Akdeniz’in Medcezirine Gizlenen Aşk – Selin Süar

Akdeniz’in Medcezirine Gizlenen Aşk*

Günümüzde kimi kavramlar ve duygular birbirine karıştırılıyor olsa da aşk, her işin başında geliyor. Kimi dillerde yalnızca sevgi sözcüğüyle karşılanıyor olsa da özellikle Akdeniz ülkelerindeki gibi hissettiklerini, deyim yerindeyse hakkıyla yaşayan kişiler ve o kişilerin oluşturduğu kültürün içine sinmiş duygusal metaforlar mevcut. Öyle ki, sevme ve âşık olma edinimleri farklı kulvarlarda yer alıyor. Sevmek daha kutsi, daha genellenebilir bir hissi anlatmaya yararken, aşkın içine gizlenmiş tutku, kıskançlık, ayakların yerden kesilmesi ve kişinin özbenliğinden vazgeçmesi gibi durumlar, bu iki duygu arasındaki anlam farkının uçurumuna işaret ediyor. Birinde dalgalı denizle baş etmek durumunda kalan insan, diğerinde durgun sularda dinginliğini yaşıyor.

Braudel,  “And tepeleri insana sert davranır ama bu sertlikle savaşan insan İnka uygarlığını kurar”[1] demiştir. Akdeniz’in coğrafik özelliklerine baktığımızda gördüğümüz zıtlıklar; yani soğuk ve sıcak iklimlerin, düz ovaların ve sarp dağların, kara ile denizin iç içe geçmesi bu mekanda yaşayan insanı da etkilemiş ve Akdeniz insanının duygu değişimlerine yansımıştır.

Sanatsal üretimin biçimlenmesinde de işlevsel konumda olan coğrafya, kendi insanlarını farklı şekillerde, ama ortak bir kültürde işler.

Eğlenceye ve rahatına düşkün olan Akdeniz insanını tasvir eden Dionysos şenlikleri de çalışmaktan ve bütün gerekliliklerden başını kaldırıp biraz olsun keyfine bakma arzusundan kaynaklanır Akdeniz insanının. Batılıların Oryantalizm dediği mistik öyküler, Doğunun kapalı ve yasak ama her yanıyla açık olan bedenleri, arzuları bu yüzden Batılı insanı etkilemiştir. Binbir Gece Masalları, çok tanrılı dönemde tanrı ve tanrıçaların hikâyeleri, insan-hayvan karışımı yaratıklar, ölümsüzlük vurgulamaları, periler, cinler ve var olmayan bambaşka bir dünyanın tasviri, Akdeniz kültüründe farklı görünüm ve hikâyelerde yerlerini alır. Umut, hayata karşı direniş, en kötü zamanda bile ayakta kalma çabası, melankoli, çocuklar, yaşlılar, hayvanlar, büyükler, deniz, şarap, müzik, el ele tutuşularak yapılan çoklu danslar ve yemek; Akdeniz kültürünün olmazsa olmazlarındandır. Karakterlerin davranışlarında bir Batılı’nın keskin hatları ve tutarlılığının tam aksine, bir esneklik daima söz konusu olur.’[2]

Akdeniz kültüründe edebiyatın ve tiyatronun yansımalarında da duygu yoğunluklarını görmekteyizdir. Akdeniz kültüründe, birbirinden ayrı olan düşünce, öğreti ve inanışların kaynaşmasından oluşan senkretizm, farklı mekanlarda bulunan ve farklı etkileşimlerle yüz yüze gelen kültürlerin bir arada oluşu temsil eder. Var olan medeniyetlerin her biri özgün ve azımsanmayacak büyüklükte oldukları için, kültürler birbirlerini eritmemiş, ama birbirlerinden etkilenerek beraberce yaşayabilmişlerdir. Akıl, Akdeniz kültüründe önem taşır, ancak hiçbir zaman hislerden önce gelemez. Akdeniz insanının davranışlarındaki eğilim hisleriyle düşünebildikleri davranışlar bütünlüğüdür.
Akdeniz insanının aşkında daima iki uç bulunur. Bu topraklardan gelen tinsel çeşitlemeler dahi aşk ve acıyı bir tutar. Mevlana’nın aşk öğretisindeki çile, sevgiliye giden yolda çekilen ıstıraptır. Akdeniz topraklarında yaşayan dillerden biri olan Türkçe’ye baktığımızda ‘sevme’ eylemi veya ‘sevi’, yalnızca sevgiliyi, cinsel arzuyla yöneleni değil, Tanrı’yı, doğayı, insanı, sanatı vb tutkuyla sevmeyi de karşılar.

Aşkın ne olduğu tam olarak tarif edilemese gözlemlenen manik depresif davranışlarda aşkın kırıntıları daima mevcuttur. Aşkın bir çeşit dışavurumu olan sanat da aslında soyutu somutlaştırma çabası olduğundan içinde tinselliğin biçimlenmiş hali de bulunur. Anadolu havzasında şekillenen Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, İnanna ile Tammuz gibi karakterlerin birbirlerine kavuşma çabalarındaki hikayelerin dramları aşkın ıstırap halini anlatır. Aşkın içinde barınan acı ve hayatın çığlıkları arasına karışan melankoli, Akdeniz’e gün doğumuyla yerini yaşam koşuşturmasına bırakır. Yine de tüm öykülerin sonundaki ‘öbür dünya’da saklanan umut daima bir köşede hazır bekletilir.

Akdeniz havzası, yüzyıllar boyu yaratıcı aklın ve tutkulu duyguların vatanı olmuştur. Kendine özgü yaşam felsefesi, yaratıcılığın varyasyonlarını da tetiklemiş ve bu da kendine özgü sanatı üretmiştir. Doğadaki çeşitlilikle gelen uygarlık/lar/ın şekilleri, insanlık tarihinde birbirine yoğrulmuş bir biçimle kendini var etmiştir.

[1] Fernand Braudel, Akdeniz Mekân ve Tarih, Çev: Necati Erkut, Metis Yayınları, 1990,  İstanbul, s.39.

[2] Selin Süar, Akdeniz, www.azizmsanat.org, Haziran 2009

*https://issuu.com/azizm/docs/edergikasim2011

Bunu paylaş: