Erdemin Başı Dil – Adnan Binyazar

Dost kervanı

Kentin dört bir yanından Kocatepe Camisi’nin geniş alanına akan dostları sanki cenazeye değil, zamana aklın ışığını tutan bir aydını uğurlamaya gelmişler.

     Emin Özdemir, onu sonsuzluğa uğurlamaya gelenlerin her birinin duygu pınarından beslenerek sevgi ırmağına dönüşen bir dil anıtı!

Anıt’ın alnında, ilk kitabına da verdiği ad, dilsel bilince erişinin özdeyişi yazılı:

“Erdemin Başı Dil”!

Hangi dostun yüzüne baksam, on yaşındaki çocuktan doksan bir yaşındaki yetişkine, dil ışığının yansısını görüyorum.

Uğurlanan beden değil, ömrü boyunca toprağın üstünde yola çıkardığı ışık kervanını, orayı da ışıtsın diye sonsuzluğa erdiği toprağın altına götüren…

Adını her gün binlerce kez seslediği eşi, kızları, kızlarının eşleri, biri kız, üçü oğlan dört torunu bir köşede, uğurlayanların arasındalar. Oysa onlar her Pazar bu saatlerde evin geniş salonuna kurulan kahvaltı masasında olurlardı. Ankara’da isem başköşeye, uğurlananın 61 yıllık arkadaşı beni de oturturlardı. Şimdi o da uğurlayanlar arasında.

Ölüm, ölüm, hezen[1] ölüm

Evden eve gezen ölüm

Her düzeni bozan ölüm

 

Mustafa Ayaz

Kimler yok, Kocatepe Camisi’nin her köşesinden dua sesleri gelen koca alanında…

Ankara’ya kendi adıyla beş altı katlı büyük bir Resim Müzesi armağan eden dünya ressamı Mustafa Ayaz, zekâ fışkıran gözleriyle bana bakıyor. Biliyorum cenazelere gidemediğini,  kalabalıklar arasında bunalımlar geçirdiğini.

İnsan bellek gezegenidir. Belleğim beni, Ayaz’ın Resim Müzesi’nde Emin Özdemir’le birlikte sanat soluduğumuz geçmiş bir güne götürüyor.

Ayaz, tuval boyacısı değildir; aklının ürünü “Başımız bedenimize göre çok küçük ama kafatası içindeki akıl düşünebildiğim kadar sonsuz./İnsanlık bu güne gelinceye dek çok acılar çekti… Ama insan olabilmek için daha çoook acılar çekecek./Yaptıklarım değil, asıl yapacaklarım heyecanlandırıyor beni…” türünden özdeyişlerle, dünya resminde anılacak yetkinlikte desenler çizen, boyaları birbiriyle karıştırıp kendi rengini yaratan bir sanatçı.

Bellek, kırlangıç uçuşlu bir kuştur; konmasıyla kalkması bir olur; bellek kırlangıcı, Ayaz’ın, üçümüzü (Emin, Ayaz, Binyazar) çizdiği güne atlıyor. Ayaz, resim-fotoğraf karışımı bu tablosunda, nerdeyse bütün resimlerinde ana teması olan güzel mi güzel bir kızın yüzünü öne çıkarmış. Biz üçümüz bir masanın çevresinde yer almışız. Masanın ortasında capcanlı çiçekleriyle bir vazo var. Sanatçı, buluşlar saksağanıdır; dökülen çiçekler, vazonun altında ressamın imzasına dönüşmüş.

Mevsim kış olmalı. Kış değilse bile, ısırıcı soğuğu çağrıştırıyor üstümüzdekiler. Emin’le ben paltoluyuz, boynumuzda kalın atkılar var. Ayaz ceketli. Hep öyle yapar soğuklarda, ceketini kazağının üstüne giymiş. Kadınları çizdiği her resminin bir köşesine kuş, horoz biçiminde, ya da o anda aklına ne düşmüşse, kendini de koyar. Yıllar önce, Ayaz’la ilgili bir yazıma, “Yarattığına El Sürdürmeyen Gizli Tanrı” başlığını uygun bularak yorum getirmiştim ressamın bu buluşuna. Ayaz, bu resminde iri kanatlı bir kuş; saksıdan kopardığı bir çiçeği kızın eline tutuşturmuş. Resmin alt bölümünde küçültülerek çizilen kız, çiçeği bana uzatıyor. Sanat, ayrıntıdadır; Ayaz, yüzünü bana dönüyor, bizim ayrımında olmadığımız bir inceliğe ilgimizi çekiyor:

“Bak, sana iltimas geçtim,” diyor.

“İstanbul’dan gelene armağan mı bu?” diyorum ben de.

Gülüşler gülüşlere karışıyor.

İçimin gülüşü irkiltiyor beni. Bellek kırlangıcı beynimde ötüyor.

Ama nerde bıldır[2] yağan kar şimdi![3]

 

Bozkurt Güvenç

Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’i anımsıyorum. Tansiyonunun yükseldiğinden, belki Kocatepe’ye gelemeyecekti. Durumu Emin Özdemir’in eşine bildirmemi istemişti benden. Onu yerine getirirken, hayatımın her evresinde dostluğuyla gönendiğim Güvenç’le geçen günleri anımsadım.

Tanışalı nerdeyse elli yıl oldu. Hacettepe Üniversitesi Temel Bilimler Yüksek Okulu içinde bir Türkçe bölümü açılmıştı. Hangi bölümü seçmiş olurlarsa olsunlar üniversiteye giren öğrenciler Türkçeden muafiyet sınavına girecek, muaf olmayanlar bir yıl Türkçe dersi göreceklerdi. Türkçe Bölümü’nün başına Emin Özdemir getirilmişti. Üniversite, öğretim görevlileri arıyordu. Özdemir öğretim görevliliğine ilk aday olarak beni önermiş, görev yaptığım ta Maraş’lara[4] mektup yazarak bunu gerçekleştirmişti.

Özdemir’in aramızdan ayrıldığı bu acılı günde, Bozkurt Güvenç, Emin Özdemir, Adnan Binyazar üçlüsünün, Türkçeyle ilgili bu önemli gelişmeye nasıl bir görev duygusuyla sarıldıklarının bilinmesini istiyorum: Muafiyet sınavına ortam hazırlarken, masa, sıra mı taşımamıştık, üniversiteye yeni başlayan öğrencileri yönlendirici afişler mi hazırlamamıştık, elimizdeki bezlerle cam mı silmemiştik!

Hafta başı da Özdemir’le ben işe koyulmuş, teksir biçiminde de olsa, yaz tatilimizi vererek, öğrencilerin bir yıl içinde okuyacakları metinlerden, bilgilerden oluşan ders kitabını öğretim yılı başına yetiştirmiştik. ÇOGEM’in 3 Mayıs 2017’de Emin Özdemir adına düzenlediği toplantıda konuşan Güvenç, öğretimde anadilinin kültürdeki yerini belirlerken, yalnızca üniversitelerde değil, devletin kültür politikası açısından da önemine değinmişti:

Hacettepe Üniversitesi’nde görev yaptığım zamanlarda şöyle düşündüm. Üniversite nedir, üniversiteyi yapan nedir? Biraz tarih okumaya başladığımda şunu gördüm. Henüz Türkler Bizans’ı işgal etmemişken, İstanbul’u zapt etmemişken, Bizanslı eğitimciler ve filozoflar oturuyorlar, diyorlar ki; “Bu felsefecileri nasıl eğitelim?” Yedi sanat üzerinde duruyorlar. Bu 7 sanattan 4’ü dil ile ilgili: Konuşma, yazma, tartışma, münazara… Diğerleri astronomi, matematik… Ancak konuşma, yazma, tartışma eğitimi almış olan kişiler filozof olabilir.

Konuşmada geçen “filozof” kavramı; aydınlanmayı özümsemiş, dili, düşüncesi sağlam, iradesini kendine kılavuz eyleyen çağdaş kişi yetiştirme anlamıyla öne sürülüyorsa; bu, öğretimde konuşma, yazma, tartışma, münazara eğitiminin ne denli önemli olduğunu gösterir. Özdemir Hacettepe Üniversitesi Temel Bilimler Fakültesi’nde de, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinde de bu amacı gerçekleştirmenin “efsane” hocası olmuştur.

 

Ruşen Keleş

3 Mayıs açıkoturumu, Özdemir’in, hastalığı döneminde katıldığı son toplantıdır. Açıkoturumda Prof. Dr. Ruşen Keleş de konuşmacıydı. Keleş’le, son elli yıl içinde, bir süre Türk Dil Kurumu’nca yayımlanan Türk Dili dergisinin yazı kurulunda bulunduk, Berlin’de Özgür Üniversite’ye konuk öğretim üyesi olarak geldiğinde birbirimizi daha yakından tanıdık.

Emin Özdemir’in aramızdan ayrılması onu da sarsmıştı. Ruşen Keleş’in rengini hiç öyle soluk görmemiştim. Birbirimizin yüzüne baktığımızda gözyaşlarımızı zor tutmuştuk.

Keleş’in nasıl bir ilke sahibi olduğunu Berlin yıllarından biliyorum. Bunu onun adına çıkarılan Armağan kitapta yer alan “Diyojen’e Fener Söndürten Adam” başlıklı yazımda dile getirmiştim. ÇOGEM’in açıkoturumunda yaptığı konuşmada, adımı Emin Özdemir’le birlikte anarak beni hoşgörüsüyle onurlandırdı:

Özdemir ve Binyazar… Gerçekten onlar benim dil öğretmenlerim olmuştu. Dildeki hatalarımı yanlışlarımı onlardan esinlenerek, onlardan yardım alarak düzeltmişimdir. Hâlâ da düzeltmeye devam ediyorum. Çok zengin öğreticilerdir onlar. Ayrıca Özdemir ile dil duyarlılığı ve dilin kullanımına gösterdiğimiz özende ortak yanlarımız var.

 

Sedat Sever

Üzerinden yıllar da geçse, ÇOGEM’in Emin Özdemir adına düzenlediği bu açıkoturum, Prof. Dr. Sedat Sever adıyla da anılacaktır. Hastadan iyi haber alırız diye hemen her gün, kimi zaman birkaç kez telefonda birbirimizi arardık. Küçük şeyler bile sevindiriyordu bizi. Onu ziyarete gitmiş. Emin benim adımı duyunca selam diye elini kaldırmış. Son gününe değin, bedensel tükenişe uğramasına karşın, Emin’in aydınlık beyni parlaklığından bir şey yitirmemişti.

Sedat Sever’le uzaktan tanışmamız da Emin’le ilgilidir. Berlin’de, Türk TV’lerinden birinde o güne değin yüzünü görmediğim bir genç konuşuyor. Dil yalınlığı onda, sözcükleri tınısıyla söyleme onda, konuya uygun sözcükleri iç içe bütünleştirme onda… Genç öğretim üyesini dinlerken, içimden, onun, Emin Özdemir’in öğrencisi olabileceğini geçirmiş, kaleme kâğıda sarılarak bir mektup yazmıştım Sever’e. Bir hafta sürmedi, yanıt geldi:

“Ben yalnızca Emin Özdemir’in değil, Adnan Binyazar’ın da öğrencisiyim.”

Bu incelikli, hoşgörü simgesi yanıtı alınca, yurtdışı gurbet olmaktan çıkmış, inansımızın erdemli bilgeliğini ruhumda duymuştum.

Sever bu yanıtıyla, Emin Özdemir-Adnan Binyazar dostluğunun kökenine inmemiş, dilsel bilincimizin ruhunu da okumuştu. Türkiye’ye temelli döndüğümde, Sedat Sever ilk aradığım kişilerden biri olmuştu. ÇOGEM’in açıkoturumunda konuşmasını, beni gönendirici duygularla dinledim:

Özdemir yabancı sözcükleri Türkçe sözcüklerin yerine kullanmayı bir seçkinlik sayanların sayısının giderek artığının ayrımına varıp konuya değinenlerden biridir. İlk yazılarından başlayarak dildeki yozlaşmaların karşısına çıkmıştır. Yüzler ve Sözcükler adlı kitabında, deneme özelliği gösteren mektuplarla seslenir okura. Yazınsal Türler adlı yapıtı, bugün dil ve edebiyat öğretmenlerinin, dil bilimcilerinin temel kaynağıdır. Açıklamalı Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü adlı eserleri ise, bugün de yol göstericiliğini sürdürüyor. Geniş alanlı çalışmalarının ışığında Özdemir’in temel önceliklerinden biri de eleştirel okur yetiştirmek olmuştur.

 

Kâğıdın iki yüzü    

Açıkoturumun son konuşmasını Emin Özdemir yaptı. Dilimize katkılarını anlatan Özdemir, sözü dostluğumuza değinerek bağladı:

Konuşmaları izliyorum, ne zaman Adnan Binyazar adı geçse hemen arkasından benim adım geliyor. Biz ikimiz tıpkı bir kâğıdın iki yüzü gibiyiz, birbirimizden ayrılmayız. 62-63 yıl oldu, bu böyle sürüp gidiyor.

Dostluk, elektrik kıvılcımı gibi, parlamasıyla sönmesi bir olan hoşlanma duygusuyla karıştırılmamalı. Dostluğun da göz açıp kapayıncaya kadar oluşuverdiği durumlar doğabilir. Örneğin işkence altında ölümü bekleyen biri, kurtarıcısına yaşamı boyunca minnet duyabilir. Minnet duygusunun ömrü kısadır, tez unutulur. Dostlukta, kişinin kendi mimarı olduğu kadar, karşısındakini mimari yapısını da kavraması çok önemlidir. Gerçek anlamda dostluğun doğması, kişilerin birbirlerini erdemin tartımından geçirecek zaman bulmalarına da bağlıdır. Emin Özdemir ve ben yıllarca aynı ortamı paylaştık, kitaplar yazdık, birlikte sofralara oturduk, yurtiçi-yurtdışı gezilere katıldık. Haftanın en az iki gününde birbirimizi ailece ziyaret ettik. Hangimizin ruh teline dokunulsa, aynı ezgi duyulur.

Dostluk, iki insan arasında erdemler oluşuyorsa gelişiyor. Erdem soyut bir kavram ama yansımaları somut verilerle duyumsanır. Shakespeare, bir dizesinde, zambak çiçeğinin çimenden tez çürüyüp kokuştuğunu söyler. Yaprakları örselenen zambak çiçeği birden diriliğini yitirir, haksız azarlanan çocuk yüzü gibi buruşuverir. Dostlukta, iki tarafın da neye dokunup dokunmayacağını çok iyi bilmesi gerekir. Bunu da ancak erdemli kişiler başarıyor.

‘Ruhsal yetkinlik’ deyip geçilen erdem, iki insanın hüznü de sevinci de aynı anda, aynı ölçüde yüreğinde duyumsayıp, aralarında kurdukları uyumlu ilişkiler yumağıdır. Biz, Emin’le ben, dostluğumuzu ömürlü kılmayı, zambak çiçeğini çürütmemeye borçluyuz.

Hayat, acı çekerken gülmeyi, gülerken acı çekmeyi öğretmiştir ikimize de. Gecenin birinde, hastalandığını duyunca, eşimle birlikte, bir arabaya atlayıp Küçükesat’tan Bahçelievler’e koşmuştuk. Onu ancak aristokratların hayatını anlatan filmlerde rastladığım bir robdöşambr içinde görünce, Molière oyunlarının bir sahnesine düştüğüm duygusuna kapılmış, gülmekten bayılmıştım. Sözde geçmiş olsun gitmiştim, gülmekten kırılıyordum! Zekâ, duyarlık yanılgısının ilacıdır. Emin, neye güldüğümü ânında anlayarak benden çok gülmüştü. Gençlik hastalıklarının ömrü nedir ki; beş dakika sonra o da ben de, hastalığı unutmuş, güzel eşlerimizin yaptıkları çayları yudumlamaya başlamıştık.

On dokuz yıl yurtdışında kaldım; on günümüz ayrı geçmedi. Ben aramasam o arardı. Nasıl bir duyguyla doluysak, kimi günler aynı anda telefonun almacına sarılmış bulurduk kendimizi. Bu süre içinde üç beş kez de Berlin’e geldi. Berlin’in metal donduran göğü sanırım onun da içini karartmıştı.

“Adnan,” demişti, “Türkiye’de en çok neyi özlüyorsun?”

Söyledim özlediğimi:

“Ülkemde Türkçe konuşmayı…”

O gün de, yine bana göstermeden gözünün yaşını silmişti.

Emin Özdemir’le altmış bir yıllık dostluğumuzun özeti bu.

İnsanoğlu, acılarının üstüne gülmenin ışığını düşüremiyorsa nasıl yaşar bu duyarsızlık bataklığında!..

Zaman olur ki, yaşanan bir saniyelik dostluk, bir hayata bedeldir. Sevgimizi her gün erdemin imbiğinden geçirdik, öyle bir dostluk yaşadık biz…

18.09.17   

 

[1] Damı toprak evlerde kirişin üzerine dikine konulan kalın ve büyük ağaç. “Ailenin bütün yükünü çeken, en önemli kişisi” anlamına gelen evin direği deyimi buradan doğmuş olmalı…

[2] bıldır: geçen yıl.

[3] François Villon

[4] Maraş’a “kahramanlık” sıfatı sonraki yıllarda verildi.

*https://issuu.com/azizm/docs/azizmsanatedergi118

Bunu paylaş: