hayatı cam fanusun gerisinden mi seveyim, steril bir ilişkimiz mi olsun?

Aslında papatya toplamaktan daha çok sevdiğim şey, papatyalar içinde oturmak. Papatya kokusu içinde uzanmak insanın kendini en özgür, en iyi hissettiği anlardan olsa gerek. Ancak elbette düşünüyor insan; Senin papatya tarlasında uzanmaya hakkın varsa herkesin de yok mu? Herkes aynı ağaç altında, aynı tarlada uzanmak isterse ne olur? Papatyaların soyu tükenmez de bir güzellik mahvedilmiş olur. Nüfus konusu bu açıdan da çok önemli.

Fotoğraf: Perihan Keşaplı

Müze bahçesiyle yaban hayatın sundukları arasındaki farkı gözetebildiğimizde – elbette zor olabilir – kendimizi kırlara bırakarak yaban hayatla aramızdaki bağı güçlendireceğini düşünüyorum. Her yerde “aman şuna dokunma, şunu koparma” demek biraz da doğanın neşesini değil de kırılganlığını – ki öyle midir doğa?- görmekle eş sayılmaz mı?

Kolye yapmak için ne çok midye toplardık kız kardeşimle. Bazen de saçımıza takardık. Her şey bir yana, çalışma masasında papatya, midye olan birisi daha esinli çalışmaz mı? Doğa bazı mucizelerini biz dokunalım diye de yapmamış mıdır?

En içimdeki bu duyguları hatırladığımda papatya toplayan, onlardan taç yapanlarla da aramda da güçlü bir bağ görüyorum.

***

Bugün mandalina çiçekleri arasında bombus arıları dolaşıyordu. Hem izledim, hem de fotoğraflarını çekmeye çalıştım. “Bombus”  yaklaşık 250 türü olan bal yapıcı bir arı cinsiymiş. Tozlaşmada (döllenme) diğer bal arılarına göre çok daha etkiliymiş. Öyle ya da böyle insan çiçeklerin içinde arıların dolaştığını görünce çok mutlu oluyor.

Fotoğraf: Özgür Keşaplı Didrickson

İngilizce’de bombus cinsine ait arılardan birinin adının “bumblebee” olduğunu öğrenince aklıma Extreme grubunun “Flight of the wounded bumblebee/yaralı bir bombus arısının uçuşu” isimli şarkısı geldi. Sözsüz olan bu şarkı dahi gitarist Nuno Bettencourt‘un parmaklarıyla beni gerçekten uçururdu. Öyleyse mandalina çiçeklerinin şerefine yine dinlemeli (sözünü ettiğim şarkı, bu videonun ilk şarkısı);

Özgür Keşaplı Didrickson

26 Şubat

Bu akşam yürürken farkında olmadan bir salyangozu ezdim. Çıtırtılı sesi duyunca ne çok üzülüyor insan. Değil yaşamak, tek bir canlıyı öldürmeden hareket etmek mümkün mü? Yazın da bir minicik salyangoz nedeniyle çok düşünmüştüm bu konuları. Veganların kibirli olanlarını bu açıdan anlayamıyorum çünkü hepimiz yaşarken canlıların ölümüne neden oluyoruz. O minicik salyangozu semizotu ayıklarken bulmuştuk üstelik.  Görmeden ezmemiz o kadar olasıydı ki…

Fotoğraf: Özgür Keşaplı Didrickson

Bir de tabii canlıların birbiriyle ilişkisi var, o içinden zor çıkılır beslenme konusu var. İnsanı düşünürken de unutulmaması gereken konular… Ünlü “Happy” şarkısını söyleyen Pharrell Williams, “Freedom” şarkısında “çitaların beslenmeye ihtiyacı var, antilop koş” gibi bir söz var. Bence durumu çok güzel özetliyor.

Özgür Keşaplı Didrickson

27 Şubat

Fikret Kuşkan‘ı bir oyuncu olarak çok seviyorum. “Kızlarım için” isimli bir dizide oynadığını öğrendim. Diziyi beğenmedim ama yine de yakaladığım yerden izlemeye başladım. Kuşkan dizide 5 kızı olan bir babayı canlandırıyormuş. Kızların hepsinin ismi kuş ismi; Kumru, Sumru, Suna, Hüma ve Selva. Hayatımda ilk kez “selva” diye bir kuş ismi duydum. Araştırdım, 2 anlamı varmış. Birisi bıldırcın ve/veya bıldırcın etiymiş. Diğer anlamı ise çok ilginç; Tih Çölünde bulundukları sürece İsrailoğullarına Allah tarafından kudret helvasıyla birlikte, karınlarını duyurmaları için gönderildiğine inanılan kuşun ismiymiş Selva.

Bugün öğrendiğime göre diziyi sonlandırma kararı almışlar.

Not: Dizinin saçma sapan son bölümünü de izledim. “Devam etmiyoruz” demek yerine akıl almaz saçmalıkta bir son bölüm yapanların en son sahnede gerçekten bir sumru göstermelerine şaşırdım.

Özgür Keşaplı Didrickson

1 Mart

Moda, İstanbul

Moda’da soğuk ama güneşli bir günde Sığırcıklar Japon kurtbağrı meyvelerinin üzerinde.

Yeşil papağanlar tesbih ağaçlarında güneşin keyfini çıkartıyor.

Deniz kenarı kayalıklardan tanıdık Dağ kuyruksallayanın uçuş sesi geliyor. Leş kargalarının bağırışları sıradan seslerden gibi duymazdan gelinmekte.

Gümüş martılar alıcı kuşlar gibi tepemizde dolanıyor. Karabaşlar ise usluca denizde oturmakta.

Bir mavi baştankaranın sesi geliyor atlantik sakızı ağacından. Büyük baştankara çoktan inanmış baharın geldiğine; coşkunca ötmekte.

Baharın ilk gününde Moda’yı dinliyorum; gözlerim açık, elimde dürbün.

“Mavi Baştankara”. Fotoğraf: Cemil Gezgin
“Atlantik Sakızı Ağacı”. Fotoğraf: Cemil Gezgin

Cemil Gezgin

İzmir

Bu gün 1 Mart yıllaar önce yılbaşı idi. Jül Sezar yaşarken Romalılar ile birlikte olsak, yılın ilk günlerini yaşıyor olacaktık. Jülyen takvime göre on ay varmış. Bu ayları söylerken Yunancada bunun etkisi hala hissediliyor:

Ιούλιος (İoulios, Temmuz) Julius yani Jül direkt Jül Sezar’ın adından geliyor.

Sonra Αύγουστος (Avgustos) yeğeni Oktavianus yani Augustus’un ayı.

Devamında Σεπτέμβριος (Septembrios) Laticede septem yedi demek.

Oκτώβριος (Oktovrios) Εkim, οχτώ (ohto) sekiz demek.

Νοέμβριος (Noemvrios) Κasım, novem Latincede dokuz demek.

Δεκέμβριος (Dekemvrios) δέκα (deka) on demek.

Bunlar bir yana biz Mart ayına dönelim. Şubat ayı yeraltı tanrısı Hades’e adanmış ve temizlenme, ruhani arınmayı içermesi düşünülen bir aymış. Jül Sezar ve Augustos’un birer gün almasıyla günleri epey azalmış. Mart ise (Μάρτιος, Martios) savaş Tanrısı Ares’e adanmış. Mitolojiye göre Roma şehrinin kurucuları Remus ve Romulus, Mars yani Ares’in ikizleridir. Bu yüzden bu ayın da Mars’a adanması pek de yadırganamaz.

Yaklaşık olarak MÖ 320 yılından bir Ares heykeli

Yunanlılar, Balkanlarda olduğu gibi  bu ayı karşılarken ilk günden itibaren bileklerine kırmızı ve beyaz iplerle örülmüş bileklikler takıyorlar. Bunu sadece Mart ayı boyunca yapıyorlar. Amaçları nazardan korunmak, güneş yakmasın diye çocuklara dahi takıldığı oluyormuş. Mart güneşinin sinsi olduğu söyleniyor. Ne zaman çıkarılacağına ise kırlangıçlar karar veriyor. Görünmeye başladıkları günlerde güllerin dallarına  veya çiçekli ağaç dallarına bırakılıyorlar, belki yuva yaparken kuşlar tarafından kullanılırlar diye hem de bolluk olması ümidiyle. Paskalya zamanı ateşe atıp yaktıkları da oluyormuş.

Ben de bilezikler yapıyorum boş zamanlarımda hatta Yunanlılar için birkaç tane kırmızılı, Mart ayına has bilezikler bile hazırladım. Mart gelince benim de bir tane takasım geldi. Balkondaki çiçeklerin üzerine iliştiririm, belki bizim kumrulardan biri beğenir.

Fotoğraf: Yeşim Öndül

Yeşim Öndül

2 Mart

Selçuk

Bugün de öyle oldu, kumru sesi duyunca İzmir’e ışınlanıyorum. Kumru sesiyle uyandığım günlere. Herkes için en tanıdık seslerden biri olsa gerek. Çok duyduğumuz için farkına varmıyoruz belki ama aslında ne kadar ilginç bir ses. Hüzünlü olup olmadığına karar veremiyorum.

“Kumru”. Fotoğraf: Dhaval Vargiya

Özgür Keşaplı Didrickson

***

Azizm Sanat Örgütü olarak doğadan zannedildiği kadar uzak olmadığımızı düşünerek, bu düşüncenin yarattığı umutla “Dirimbilim Günlüğü” köşesini açmaya karar verdik.

Dirimbilim Günlüğü’nün her yaştan herkesin katkısıyla oluşmasını arzuluyoruz. Günlüğümüzde yer almak için yer ve tarih bilgisiyle bize gözlem ve düşüncelerinizi aktarabilirsiniz. Notlarınıza fotoğraf, çizim, video da ekleyebilirsiniz.

Bizi birleştireceğini, yaban hayata olan sevgimizle güç birliği yapmamızı sağlayacağını umduğumuz günlüğümüze katkılarınızı bekliyoruz. Notlarınızı dirimbilimgunlugu@gmail.com adresinden yayın kurulumuza gönderebilirsiniz.

Bunu paylaş: