Neyin Filmi Olur? – Ufuk Aksoy

Neyin Filmi Olur?*

2000 senesi olması lazım… Bir teneffüs sırasında o zamanki adıyla Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin meşhur rıhtımında 1.5 metre aşağıdaki denizi kesen ve dizlerimize kadar gelen beton blok üzerinde oturuyorduk. Bu beton blok bütün rıhtımı kaplıyor ve öğrencilerin oturması için tasarlanmamış olsa da banklardan daha çok tercih ediliyor. Ve bu beton bloğun zeminle birleştiği yerde birkaç metre arayla ufak kare delikler var. Oturup çaylarımızı yudumlarken uzaktan bizim olduğumuz tarafa doğru yürüyen İbrahim Tatlıses’i gördük. Okulumuzda dizi ya da film çekiyor olduğunu biliyorduk. Galiba başrollerdeki kızlardan biri, bizim okulun resim bölümünde okumaktaydı senaryoya göre. İbo da ara vermiş olacak, geziyordu rıhtımda. Tam bizim yanımızdan geçerken, güçlü bir dalganın patlamasıyla, o beton bloktaki kare delikten su fışkırdı rıhtıma ve güneş ışığında damlalar halinde yayıldı. İbo yanımıza gelip eliyle yönetmenlerin yaptığı kadraj işaretini yapıp su fışkıran deliğe doğrultarak ‘’Burdan iyi fotoğraf olur ha’’ dedi. İşte bu yazının konusu hemen hemen bunun üzerinedir. Sadece ‘’mevzumuzun konusu’’ fotoğraf değil film.

Türk Sineması’nda -bunu anaakım dışı, adına Türk ‘’Sineması’’ denebilecek filmler için söylüyorum, anaakıma dâhil olanlar başka türlü tartışılır ki bence anaakım dışı filmlerden daha namusludurlar- konu seçimindeki kısırlık ve sakatlık beni yıllardır düşündürüyor. Yakın zamanda konu üzerine okuduğum bir yazı da beni bu yazıyı yazmaya itti. Tuğçe Madayanti Dizici ‘’Kral çıplak’’ dedi ama ben kralın derisini de yüzmek niyetindeyim.

Öncelikle ilk ve şimdilik son uzun metrajım üzerine Sinema dergisine verdiğim röportajda bir soru üzerine verdiğim yanıtı aynı örneklerle biraz açacağım. Röportajdan Türk Sineması’nda zorlama duyarlı, kısıtlı konu seçimlerini örneklemek için yazdığım bir cümleyi kopyalayıp yapıştırıyorum:

‘’Özellikle genç sinemacıların yaptığı anaakıma dâhil olmayan filmleri sıraladım: Sağır ve dilsiz (engelli) adamla kulak ve dili ile iş yapan çağrı merkezi görevlisi kadının ilişkisi, imamla rahibenin ilişkisi, Türk ve Kürt’ün aşkı, savaş ülkesindeki Arap’la Türkiyeli’nin aşkı gibi karşıtlıklar, yakın tarihte sivri toplumsal olayların içinde kalmış insanların durumları, belli fiziksel özürleri olan insanların ”film gibi” hayatları, kadının ezilmesi, kadına şiddet ve eşcinsellerin Türkiye toplumundaki dramları.’’

Türk Sineması ve özellikle genç üreticileri Sayın Tuğçe M. Dizici’nin iddia ettiğinin aksine 2014’ten beri değil uzun yıllardır çok belli sosyal durumları, acıları, kendince haksızlıkları konu olarak seçiyor. İşleme kısmı başka bir sorun. Konu seçme meselesinden ilerleyelim.

Ben artık neredeyse film seyretmeyen bir insan olarak bahsettiğim yazı dâhil dışarıdan gelen haberlerle bu seneki İstanbul Film Festivali’nde ‘’ödülleri toplayan’’ filmin konusu ve fragmanına maruz kaldım.  Amacı başka olsa da ancak komik olabilmiş kadına şiddet temalı Güzel Günler Göreceğiz’den ya da Türkiye’de eşcinsellerin çektiklerine bir de Ortadoğu’da savaş fotoğrafçılığı yapan karakter katarak ‘’oradaki’’ duruma da değinme ihtiyacı duyup suyundan da koymuş Zenne’den kaç adım öteye gidebilmişti acaba modern hareketli görüntü kahramanımız Toz Bezi filmi. Yoksa yine dünya eski hamam eski tas mıydı rıhtımdaki İbo’nun sesinden. Tastamam öyle, sinemasız ama sinema olma iddiasında bir sunumla sanki mecburi, ‘’histerik duyarlı’’ yaratıcılık ürünleri önümüze serilmeye devam ediyor ve o ‘’güzel günleri de’’ yakın zamanda göremeyeceğiz gibi gözüküyor.

Sinematografik işlemedeki özürlülüğe, mecranın yarattığı imkân ve bağlamların hiç farkında olamama durumuna gelmeden daha konu seçimindeki bu kısırlığın sebebine gelirsek, bence mesele yine memleketin en büyük sorunu olan toplumsal güdülenmeden kaynaklanıyor. Konu seçimi bağlamında toplumsal güdülenme derken neyin film olabileceği üzerine şuursuz ve tartışılamaz uzlaşmanın yaratılması ve sahiplenilmesinden bahsediyorum, yoksa filmlerin içeriğinin sosyal ya da bireysel konulara eğilmesinden değil. Öyle bir algı oluştu ki, filminiz şiddet gören kadına, eşcinsele, Kürt’e, Ermeni’ye, ötekileştirilene (affedersiniz) değmezse ne film olabiliyor, ne festivale gidebiliyor, ne de ödül alabiliyor. Kendisi zaten çekmesen de film olan konulardan kolay kolay ya da belli şartlar gerçekleştirilmeden iyi film çıkmaz bu belli, ya da örneklerimizde olduğu gibi belli ki belli değil.

Örnekleri sürdürmek istiyorum. Yakın zamanda bir arkadaşımın arkadaşının filmi çıktı ya da çıkacak, konuyu sormadım, sormam da genelde, artistik olma iddiasındaki bir sinema eserini konuya göre değerlendirmek istemediğim kadar alacağım cevaptan korktuğum için de… Kendisi söyleyiverdi; kaza yapıp sakat kalan çocukluk arkadaşının hikâyesini film yapmış. Yahu bu artık sapıklık değil mi? Sizin hiç mi derdiniz yok, insan üzerine hiç mi fikriniz yok, gerçekten sorun ettiğiniz hiç mi bir şey yok varoluşunuz adına, ufacık ufacık ama dev gibi bir sürü şey gözünüzün önünde akarken neden konularınız, daha doğrusu konularınızın kahramanları, protagonistleri bunlar?

Nuri Bilge Ceylan’ın bir sözünü aktaracağım ama önce hakkında ne düşündüğümü söyleyeyim, Üç Maymun ve Kış Uykusu dışında çok severim. İyi ve ikna edici samimiyet rolünün samimiyetten daha değerli olduğu fikrine sahibim. Feci stratejik davranan ama bunu çok zekice gizleyen ama Kış Uykusu’nda beni kandıramasa da yine de değerli bir üretici olduğunu düşündüğüm Nuri Bilge Ceylan’In ilgili sözüne gelirsek: ‘’Yan masaya bakın, orada mutlaka bir hikâye vardır’’. İşte sinemacılarımızın yapamadığı şey tam olarak bu. Hayat aslında o kadar basit bir karmaşaya sahip ki ve bunu görmek, ya da belki görebilmek ve ürün halinde dökebilmek üretici için zevkli ve tatmin edici olduğu kadar tüketici için de ufuk açıcı ki… Engelliye, şiddet gören kadına, eşcinsele, şizofrene, din, milliyet uğruna çatışma ve acılara ihtiyacınız yok. Ya da bu kadar ve bu şekilde ihtiyacınız yok. Peki ya bizim, bir tane daha toplumsal onay görmüş bir fikrin peşine takılıp, meselenin onaylanmayan haliyle birlikte özüne bakamamış ve sinemaya aktarırken de yine sadece topluca şartlanılmış editoryal kodları gün kurtarır gibi kullanmaktan başka elinden bir şey gelmemiş bir başka kadına şiddetli Türk filmine daha ihtiyacımız var mı?

Peki, ne yapmalı, nasıl yapmalı? Bir örnekle başlıyorum: Gezi parkı protestolarında bulundum. Bizim sosyal mesajcıların ihtiyacı olan her şey orada vardı ama nedense filmi yapılmadı. Neyse, Osmanbey civarında ara sokaklara kaçıştık polisten. Polislerin kapattığı sokaklar vardı ve onlara denk gelmemeye çalışıyorduk. Pencerelerden insanlar yardımcı olmaya çalışıyordu. Tek başımaydım, arkadaşlarımla birbirimizi kaybetmiştik ama sokakta ne yapacağını şaşırmış başka ‘’gezizekalılar’’ vardı (Toprağın bol olsun Hasan Karakaya). Önümde yürüyen güzel diyebileceğim bir kız, giriş kat penceresinden sarkarak insanların gözlerine malum solüsyonu sıkan sevgili ya da evli genç çiftin pencerelerine yaklaştı, bir şeyler sordu, şuraya nasıl giderim falan gibi. Genç erkek dışarıdaki güzel kıza cevap verirken yan penceredeki sevgilisinin bir bakışını yakaladım. Bir bakış, Eyes Wide Shot’taki o ‘’glance’’ gibi. Net bir kıskançlık vardı o ufacık bakışta. İşte benim için orada bir film hikâyesi başladı. Film şöyle devam etti kafamda. Sokağa polisler saldırıyor ve camdaki genç adam dışarıdaki güzel kızı eve alıyor apartman kapısını açarak ve polis saldırısından kurtarıyor. İçeride, kıskanan genç kadın, eve alınan genç güzel kız ve eve alan genç adam ortalık güvenli olana kadar-ki bu saatlerce demek-iki kadının arasındaki gerilimle içeride vakit geçirmek zorundalar. Al işte… Yeterince zekiysen de dışarıdaki devlet-eylemci çatışmasını, içeride kıskanan ev sahibi kız ile dışarından gelen güzel kız arasındaki ilişkide simgele. İşte nasıl işleyeceğine bağlı olarak iyi bir film fırsatı, toplumsal olaydan dolaylı özünde insan hikâyesi. Ve bütün o gaz, polis, dayak, kaçma, ne olacak stresi içinde penceredeki kızın tek bir, zaman ve mekândan arınmış ilkel güdümlü bakışından çıktı. Peki, bu film sosyal mesajlı olamaz mı? Dibine kadar olur. İşleyişe bakar. Mesele mağduru ve veya mağduriyeti filmin öznesi yapmamakta. Dolaylandırma kabiliyetinde mesele. Mağduru kutsamamakta belki, onun da sadece bir insan ve hepimiz kadar kötü olduğunu bilmekte.

Yani sosyal mesajlı film yaparken önce özünde insanı bir görmek lazım. Fikrimi desteklemem gerekirse en kolayı kendi uzun metrajım olacaktır. Ama kendi filmim kendi argümanıma destek olamayacaksa konuyu uzatmadan bir sürü örnek arasından aklıma ilk gelen filmi örnek vereceğim. Bela Tarr’ın her filmine konuyla ilgili bakabiliriz ama ‘’tartışmanın yararına’’ Prefab People’a bakalım mesela. Komünist etkideki (Tamam, Sovyet Komünizmi etkisindeki) Macaristan’daki devlet baskısını, aile içindeki erkeğin baskın olduğu yapıyı ve bu yapı içinde kadının durumunu ve özellikle devletin sağladığı toplu konutlarda kümes şartlarında insanların nasıl yaşamak zorunda olduğunu dibine kadar hissettiriyor. Ama filmin özeti okunduğunda ayrılma sürecindeki çiftin insani dertleri gibi şeyler yazıyor ve perdede, ekranda gözüken de gerçekten o, ama tabii ki çok insani ve gerçekçi birey detaylarıyla. Yani mağdurlar ve mağduriyet ya da sosyal, siyasi mesaj özne değil. Bir kalite ve değer adına olması gerektiği gibi.

Yukarıda anlattığım yöntem bu sosyal acı filmlerini ucuzca ve ama ısrarla yapanların olmayan sinematografi kaygısı ve hikâye anlatımı anlayışları –bence anlamayışları- ekseninde bir fayda sağlayabilir. Peki, başka olası sinematik hikâye anlatımı yöntemleriyle ne gibi çözümler olabilir? Mesela: Mağdurla dalga geçmek, mağdurun özürüyle, ezilmişliğiyle, Kürt’lüğüyle, dayak yiyen kadınlığıyla dalga geçmek. Hatta aşağılamak belki. Ama bunu öyle bir mizahla yapmak ki mesajı mağdura değil şikâyetçi olunana dokundurmak. Örnekleri bol. Ama bu güçlü bir mizah algısı ve üretimi ister. Peki. O zaman mesela, belki fantastik, ya da hayal mi gerçek mi bir dünya ve bir kahraman yaratmak, müthiş detay keşiflerini aforizmik cümlelere dökmek ve bunu Fight Club ya da V for Vendetta gibi filmler olarak sunmak ve demokrat duyarlılığı olan, örgütsüz, hipster gençlerin siyasi gazını almak. Ve ama evet bu da güçlü bir edebi kalem gerektirir.

Haddim olarak yaptığım önerilerden sonra ödül meselesine gelmek istiyorum. Neyin film olacağı konusundaki şuursuz toplu uzlaşı, neye ödül verileceği meselesinde de aynen devam ediyor. Yönetmen, oyuncu, görüntü yönetmeni ve özellikle kurgu ödüllerinin hangi komik kıstaslarla verildiği başlı başına bir konu ki bu evrensel bir sorun ama bu yazıda memleketteki iyi film uzlaşılmışlığı üzerinden devam edeceğim sadece. Son yıllarda ödül alan filmlerin konuları inanılmaz bir izlek takip etmiyor mu? Ve en iyi örnek (en kötü mü demeliyim), birkaç sene önce Antalya Film Festivali’nde kadın duyarlılığı had safhada iken ve hatta jüri kadınlardan oluşmuşken kendisi kötü ama konusu, bu uzlaşının deyimiyle ‘’kadına şiddet’’ olan ve bence bu yüzden ödül manyağı yapılan filme emeği geçenler evlerinde, ofislerinde o ödüllere bakarken ne düşünüyorlar acaba? Ve asıl tiyatro ödül konuşmalarında yaşanmıyor mu? Her çıkan siyasi ya da sosyal duyarlı bir mesaj vermek zorunda gibi bir kural mı var bilmediğimiz? ‘’Tatava yapma, al git’’ diyesiniz gelmiyor mu? İşte başından beri bahsettiğim uzlaşı o ödül sahnesinde topluca nasıl da bir histeriye dönüşüyor. Pik noktası, kreşendosu, orgazmı yaşanıyor uzlaşının bu ödül sahnelerinde. Buyrun 48’inci Antalya Altın Portakal Film Festivali sayfasından: ‘’Gecede ödül alan konuşmacıların en çok değindiği konular, ‘kadına şiddet’, ‘ötekileştirme’, ‘sansür’, ‘savaş’, telif hakları ve öğretmen atamaları oldu.’’  Körlerle sağırların gazaları mübarek olsun.

Bitirirken en başa dönersek… En son, İbo rıhtımdaki küçük karelerden patlayan suya bakıp ‘’Burdan iyi fotoğraf olur ha’’ demişti. Hayır, ordan iyi fotoğraf olmaz, bir kere göze güzel gelen makineye çoğunlukla güzel gelmez, insan gözü ve kamera çooook farklı aletlerdir. Bu bağlamda, göze güzel gelmeyen bir sürü şey de makinede şahesere dönüşebilir. Makinenin algısını, üstelik farklı lenslerle ve farklı diyafram, enstantane ayarlarıyla defalarca tecrübe edip kendi gözünü, makinenin ne görebileceğini tahmin edecek şekilde eğittikten sonra karar verir fotoğrafçı nereden iyi fotoğraf çıkacağına. Ve bir yerden patlayan su ve benzeri şeylerin fotoğrafını çekip de dünya fotografi tarihine adını yazdıran yoktur. Adını fotografi tarihine yazdıran Robert Capa’nın bir sözü vardır: ‘’Fotoğrafların yeterince iyi değilse, yeterince yaklaşmamışsın demektir’’. Film konusu seçerken ve işlerken de aynısı geçerlidir.

*https://issuu.com/azizm/docs/azizmsanatedergi104

Bunu paylaş: