Psikolojinin Sinemadaki Gerçekliği – Onur Keşaplı

Psikolojinin Sinemadaki Gerçekliği*

İnsanlık tarihi boyunca ister estetik amaç gütsün isterse gündelik ihtiyaçtan doğsun, üretilmiş olan sanat eserleri, gerçeklikle olan mesafeleri üzerinden değerlendirilmiştir. Öte yandan “gerçekçi” sıfatını kazanmış birçok yapıtın ve anlatının ne denli gerçek olduğu bakış açısına göre değişim gösterebilir. Zira söz konusu sanat olduğunda gerçeklik görecelidir. Diğer tüm sanat disiplinlerinin toplamı ve daha fazlası olarak görülen yedinci sanat sinema, güncel dünyada gerçekliğe en yakın durabilme iddiasındaki sanattır. İnsan gözünün saniyede 14 veya üzerinde fotoğraf karesi görmesi halinde yaşadığı hareket yanılsaması sayesinde meydana gelebilen ve gözün görebildiğini hatta fazlasını yakalayabilme becerisini kanıtlayan sinema, başlangıcında henüz bir sanat dalı olamamışken şimdilerde “ilk belgeseller” olarak adlandırılan, kimi eylem ve durumlardan oluşan görüntü parçacıklarını kaydediyordu. Bir trenin gara girişi, işçilerin fabrikadan ayrılışları, bir teknenin gölde gezintisi gibi sahnelerle başlayan sinema, gözün görebildiğinin ötesine geçmek için bir süre daha bekleyecek, resim sanatının öncü modern akımlarından dışavurumculuğu bambaşka bir boyutla değerlendirerek psikolojiyle ilk buluşmasını gerçekleştirecekti.

Fotoğrafın keşfinin ardından gözün gördüğüne en yakın sonucu vermek gibi hantal bir işlevden kurtulan resim, öncelikle izlenimcilik ile anı yakalama gayretine kapılmış, figürlerde ilk deformasyon başlamıştır. Ardından gelen dışavurumculuk ise, bilinçaltına ve ruh haline sızarak, bireyin söz konusu özneyi kendi benliğinde nasıl görmek ve ifade etmek istediğine göre şekillenmesinin yöntemi olarak dikkati çekmiştir. Sinemada dışavurumculuğun keşfi, 1. Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan, maddi manevi bir çöküntü sonucunda toplumsal belirsizliğin, yönetimsel gerilimlerin reddedilemeyecek boyuta geldiği Almanya’da gerçekleşmiştir.

Lang, Wiene, Murnau gibi yönetmenlerin ağırlıklı olarak korku-gerilim türüne armağan ettikleri Dr. Caligari’nin Muayenesi, Nosferatu, Faust, Metropolis gibi erken başyapıtlar, deforme edilmiş bedenlerin, dekorların, şehirlerin, yapıların ve aslında toplumların dışavurumlarını içeriyordu. Birey psikolojisinden çok toplumsal devinimlerin ruhsal çözümlemesi olarak okunabilecek bu akım, Nazi iktidarı ile birlikte noktalanmış ancak sinemanın psikolojiyle ilk ve halen en özgün temasını sağlamış olup psikolojinin korku-gerilim ile harmanlama geleneğinin de temellerini atmıştır.

Benzer bir süreç, Büyük Buhran ve 2. Dünya Savaşı yıllarının Amerika’sında da yaşanırken, Hollywood’un yöntemi Alman öncülere göre daha az biçimsel bir yönelimdi. Bir alt tür olarak doğan Kara Film, klasik anlatının kimi karakter klişelerini aşarken iyi karakterler saf iyi, kötü karakterlerse katıksız kötü olmaktan çıkıyorlardı. Böylelikle karakterlerin inandırıcılığı ve beraberinde gerçekçiliklerini arttırmak adına belli bir güdülenme alt yapısını filmin içeriğine katmak gerekti. Karakterlerin hangi eylemleri hangi sebeple yaptıkları, düşük dozda da olsa psikolojik bir temele duyulan ihtiyaçla şekillendi.

Böylelikle Hitchcock’un Sapık ile zirve yapan sineması, Polanski’nin kara filme çalan Kiracı, Rosemary’nin Bebeği gibi korku başyapıtları, karakterlerin ruhsal durumlarıyla birebir ilintili hale geldi.

Sinemada bireyin psikolojisine odaklanmanın yeni ve gözde eğilim olduğu 1960’lı ve 1970’li yıllarda Hollywood daha çok yukarıdaki örnekler üzerinden meseleye yaklaşırken kıta Avrupası’nda yükselen minimalist/modernist anlatı, Antonioni, Tarskovskiy, Angelopoulos gibi yönetmenler aracılığıyla daha çok varoluşçuluk üzerinden bireyin psikolojisine eğildi.

Her iki yöntemin de küresel ölçekte günümüz sineması da dâhil olmak üzere on yıllardır üretilmesine karşın, sinema psikolojik anlatı her daim gerçeklikten, gerçekçi anlatıdan uzak olarak konumlandırılmıştır. Bunda Hollywood’un konuyu gerçeklikten uzaklaştıracak içeriksel ve görsel tercihleri kadar “gerçekçi sinema” olarak yorumlanan sinemanın başvurduğu yöntemlerin, gerçekliğin yegâne kıstası olarak değerlendirilmesinin de payı büyük.

Ülkemizde ise çağdaş anlamda bir sinemadan ancak 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinin ardından beliren görece özgürlükçü ortamda söz edilebilir. O dönemde baskın eğilim, İtalyan Yeni Gerçekçiliği akımının estetikten ve parıltıdan uzak, zorlu ve kötü yaşam koşullarını, deneyimlerini gerçek mekân, durum ve oyuncularla aktarma yöntemi olmuştur. Etkileri günümüzde de süren bu dolaysız gerçekçilik seçimi, sinemamızda psikolojik bir alt metinle karşılaşabilmeyi hem zorlaştırmış hem de geciktirmiştir. Alabildiğine politize olunmuş bir dönemde, çoğu zaman sabun köpüğü kıvamına yaklaşan Yeşilçam filmlerinin dışında kalan az sayıda yapıt, toplumsal gerçekçi bir atmosferde politik konuları ele alırken, slogan atarak didaktik bir söylev halini alan filmler muhaliflik payesini kazanmıştır. Aynı dönem biçimsel denemeler veya nispeten farklı kulvarda ilerleyen yapıtlar göz ardı edilmiştir. Türkiye’de yönetmenlerin psikolojiye, bilinçaltına eğilmeleri, umulmadık bir şekilde 12 Eylül 1980’de gerçekleşen faşizan askeri müdahalenin sonrasına denk düşmüştür. Bunda hiç şüphesiz önceki döneme göre daha da sertleşen sansürün, toplumcu filmlere, dolaysız muhalefet eden filmlere imkân tanımamasının da payı vardır. Erden Kıral’ın Ferit Edgü’nün romanından uyarladığı Hakkâri’de Bir Mevsim, Ömer Kavur’un yönettiği Anayurt Oteli gibi yapıtlar, psikolojik alt yapıları da içererek farkında olarak ya da olmayarak psikolojik filmler açısından öncü görevi görmüşlerdir.

Aynı dönemde Başar Sabuncu’nun yazıp yönettiği Çıplak Vatandaş gibi serbest piyasa ekonomi politiğini eleştiren toplumsal güldürü filmleri ise “vatandaşın delirmesi” üzerinden kaba da olsa psikolojik bir noktaya parmak basmışlardır. 1980’lerin sonu 1990’ların başında ilk filmlerini gösterime sokan yeni kuşak sinemacılardan Reha Erdem, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim ve Nuri Bilge Ceylan, toplumcu ayrımları bir kenara bırakarak bireyin psikolojisine, ruhsal devinimlerine eğilen filmler çekmişlerdir. Varoluşçuluk-hiçlik temaslarını filmlerinin tümüne yediren Zeki Demirkubuz, bu bağlamda Yazgı, Kader, Yeraltı gibi yapıtlarıyla dikkati çekerken Nuri Bilge Ceylan, belli bir zihniyet yapısının psikolojik temellerine minimalist bir üslupla yaklaşmıştır. Derviş Zaim ise özellikle ilk filmi Tabutta Röveşata ile agorafobi meselesine özgün bir yaklaşım getirmiştir.

Çeşitlilik bağlamında aralarında skalası en geniş olan ise kuşkusuz Reha Erdem’dir. A Ay ile başlayan filmografisinde Korkuyorum Anne, Hayat Var ve Kosmos gibi filmleriyle bireyin bilinç altının çok farklı tonlarına eğilen yönetmen, bir tema olarak işlediği “ergenlik” ile psikolojinin sinematografisi açısından sinemamızın en çarpıcı sanatçısıdır.

Ülkemizde ve dünyada psikolojinin sinema ile etkileşimi söz konusu olduğunda yalnızca bireye odaklanan filmler görülmektedir. Sinemayı psikolojiyle tanıştıran Alman Dışavurumculuğundan bu yana konuya toplumsal yaklaşan bir film çekilmedi. Psikolojiye eğilen filmlerin asla gerçekçi olarak yönetilmemesi ve değerlendirilmemesi ise “gerçeklik” denildiğinde aslında ne kadar eksik olduğumuzu kanıtlamaktadır. Bireyin ve toplumun belki de başat gerçekliği olan psikoloji, sinemada uç karakter ve olay örgülerinin, ürkütücü sahnelerin, gerilim ve korku doğuran oyunculukların ya da yalnızca buhran kusan karakterlerin atmosferlerinde beyazperdeye taşınabiliyor.

Yakın geçmişte James L. Brooks’un yönettiği Benden Bu Kadar gibi psikolojik takıntılara güldürü yoluyla eğilen ya da David O. Russell’ın yönetimindeki Umut Işığım gibi bipolar bozukluğu romantik-komedi de harmanlayan kalburüstü Hollywood yapımların yarattığı çeşitlilik olumlu olsa da durum halen yetersiz. Gözle görülmeyen ancak her daim kendini hissettiren ve bir açıdan bakıldığında gerçekliğin ta kendisi olan psikolojinin, sinemada temsillerinin çeşitlenmesi ve yeniden toplumsalı ele alması gerektiği görülüyor. Elbette bunu yazarken, Tutunuş** ve Soluş*** gibi iki psikolojik kısa filme imza atıp yukarıdaki sınırların dışına çıkamamış bir yönetmen olarak eleştiriyi öncelikle kendime getirirken, içinde bulunduğum sahanın söz konusu eleştirelliğe kavuşup psikolojiyi daha doğru bir şekilde beyazperdede değerlendirmesini umuyorum.

*https://issuu.com/azizm/docs/azizmsanatedergi102

** https://vimeo.com/12318523

*** https://www.youtube.com/watch?v=xRkgzcRi1CU

Bunu paylaş: