Kızılcık Sopası: Raket, Etek, Seks

Avustralya Açık Tenis Turnuvası’nı izlerken maç arasında bir gecelik ilişki reklamı (c-date) verilince gözlerime inanamadım. Elinde raket, beyaz mini etekli, göbeği açık bir kadın duvara yaslı duruyor ve seksi şekilde poz veriyordu. “Kortta bunca koşturmanın ardından bir gecelik seks meşrudur” gibi bir mesaj!

İzlediğim maç sonrası Roger Federer ile söyleşi yaptılar. Kendisini bir sporcu olarak bile tanıdığım söylenemez. Bir söyleşiyle nasıl biri olduğunu da anlayacak değilim elbette ama bende alçakgönüllü, düşünceli biri olabileceği izlenimi yarattı.  İkisi kız ikisi erkek, dört çocuğu varmış. Hepsi tenis oynuyormuş. Sonunda profesyonel olmasalar bile çocuklarının sporla ilgilenmesinden mutlu olduğunu söyledi. Genel olarak sporla ilgili olumlu şeyler söyledi.

Acaba Federer çocuklarının babalarının maçını izlerken bu reklamla karşılaşması hakkında ne düşünüyor? Acaba tenisçilerin çocukları bu reklamlardan ne anlıyor?

Özellikle erkek sporcuların turnuvalar arasında, eşlerinden uzaktayken kaçamaklar yaptıklarına, hatta performanslarını etkileyecek kadar “uçlara” gittiklerine dair haberlerle karşılaştığımı hatırlıyorum.  Pek çoğumuz spor dallarındaki çıplaklığı doğal görüyor ve tam da bu nedenle ilericilikle bağdaştırıyoruz ancak diğer yandan kadın tenisçilerin/sporcuların basına seksi pozlar verdiği, kimi dergiler için soyundukları da bir gerçek.

Öyleyse bu reklamları tüm bu “gerçek”lerin bir sonucu olarak doğal karşılamamız mı bekleniyor? Ancak yine aynı soru insanın kafasını kurcalıyor. Çocuklar tenisle bir şekilde ilgileniyorsa tüm bunlar onları nasıl etkiliyor? Spor ve seksin kaçınılmaz el eleliğinin çocuk yaşlardan itibaren meşrulaştırılmasına nasıl göz yumuluyor?

Böyle saygın bir turnuvanın bu reklamlara yer vermesi, kadın sporcuların cinselliklerini kullanarak türlü çıkar peşinde olmaları bir gecelik kaçamağıyla “yakalananları”  daha insani gösteriyor nerdeyse. “Hata ettim”, “iyi ettim”e dönüşüyor.

Aslında maçı ve aradaki reklamları izlerken genel olarak reklam konusunda notlar almıştım. Juneau’da (Alaska) vekil öğretmenlik yaptığım ilk yıllarda en çok etkilendiğim şeylerin başında okullarda spora verilen önemdi. Çocuklar basketbol gibi klasik alanlar dışında okçuluk, güreş gibi alanlarda da spor yapabiliyorlardı. Her okulun kapalı spor salonu vardı. Tırmanış duvarları, engelli çocukların kullanabileceği fiziksel faaliyet malzemeleri… Ancak bir süre sonra bir şey çok dikkatimi çekmeye başladı. Spor salonlarının duvarları boydan boya reklamla doluydu. Oldukça ucuz olan şehir havuzlarında da. Kurumların, kişilerin adları verdikleri desteğin boyutuna göre gözünüze sokuluyordu bir anlamda.

Bir bilimsel dergide insanların,  görünür/bilinir olacağı takdirde daha çok yardım yaptıklarından söz eden bir çalışmadan* haberdar olmuştum.  Böylesine tehlikeli,  kaygı verici bir gerçek varsa, kapitalizmle de uyuşan bu durumla ciddi olarak savaşmak gerekmez mi?

Juneau’daki okullarda gördüğüm gibi tüm spor alanlarında sahalar, buz pistleri reklamla dolu. Gerçi sporcuların giysilerinden itibaren bizlerde, sermayenin desteği olmadan hiçbir şeyin (hele ilerici olanlar!) yapılamayacağı algısını yaratmaya çalışıyorlar.

Spor insanoğlunun – bedeninin ve o bedeni o hale getirmek için gerekli ruhsal donanımın – yapabileceklerinin, ulaşabileceği noktanın en somut göstergelerinden olsa gerek. Bu açıdan aya gitmekten daha farklı bir tür hayranlık uyandırdığı da söylenebilir. Bir insanın çok uzun yıllar boyu disiplinle, sabırla çalışmasının ardından neleri başarabileceğinin kanıtı, pek çoğumuza itici güç de verebiliyor. Spor programlarını izlerken heyecanlanmamızın nedenleri bunlar olsa gerek. Bu nedenle sporun kapitalizmin en çok at koşturduğu alanlardan biri olması çok hazin, çok korkunç bir şey.

Sokağa çıksam 5 dakika içinde tenisin kurallarını bilen kaç kişi bulabilirim? Bulursam eğer bu insanların eğitim ve maddi düzeyi nasıl olur? Geçmişte ve şimdi, sporun pek çok dalı – yoksa hepsi mi?- burjuvazinin alanı mı? Acaba kapitalizm spor sevgimizden ne kadar kar ediyor? Kapitalizmin gölgesinden (ulusalcılığı da unutmamalı) kurtulmuş bir spor dünyası ne çok şey verebilirdi dünyaya. Reklamlarda da bunu solumak mümkün. Spor programlarını izleyenlerin hepsi zenginmiş ya da zengin olma hayalliyle yaşarmış gibi en sık dönen reklamlar havayollarının, arabalarınki. Dünyanın her yeri çiçekler kadar güzel, herkes huzurlu ve mutluymuş algısı yaratmaya çalışan reklamlar… Birkaç ay önce, Erzurum’daki hava koşulları nedeniyle uçağımız kalkmadığında, saatlerce bilet değişikliği için kuyruklarda beklediğimizde bizlere su bile dağıtmayan, gece yarısında otele yerleştirildiğimizde bir bisküvi bile vermeyen Türk Hava Yolları’nın reklamı genel olarak reklamlarda yalan bir dünya sunulduğunun kanıtı.

Federer, Rolex firmasının reklam yüzüymüş. Aralarda bu reklam da dönüyordu. Düşünmeden edemedim; dünyaca isyan etsek belki Federer ve diğer tenisçiler bir gecelik ilişki sitelerinin reklamını kaldırtabilirler. Liberalizm sever de bu durumu.  Ona uygun bir başka reklam yapar, saygınlık hissi verir.  Araba reklamının ekolojik araba reklamı olması gibi.  Düzene dokun(a)mayan, onu daha etkili işleten değişimler.

Esas değişim, herkesin eşit spor yapma olanağını bulduğu, oyunun kurallarının kâra göre değil insanoğlunun ilerlemesine göre belirlendiği bir dünyada gerçekleşebilir ancak. Sosyalist bir dünyada. Sovyetler Birliği’nin pek çok spor dalında büyük ilerleme kaydetmesinin yanında uzaya ilk insanı da göndermesi elbette şans değildi.

Özgür Keşaplı Didrickson

 

Not: Söz konusu bilimsel çalışmayla ilgili referans veremiyorum çünkü not almamıştım. Bilenler ya da denk gelenler iletirse ne iyi olur.

Bunu paylaş: