Popüler Kültür Okuma Alışkanlığı ve Okumanın Kurumsallaştırılması – Ahmet Doksanoğlu

Popüler Kültür Okuma Alışkanlığı ve Okumanın Kurumsallaştırılması*

Birbiri ardından hızla gelişen teknolojik, sosyolojik ya da kültürel olanakların dâhilinde sürekli yeninin eskinin üstüne çıktığı, zamanın hızla aktığı, karınca yuvasını andıran, koşuşturma, telaş ve heyecanların yansıdığı, birbirlerine çok yakın olmalarına rağmen birbirlerinden uzak ve bihaber insanlarla dolu, öznenin ve nesnenin yeni anlamlar kazandığı modern yaşam alanlarında, öyle ki;  yaşamın bu denli hızla akışına ayak uydurmak için yitirilen öznel değerlerin oluşturduğu, yaşamla hayat arasında kurulan bağın çizdiği bu figürler ya da modern yaşamın özneleri ben, sen, o, biz, siz ya da onlar günlük yaşamın ne kadarlık bölümünü okumaya ayırıyor ve en sıradan şeylerin alışkanlık haline dönüştüğü böyle bir düzende nasıl oluyor da okuma alışkanlığı en geride kalıyor?

Kitap, çağdaş devlet ve toplum başlıklı bir köşe yazısında ismi verilmeyen Anadolu lisesinden bir öğrenci yazardan okullarında yeni kurdukları kütüphanede kullanmak üzere kitap bağışı yapmasını rica etmiş. Yazar bunun üzerine internette bir araştırma yapmış. Bu ilçe’nin sosyo-ekonomik yapısının  iyi durumda olmasına rağmen birçok sorunun yanı sıra devlet hastanesinde doktor bulunmadığı gerçeğine kadar ulaşmış. Ve sonra yazar şu cümlelerle ertesi gün yazdığı köşe yazısının bir bölümünde Türkiye’nin rutin gerçeğini gözler önüne seriyor; “Okullarda kitaplık yoktur ama Milli Eğitim Bakanlığı bilgisayar dağıtmakla övünür. Kitaplığı olmayan okullarda bilgisayar ne işe yarar? Umberto Eco’nun da dediği gibi “Bilgisayar “kitap”ın değil ancak ansiklopedinin yerini tutar.” (1)

Bu alıntıdan şu gerçeği çıkarıyoruz ki ülkemizde hala kitaplığı olmayan okullar vardır. Üstelik ülke, okul açmakla övünen, otoriter bir yapıya sahipken… Geçenlerde okuduğum bir gazete haberinde Bolu’da adını şimdi hatırlamadığım bir köy okuluna devlet tarafından bilgisayar gönderilmiş. Köyün muhtarına gidip okulun bakımsız ve üstelik kapalı olduğunu gören görevlilerin bilmediği bir gerçek vardı. Öğretmeni olmayan ve bakımsız olan bu okula gidemeyen öğrenciler, bilgisayarı ne yapacaktı? Ders kitabı nedir bilmeden… Ülkemizde okumanın kurumsallaşamadığı görülmektedir ki bu sadece okulları değil diğer kamu kuruluşları ve eğitime açık alanları da içine alan çok geniş bir alanı kapsamaktadır.

Popüler kültür sanayi öncesi dönemde Avrupalı toplumlar ikiye ayrılmışlardı: Yüksek kültür ve halk kültürü. Halk kültürü dağınıktı, evlerde görülüyordu ve köylüler uzak, birbirinden kopuk köylerde yaşadığı için, çoğunlukla gözden ırak kalıyorlardı. Yüksek kültür ise kentlerde yaşayan seçkinler, yani saray, soylular, ruhban sınıfı ve tüccarlar gibi eğlenceye ve sanata harcayacak kaynakları ve zamanı olan, eğitimli, kendilerine sanat üretmeleri için küçük bir grup yaratıcı insana parasal yardımda bulunan insanlar tarafından destekleniyordu. Hatta  bir bölümü patronlarının ve işverenlerinin ayrıcalıklarını, şan ve şöhretlerini paylaşıyorlardı. Halk kültürünün düşük toplumsal konumu ve coğrafi soyutlanmışlığı nedeniyle de hem kamu hem de görünürdeki kültür üzerinde güçlü bir tekel kurmuşlardı. Ancak iktisadi ve uygulayımsal değişikler sonucu köylüler, şehirlere gitmeye zorlanınca ve hem serbest zamanları hem de kendi sanat ve eğlencelerine harcayabilecek gelirleri olunca, kırsal kökenli halk kültürünü bıraktılar, ticari popüler kültürün müşterileri oldular. Popüler kültür, kısa zamanda yüksek kültür ürünlerini ve yaratıcılarını da sayıca geride bırakarak onun kamudaki ve görünürdeki kültür tekelini ortadan kaldırdı. İktisadi kaynakları ve iktidarları azalan varlıklı patronlar, artık sanatçılarını himaye edemez duruma geldi. Sonunda kendilerini kültür pazarı denilen bir yerde, popüler kültürle yarışır bir şekilde buldular. Popüler sanatlar için kurulan ve gittikçe yükselen dev pazar, onların kültürel standartlarında ciddi bir düşüş anlamına gelmekle kalmıyor, aynı zamanda düşük konumdaki, düşük eğitimli yeni kamuların standardını saptama konusunda da denetimlerini kaybetmelerine yol açıyordu…”(2) Yüksek kültür, işte böyle bir süreçte, kendi refahını sağlayan halk kültürünün öznelerini, kendi sanat ve kültür kalitesine karşıt, “kültür pazarı” denilen bir yerdeki popüler kültürün içinde, hızla anlam kazanışına ve yükselişine tanık olmuştur. Fakat bugün ülkemizde popüler kültür ve yüksek kültür iç içe geçmiş, gerek medyanın dev patronlarının gerekse de kapitalist patronların ve iktidarın çıkar nedeni oluvermiştir. 19.yy Avrupa’sında olduğu gibi hoşnutsuzluk içinde bir ayrılmışlıkları yoktur. Tam tersine Theodor Adorno’nun tabiriyle “kültür endüstrisi” denen bir sistemin ayrılmaz bütünüdürler. Popüler kültür, yüksek kültürün de beğeni düzeyini oluşturmakla kalmayıp iktisadi desteğini aldığı bu kültürün, yaşantısal olan yanını halkla, medya aracılığı ile rahatlıkla iletişim içine sokmaktadır. Halk kültürü ise ülkemizde hala göçlere rağmen varlığını tıpkı sanayi öncesi Avrupa kültüründe olduğu gibi metropollerden uzak, kendi içinde de kopukluğu olan topluluklar halinde sürdürmeye devam etmektedir. Bugün, bu kültürün varlığını, gerek toplumun sosyo-ekonomik yaşamında gerek de eğlence dünyasının alt kültürleriyle, yaşamımızın her anında, ne yazık ki olumsuz bir biçimde hissetmekteyiz. Böyle bir toplumda da halkın iradesini etkisiz kılan, Cumhuriyet gazetesi yazarı Turgay Fişekçi’nin de saptadığı gibi şöyledir: “Günümüz okuru için bir tehlike de iletişim bombardımanı altında edebiyatın değerlisi ile değersizini ayırmakta ister istemez içine düştükleri yanıltıcı durum…”dur.

Kendi refahını elde eden ve iktisadi, sanayi yaşamının performansının altında ezilen, halk kültüründen kopmuş ve ticari popüler kültüre adım atmış bireyler, bu ortamın yarattığı etkilerden uzaklaşabilmek için aradıkları şeyi eğlence kültürü ya da eğlence kültürünün alt kültüründe bulacaktır. Fakat bu kültürlerin hiçbirinde ne yazık ki okuma kültürüne ait hiçbir yan yoktur.

Eğlence, geç kapitalizm koşullarında çalışmanın uzantısıdır. Mekanikleştirilmiş emek süreciyle yeniden baş edebilmek için ondan kaçmak isteyen kimselerin aradığı şeydir. Kültür endüstrisi de sanayileşecek ve sinema, roman gibi sanat dallarını kullanarak, bu eğlence metalarını üretecektir. Belirli bir formülle, standart, tabii ki ortalamaya hitap eden sanat eseri olarak değil, mal olarak tasarlanabilecek, kolay ulaşılabilecek ürünlere gerek vardır. Bu da popüler olanla popüler olmayan arasında bir fark kalmamasını sağlayarak olur…”( 3)

Ülkemizin ve toplumun her kesiminde egemen olmakla birlikte, özellikle metropol yaşamının, insana sunduğu bu yoğun uyarıcılar ile dolu mekanlar ve hızlıca akıp giden zaman, insanı öyle yıpratmaktadır ki üşengeçlik  ve yorgunluğu gündelik alışkanlıklar  haline getirmektedir.   Ayrıca  genç   kuşağın üstünde yoğun bir biçimde görülen internet kültürünün yaygınlaşması da kitaba ayrılan zamanı daraltmakta ya da hiçe indirmektedir. İnternet kültürü, kitaba olan yabancılaşmanın yanı sıra, tesadüflere ümit bağlayan, anlık heyecanlarla ve anı yaşama hevesiyle zaman geçiren gençlerin daha da çoğalmasına da neden olmuştur. Böyle bir kitlenin de okumanın ve okumaya vakit ayırmanın önemini görebilmesi ancak kendi muhakemesinin dışında, ters tepen tepkilerle daha da zor hale gelmektedir. İşte tüm bu faktörler çevresinde dünya bankasının yaptığı araştırma, ülkemizde gençlerin yüzde kırkının “ne okuyor ne de çalışıyor “ olumsuz sonucuna tekabül ettiğini gözler önüne sermektedir.

Bilginin hızla değiştiği (yenilendiği) bir çağda yaşayıp da bilgiden mahrum bir hayat sürmek, kuşkusuz vahim bir durumdur. Her şeye ulaşmanın çok kolay olduğu bu çağda, bilgiye ulaşmak da zor değildir. Ama bireyin, toplumun büyük bir kesiminin (popüler kültür’ün hakim olduğu) gölgelediği öteki yüzüne ulaşması oldukça zor olsa gerek ki hala bilgiden mahrum, okuma yazma bilmeyen insanlar vardır. Okumanın ve okuma merkezlerinin önemi her geçen gün kendini daha da hissettirmektedir. İçine düşülen popüler kültür egemenliğinin yarattığı ve metropol yaşamının da desteklediği gelip geçici havanın oluşturduğu kültürel boşluğun içinde, okuyan, anlayan, farkına varan, muhakeme edebilen ve kendini gerçekleştirebilen bireylerin ortaya çıkması mümkün değildir.

“Metropol, kişisel olan her şeyi yutarak büyüyen ve kültürün bütün çıplaklığıyla sergilendiği bir sahnedir adeta. Burada, binalarda, eğitim kurumlarında, tüm mekânlara hâkim olan teknolojinin yarattığı harikalarda, sunduğu nimetlerde, topluluk hayatı oluşumlarında gözle görülür devlet kurumlarında, dayanılmaz ölçüde billurlaşmış ve gayri şahsileşmiş bir tin söz konusudur –öyle ki kişilik, bunun etkisi altında kendini idame ettiremez.” ( 4)

Popüler kültür ve bu kültüre her koldan destek veren etkenler, bireyin benliğini ve yaşam biçimini çarpıtarak, özenti bir kitlenin oluşumuna neden olmaktadır. Yani; hayatı basitleştiren değil, hayatın basitleştirdiği bireyler üretmektedir. Böyle bir ortamda farklılığın kalmaması, alışkanlık ve davranışların birbirine benzememesi olanaksızdır. Bu durum, sadece günlük yaşamın, sıradan bir davranışına   yansıdığı   kadar,  kültürel   alanda   da  görülmektedir.  Ülkemizde özellikle -yaygın olarak- gelişmiş şehirlerde katlarca yükseklikte kitap satış mağazaları bulunmaktadır. Her gün yüzlerce yeni kitap çıkmakta ve milyonlarca bilgi paylaşılmaktadır. Fakat bu merkezlerde gezdiğiniz zaman şunu fark edersiniz ki gelen insanların büyük çoğunluğu orta yaş ve üstüdür. Bu mekânların gençler tarafından dolup taşması gerekirken böyle bir manzara ile karşılaşmaksa düşündürücüdür. Ben kitap ücretlerinin gereğinden daha yüksek olduğu kanaatindeyim. Tabi böyle olunca kitap satın almak da güçleşiyor. Eğer okuyan, tartışan gençlerin yetişmesini istiyorsak, kütüphanelerin ve okuma salonlarının kullanımını cazip hale getiremiyorsak en azından kitap fiyatlarına genel geçer bir fiyat koyulmalıdır. Gerçi kitap satılan alanların ve kültürel alanların oluşumu da hala ülkemizin doğusuna ulaşamamıştır. Bu da ayrı bir tartışma konusudur. Medyanın da kültürel anlamda (bazı medya kuruluşları hariç) gerekli ilgiyi göstermemesi ve yayın akışında gerekli programlara yer vermemesi de bir sorundur. Bunun nedeni, kitabın popüler bir nesneye dönüşememesi ya da sadece popüler kültürün kendi geçerliliğini göstermek için bir araç olarak kullanılması olabilir mi?

Kütüphanelere olan ilgi ve kütüphanelerin ziyaretçi sayısı her geçen gün azalmaktadır. İlk kütüphanenin kurucuları olarak tarihe geçen Asurlulardan günümüze kadar olan süreç içersinde kütüphaneler bilginlerin ve âlimlerin merkezleri olmanın yanı sıra, sınırlı sayıda orijinal eserlere ulaşılan tek yerlerdi. Aydınlanma çağıyla birlikte matbaanın da Avrupa’ya geçmesi ile kütüphaneler imparatorların ya da din adamlarının merkezi olmanın dışına çıkmış, halkında kullanabildiği bir yer haline gelmeye ve kurumsallaşmaya başlamıştır. Teknolojinin iyice gelişmesinden sonra bilgisayarın icadıyla, artık kütüphanelere alternatif, sanal bir ortam oluşmaya başlamıştır. Her bilginin barınabildiği ve bulunabildiği bu ortamda herkes aradığı her şeyi oturduğu yerden, emek harcamadan bulabiliyor. Tabi buradaki bilgi ve kaynakların doğruluğu tartışılır. İnternet üzerindeki bu bilgiler ancak ansiklopedik bir tarz oluşturabilirler.

Okuma alışkanlığı kazandırma ve kitapla olan ilişkiyi okul öncesi dönemden, çevresel faktörlerin ortaya çıkmasından önce, gerek ailenin gerekse de eğitim kurumlarının oluşturması ve gerekli ortamı sağlamaları gerekmektedir. Çünkü okuma alışkanlığının, istisnai durumların dışında, ergenlik sonrası kazanılması çok güç olduğu su götürmez bir gerçektir. Bu doğrultuda okuma alışkanlığı kazandırmak ve günlük yaşamın boşluklarını doldurmak için çeşitli etkinlikler yapılsa da- tıpkı resmi bayramlar gibi- döneminde gelip geçen geleneksel bir takım oluşumlardan öteye geçememektedir. Yani okumayı geliştirmek amacıyla köklü bir gelişim yapılmamış, alışkanlık kazandırılmamıştır. Tabi bu durumun girişte saydığım etkenlerle bağlantısı oldukça güçlüdür.

Teknolojinin bu atılımına zamanla her kütüphane ayak  uyduramamıştır. Özellikle ülkemizde metropol kütüphanelerinin dışında nerdeyse hiçbir kütüphanede teknolojiyle paralel bir gelişme görülmemektedir ki bu gelişim bazı metropollerde bile bölgesel kalmaktadır. Ülkemizde gelişim gösterememiş ve kullanımı her geçen gün azalan okuma salonları ve kütüphaneler insan hayatındaki, gerek kitabı tanıma açısından, gerekse de bilginin her halini içinde toplayan kitapların barındığı en mükemmel mekânlardır. Bu mekânların kullanımı, insanların sadece kitaplara ya da bilgilere ulaşmasını sağlamakla kalmaz, okuyucu ile kitap asında bir araç olmanın yanı sıra, okuma alışkanlığı  ve kitap sevgisinin de kazandırılmasına ön ayak olur. Geleceğimizi emanet edeceğimiz gençlerimizin sağlıklı, muhakeme edebilen, sağlam bireyler  olmasını istiyor ve bunun için emek harcıyor ya da emek harcadığımızı iddia ediyorsak işe önce okumakla, okutmakla ve okumanın alışkanlığa dönüştüğü bir yaşam alanı sunmakla başlamalıyız. Bu alanların kullanılması da ancak bir alışkanlık haline gelen okuma ve araştırma tutkusuyla mümkün olabilecektir.

  • İNCE,Özdemir,Hürriyet Gazetesi,s.14,3.10.2008
  • GANS J, Herbert, Popüler Kültür ve Yüksek Kültür,Çev.Emine Orhan İNCİRLİOĞLU 76-77,yky,2007,İstanbul
  • ADORNO Thedor, Kültür Endüstrisi,çev.Nihat ÜNLER,  MustafaTÜZEL,

Elçin GEN ,s.16,1.baskı ,İstanbul

  • SİMMEL George , Modern Kültürde Çatışma,çev.Tanıl BORA,Nazile KALAYCI,Elçin GEL,4.baskı 2006,İstanbul
  • TOURANİE Alain ,Modernliğin             Eleştirisi,Çev.Hülya TUFAN,5.baskı2007,İstanbul

*https://issuu.com/azizm/docs/edergiaralik2009

Bunu paylaş:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.