Ekranların Görünmeyen Kahramanları – Nur Gözde Yılmaz

Ekranların Görünmeyen Kahramanları* 

Yeni kurulmuş bir üniversitenin ilk mezunlarından biri olarak şanslı görüyorum kendimi. Her şeyin ilki hem zordur hem de keyiflidir. Hem deneksinizdir hem de deneyerek doğruyu yanlışı öğrenmenize fırsat tanırlar çünkü onların göz bebeğisinizdir. Zaman ilerledikçe onlara bağlanırsınız, size bağlanırlar ancak mezuniyet tarihi çok yakındır. Mezun olursunuz sonunda. Geriye dönüp baktığınızda ön lisans eğitiminin “hızlandırılmış bir kurs” olarak  görülmesi doğaldır.

İki sene boyunca özel bir üniversitede radyo ve televizyon programcılığı eğitimi aldım. Hemen hemen herkes gibi bu bölüme gelme sebeplerim belliydi. “Çok izlenen bir dizinin / sinema filminin senaryosunu yazmak, popüler bir televizyon işinde yapımcı olarak çalışmak, müzik kliplerinin aranılan görüntü yönetmeni olmak, haberler programlarının sunucusu/muhabiri olarak çalışmak… Kısacası hedefler hep en yüksekti. Sanırım İletişim bölümlerini okuyan herkesin hedefi yüksek.

Hedeflerin en yüksek olması insanı motive edebilir. Doğru bir yaklaşımdır bu. Ama yorabilir de. Dört sene önce bir yazı yazmıştım: “Ekranların görünmeyen kahramanları” diye. Çok da doğru bir başlıktı. Bu yüzden bu yazıma da aynı başlığı koymak istedim. Bir fırsat sunulsa görünen, popüler, çok kazanan olmayı hepimiz isteriz. Hiç kimse daha “küçük işlerin adamı” olmak istemez. Çünkü onların hiç değişmeyen bir tanımı vardır: “Ayak işleri” diye adlandırılırlar. Sizin de ön yargılarınız büyür ve herhangi bir iletişim fakültesi veya ön lisans programından mezun olduğunuzda hemen en büyük yerden başlayacağınızı zannedersiniz. Hemen yönetmen olursunuz, hemen gazeteci, hemen spiker, hemen senarist…

Hayallerinizin hemen gerçekleşmeyeceğini, bir süre işsiz kalacağınızı,  araya insanlar girse bile çoğu zaman kendinizi ertelemeniz gerektiğini anlamanız için zaman gereklidir. Bu zaman zarfında bu sektörden vazgeçip diğer sektörlere atlayanlar olur. Ya da “işin büyüğü, küçüğü olmaz. Eğitimini aldık, hakkını verelim bari” diyenler de vardır. Böylece bir yerden başlarsınız.

Üniversiteyi kazanmadan önce kafanızda idealleştirdiğiniz iş, okurken gerçeğiniz olan yaşam, okulu bitirdiğinizde “ne iş yapacağım?” sorusu ve “köle sistemi” diye tanımladığım yerli dizilerin, yerli programların arasında ayakta kalmaya çalıştığınız şeye dönüşür. O şeyin tanımı bir türlü yoktur. Renkler cafcaflıdır görüntü dünyasında. Herkesin günü birlik zirve olduğu, kalıcı olanların değersizleştiği, tüketim toplumu olmayla doğru orantıda artan ve aynı oranda ve hızda yayından kaldırılan on binlerce programın içinde bulursunuz kendinizi. Çekim saatleri bir artar bir azalır bazen hiç olmaz. “Repo” günlerinde kendinize zaman ayırmaya çalışırsınız. Mesela maaşınız yattıysa onu çekmeye gidersiniz. Bir bakarsınız geceli gündüzlü çalıştığınız, kendinizin önüne koyduğunuz maaşınız aylık 200 lira. “Neye yeter?” diye düşünemeden sabahın körü olur, herkes o kör saatte uyurken siz çalışırsınız. Malum yerli dizilerin süresi 90 dakikayı aşmıştır, kliplerin süresi 3 dakikadır ancak geceli gündüzlü iki günde ancak çekilir, sinema filmlerinin kurgusu beğenilmez, çöpe atılır, sonra beğenilir, vizyonda da gösterilir ancak gelen çok olmaz. Böyledir bu işler. E renkli dünya, hani renkli dünya.

Çok yetenekli insanların çarpıcı bir öz geçmişi yoksa yok sayıldığı bir dünya burası. Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Çok mu dokundu yazdıklarım? Yoksa haklı mıyım? “Amma ahkâm kestin ya bu işler böyle, beğenmeyen çeker gider. Nasıl  olsa aynı paraya çalışacak olan çok. Üstelik mızmızlanmadan.”

Neler duydu bu kulaklar, neler de duymadı üstelik. Her şey gibi görmedik, duymadık, bilmiyoruz. Yaşıyoruz işte.

Bir arkadaşım vardı. Çok yetenekli, dünya iyisi (gerçi kimse kimsenin iyiliğine bakmıyor artık, bir çıkarı düşmediği sürece tabii) bir adamdı. Çok başarılıydı. Mesleğinde önü de çok açıktı. Birçok yerli ve ulusal kanalda staj yapmıştı. Kamera arkasından, montaj masalarına, muhabir asistanlığından, kendi çapında çektiği kısa filmlere kadar… Ancak bu tempoya dayanamadı. Cilt kanserine yenik düştü.

Böylesine yıkıcılaşan ve emek sömürüsü eşliğinde ölümlerin sıklaşmaya başladığı sektöre yönelik kimi eleştiri/önerilerimi sıralamak istiyorum:

Bir kere iletişim fakültelerine gelen her öğrenciye hayallerindeki işi yapmanın zorluğunu “umutsuzluğa düşürmeden” söylemek lazım. Yapılan stajların ve doldurulan staj defterlerinin birbirinin kopyası olmadığına dikkat etmeli. Yoksa kanal-prodüksiyon adı değiştirerek defterlerin doldurulduğunu da biliyoruz. Bazen o staja devam bile edilmiyor. Mezun olduktan sonra kanalların “benim adamım” diye ayırmaması gerekiyor. Bu kadar mezun açıkta, içinde çok yetenekli, istekli, başarılı, çalışkan, sağlam, özgün insanlar var. Onların farkına ancak bu şekilde varılabilir. Yerli dizilerin uzunluğu mümkünse 45 dakikayı geçmesin. Bu konuda  çok kampanya yapıldı ama bir de ben yazmak istiyorum. Gerçekten çalışana işkenceye dönüşüyor bir süre sonra. Kaç arkadaşım var, sosyal hayatı geçtim, hayatları setlerde geçiyor. “Halk bunu istiyor” bahanesi çok tuttu bir ara, kabul. Gerçi sansürle beraber halen geçerliliğini koruyor, hepimiz farkındayız diye düşünüyorum. Ancak biraz olsun bakış açımızı genişletip, “eğitici-öğretici” programların da sevilebileceği, takip edebileceği mecralara yer açmamız şart.

Moğollar’ın dediği gibi: “BİR ŞEY YAPMALI!”

*https://issuu.com/azizm/docs/azizmsanatedergisubat2015

Bunu paylaş:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.