Söyleşi: Talip Apaydın

Söyleşi: Talip Apaydın*

Talip Apaydın’ın telefonunu geçtiğimiz aylarda örgütümüzün en büyük destekçilerinden değerli edebiyatçımız Adnan Binyazar’dan almıştık. Köy Enstitülerini işleyeceğimiz ayda her iki aydınımızın da yazılarını yayınlamak istiyorduk. Özellikle “Bayramda Çalışırız Bayramlar İçin” adlı yazısıyla  enstitü ruhunu tüm sıcaklığıyla yüreğimize işliyordu Talip Apaydın. Telefon açtığımda son derece kibar, saygılı bir tonla yazısını yayınlayacağımız için onur duyacağını söyledi. Şaşırmıştım çünkü karşımda hem  cumhuriyet  tarihimizin hem de edebiyat tarihimizin bilge çınarlarından biri vardı ve bu değerli aydınımız başta Orhan Kemal Edebiyat Ödülü olmak üzere sayısız başarıya imzasını atmış bir yazarımızdı. www.azizmsanat.org da yazısı yayınlanacağı için onur duyacağını söylediğinde ne cevap vereceğimi bilemedim. Böyle bir mütevazılığa, ağır başlılığa, saygıya sanırım bizim kuşağımız hiç alışık değil. Kendisiyle Ören’de görüşüp sohbet edebilme dileğimi ileterek telefonu kapattım.  Uzun yıllar “Küçük Moskova” olarak adlandırılan ve sayısız aydınımızı barındırmış ve hala barındırmakta olan Ören’in Sunar Sitesi’nde Talip Apaydın’ın dairesi buldum ve aynı saygı ve mütevazılıkla kapıyı açtı. Kendisinden söyleşi için gün alıp gidecektim ama yine de beni evine davet etti büyük bir nezaketle. Okunmakta olan gazete, dergi ve kitaplarla dolu masada biraz sohbet ettikten sonra söyleşi gününü belirledik. Ekip olarak oraya gittiğimizde bu sefer Talip Apaydın Köy Enstitüsü mezunu bir diğer aydınımız olan, 59 yıllık eşi Halise Apaydın’la karşıladı bizi. Yaklaşık iki saat boyunca dünü, bugünü, geleceği, cumhuriyeti, enstitüleri, edebiyatımızın dünü ve bugününü konuştuk. Gazoz, çay, sigara böreği ve kurabiye ikramlarıyla birlikte oldukça sıcak, aydınlatıcı, ufuk açıcı, bir söyleşi oldu. Halise Apaydın’ın da katıldığı söyleşiye Talip Apaydın kendini tanıtarak başlamak istedi. Biz de bilge çınarı kıramazdık tabiî ki.  Dilerim sizler de okurken bizim aldığımız kadar keyif alırsınız aziz dostlar…

***

Talip Apaydın – Adım Talip Apaydın. 1926 yılında Polatlı ilçesine bağlı Kapuluk Köyü doğumluyum. Annem ben üç yaşındayken öldü ve zor bir çocukluk geçirdim.  Köy okulunda okudum sonra bir  rastlantı  olarak   girdiğim Çifteler Köy Enstitüsünü bitirdim. Oradan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsüne seçilip gittim. Üç yıl orda okudum ve o yıllardan itibaren yazmaya başladım.  Şiir, roman, öykü yazdım. 1946’da mezun olduktan sonra Tokat, Amasya gibi çeşitli yerlerde 30 yıl öğretmenlik yaptım. Öğretmenliğim zor geçti çünkü biz daha öğrencilik yıllarımızda fişlenmiştik solcu diye. Hâlbuki biz solun ne olduğunu bile tam olarak bilmiyorduk. Marks’ı okumamıştık. Sabahattin Ali öyküleri Nazım Hikmet şiirleri okuyorduk yalnızca. Buna rağmen fişlenmiştik ve tüm 30 yıllık öğretmenlik hayatımızda hep öyle kaldık. Eşim Halise Apaydın’la 59 yıldır evliyiz. Üç çocuğumuz var. En büyükleri iktisat okudu. Ortanca müzik öğretmeni ve en küçükleri yüksek mimar. Burada Ören’in Sunar Sitesinde emeklilik yıllarımızı sakince geçiriyoruz.

Öncelikle bu sıcak karşılamadan ötürü teşekkür ederiz. “Türkiye’nin  temeli kültürdür” ve “Köylü milletin efendisidir” sözlerinin cumhuriyetin yapı taşları olarak sayıldığı yılları yaşamış belki de genç cumhuriyetimizin en şanslı kuşağının temsilcisi olarak günümüz Türkiye’siyle o yılları karşılaştırabilir misiniz? En büyük fark fikirlerde mi yoksa üretimlerde  mi?

Cumhuriyet halk için halk adına çağdaş bir yaşama kavuşturmak amacıyla zor koşullarda kuruldu. Devletin ve ülkenin hemen her yeri istila edilmiş durumdaydı ve dünyanın en gelişmiş uluslarının maddi manevi desteğiyle  Yunan orduları, emperyalist ordular Ankara yakınlarına kadar geldiler. Türk milleti müthiş yoksuldu, sefalet içindeydi, karanlıktaydı. İnanılması zor bir savaşa gidildi Mustafa Kemal önderliğinde ve Mustafa Kemal çok büyük bir gayretle halkı örgütledi ve olmaz bir savaş kazanıldı. Savaş kazanılmakla kalmadı, çok geri kalmış Osmanlı İmparatorluğu’nun geri, ilkel bıraktığı Türk halkını bir an önce çağdaş bir yaşama kavuşturmak için çok iyi düşünülmüş, her millete nasip olmayan durumda cumhuriyet kuruldu ve cumhuriyet kurulduğu yıllarda Türkiye çok ilkel bir durumdaydı. Bugünün en kötü şartlar altında yaşayan uluslarını düşünün, örneğin Afganistan gibi, bütün bu imkânsızlıklar içinde Mustafa Kemal cumhuriyeti halka ve meclise dayandıran bir devlet  kurdu. Okuma yazma bilmeyenler %90larda ve dünyanın en yoksul ülkelerinden biriyken bu halkı bir an önce nasıl okuturuz, nasıl çağdaş hale getiririz; bunun arayışları içinde olmuş Mustafa Kemal zor koşullara rağmen. İlk olarak 1926’da Öğrenim Birliği Yasasıyla beraber dini eğitim kaldırılmış, laik ve aydınlanmacı bir eğitim uygulanırsa Türk halkının kalkınması mümkün olacağı için  bunu kabul etmişler. Öğretmen sayısı yetersiz, yoksulluk hat safhadayken insanları okutma çabasına girmişler. Ben yaşlı bir hocamıza sormuştum, 1925’lerde, 1930’larda Köy Enstitüleri neden kurulmamış da 1940’lara kadar beklenmiş, bana ne dedi biliyor musunuz; bu düşünceyi uygulayacak eğitimci yoktu… Aydın, eğitimli insan sayısı son derece az. Yetişen öğretmenler de ancak kentlere gidebiliyor. Atatürk yalnız bir adam aslında, etrafında sivil, asker, düşünen insan var ama sayı olarak az. Bunun için bir türlü istediği hızda ileri hamleler yapılamamış. Ancak 1940’ta dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in, kendisi Atatürk’e inanmış bir kültür adamı, onun meclisteki savunmalarıyla, Atatürk’ün ve İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve dönemin ilköğretim genel müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un –ki çok büyük bir eğitimci olduğu sonradan anlaşılmıştır- onların gayretleriyle Köy Enstitüleri kuruldu. Ve köylerden, bizleri, yani yoksul halkın çocuklarını topladılar. Enstitüye girdiğim gün hastaydım, sıtmalıydım, hem çok yoksul, hem üstüm başım perişan hem de saçlarım uzamış, denileni anlamayacak kadar cahil bir köy çocuğuydum, diğer arkadaşlarım gibi. Bizleri topladılar ve yeni bir eğitim anlayışı, eğitim çabası içinde bizleri yetişirdiler. Bir söz vardı, Rodin’e sormuşlar; bu muhteşem heykelleri nasıl yapıyorsunuz ki biliyorsunuz, Rodin müthiş bir heykeltıraş, cevaben demiş ki: “Alıyorum kaya kütlesini, fazlaları atıyorum heykel kalıyor.” Onun gibi, bizleri aldılar, fazlalıklarımızı attılar, eksiklerimizi doldurdular ve bizi yavaş yavaş okumaya ve düşünmeye alıştırdılar. Sonunda, biz on yedi bin Köy Enstitüsü mezunu köylere dağıldık, büyük bir gayretle halkımızı yeni bir yaşama alıştırmaya çalıştık, fakat yüzyıllardır köylüyü sömüren, köylüyü geri bırakan birtakım güçler vardı ki, “böyle olmaz, bunlar komünist” söylemleriyle Köy Enstitülerini boğdular. Enstitüler ancak 1940’tan 1947’lere kadar varlığını sürdürebildi, ondan sonra değiştirdiler eğitim sistemini, klasik eğitimi geri koydular. Köy Enstitüleri sistemi “iş içinde, iş amaçlı, iş için”  kurulan  bir eğitim anlayışıydı. Öğrencinin yalnız beynini değil, bedenini de çalıştıracak çünkü köyün öyle çok ihtiyaçları vardı ki, bilginin yanında el becerileri isteyen bir donanım gereksinimi  vardı.  O  kadar geri  kalmış  bir  toplumduk  ki, köylü nasıl keser tutacağını dahi bilmiyordu. Sağlık bilgisi ve sağlık uygulamaları çok yanlıştı. O yüzden bize dediler ki köye gidince elinize çiviyi çekici alacaksınız, evleri düzelteceksiniz, toprağı yeşertmeyi, ağaçlara aşı yapmayı, insanları tedavi etmeyi anlatıp, uygulayıp, öğreteceksiniz. Ama “öğretmen bunları yapar mı, tarım, inşaat öğretmenin işi değildir, kara tahta başında durmak öğretmenin işidir” şeklinde yaklaşımlarla üzerimize gelindi ve Köy Enstitüleri bu yönde değiştirildi. Asıl amacından saptırıldı ve böylelikle enstitüler kapatıldı, ancak bu 6-7 yıllık süreçte mezun olan on yedi bin öğretmen Türkiye’nin her tarafına yayıldı. Bugünse çoğumuz öldü 80 yaşımızı aştık. Ayakta kalanlar pek ender, ak saçlı yok saçlı, benim gibi. Fakat biz hiç unutamıyoruz enstitülerdeki eğitimi ve bugün bile Türkiye’nin kalkınması için en geçerli, en uygun eğitim olduğunu savunuyoruz. Yazdık, çizdik, çırpındık bunun için ve şimdi yavaş yavaş herkes Köy Enstitülerini konuşmaya başladı ancak elbette fırsat kaçırıldı. Enstitülerin 1947de değiştirilmesinden sonra yerlerini İmam Hatip okulları aldı, yani öbür dünya için eğitim. Bu dünyayı güzelleştiren, insanların insanca yaşamasını hedefleyen laik, bilimsel eğitimden vazgeçildi ve ülkemiz o günlerden bugüne, geri kalmışlıktan ve ilkellikten bir türlü tam olarak kurtulamadı. Bunun acısı içindeyiz biz.

Belki çok alışılageldik bir soru ama Talip Apaydın’la söyleşi imkânı yakalamışken sormadan geçemeyiz. Enstitüler gerici koalisyon tarafından sonlandırılmasaydı Türkiye nerede olurdu? Ve günümüzde benzer bir politikayla yeniden enstitüler açılabilir mi? Eğer açılabilirse aydınlanma da halen bir çözüm olabilir mi?

Türkiye bugün çok başka yerde olacaktı. Atatürk’ün özlemini duyduğu gelişmiş, çağdaş yaşam içinde yerini alacaktı. Bugün dış güçlere borçluyuz. Toprak altı toprak üstü tüm zenginlikleri sömürülüyor. Yarı sömürge  haline  geldik maalesef. Ve her alanda yabancıların buyruğu altındayız. Ekonomik açıdan, eğitim ve sağlık açısından yabancılar ne derse onu yapıyoruz. IMF’ye, Dünya Bankasına borçlanmışız. Bir söz vardır: “Borçlanan, emir de alır.” Bu sebeple Türkiye’yi kendi güdümü içinde, kendi gücü içinde yetiştiren, yöneten insanlardan da maalesef mahrumuz. Geri kalmış toplumların seçtikleri insanlar da kendileri gibidir. B. Russel diyor ki, “Aydınlanmacı eğitimlerden geçmeyen toplumlar geriye eğilimlidirler, gerici insanları seçerler.” Bugün Türkiye’deki durum budur, aydınlanmacı eğitimden geçmediği için toplumumuzun büyük bir bölümü karanlıktadır, geri kalmıştır ve kolaylıkla aldatılmaktadır ve ancak o tür insanlar başa gelmektedir. Türkiye çok büyük bir fırsatı kaybetti. Köyden kente göç bu kadar olmayacaktı, işsizlik böyle vurmayacaktı, yurt dışına giden işçilerimiz gitmeyeceklerdi ve kendi içimizde her türlü sanayi gelişmiş olacaktı. Toprak çok daha iyi işlenecek ve toprak reformu yapılacaktı. Bugün milyonlarca çiftçi yurttaşımızın yeterli toprağı yok, ama öbür yanda köyleri, binlerce dönüm toprağı olan ağalar var. Neden bu topraklar topraksız insanlara dağıtılmıyor? Toprak reformu olsaydı bu durum çözümlenmiş olacaktı. Bütün Türkiye aydınlanmacı eğitimden geçecekti ve eğer geçmiş olsaydı bu iktidara oy mu verirdi? Benim boynumu kesseler bu iktidara oy vermem, ama benim içinde yetiştiğim halkım, benim köylüm bu iktidara oy veriyor, ama ben Köy Enstitülerinin aydınlanmacı eğitiminden geçtim ve maalesef onlar geçemedi. Bu kadar açık, bu kadar somut ve benim görüşüme göre kasten kapatıldı enstitüler. Türk halkı karanlıkta kalsın, ilkel kalsın ki bize oy versin açgözlülüğüyle kapatıldı her biri. Her yıl inanır mısınız, özellikle nisana ayı içinde pek çok yerlere çağırılıyoruz ve enstitüleri anlatmamızı istiyorlar. Sıkça sorulan soru şu: “Madem köy enstitüleri bu kadar yararlıydı niye vazgeçildi ve yeniden açılabilir mi?” Bu bir politika, iktidar meselesi. İktidarı ele geçiren beyinler, bugünkü hükümetler, bugünkü meclis olduğu sürece enstitüler açılamaz. Çünkü enstitülerin açılması bugünkü iktidarın tabiatına aykırı, ancak devrimci, sol eğilimli, halka, tabana inen bir iktidar olursa, ancak yeniden kurulabilir ve biz de bunun için çabalıyoruz. Fakat bazıları halkın eğitimle uyanamayacağını söylüyor; peki ya neyle uyanır? Bütün aydınlanmalar doğru eğitimden geçer. Bazıları, Türkiye’de işçi sınıfı yok diyor, elbette olamaz çünkü ülkede sanayi yok! Sanayi, sadece belli yerlerde, erklerde toplanmış. Örneğin fabrikaların çoğu Bursa etrafındadır. Neden bütün Türkiye’de yok? Ankara Gülhane Hastanesi’nde 320 doktor varmış uzman kadrosunda olan. Hakkâri’de ise 1 tane var. İyi üniversitelerimiz birkaç kentte toplanmış durumda. Her kentte üniversite açtık diyorlar, ama alt yapı yok. Örneğin tıp fakültesi açıyorlar laboratuar yok. Böyle üniversite olur mu? Yani her bakımdan Türkiye dengesiz bir durumda. Rüya görmeyelim. Bu iktidar, bu hükümet, bu meclis Köy Enstitülerini açmaz, işine gelmez. Ama halk tarafından, sol eğilimli, halkı ön plana koyan iktidar olursa enstitüler yeniden açılabilir hatta bu işi yapacak güçlü kadrolarımız, iyi yetişmiş eğitimcilerimiz var. Nitekim Köy Enstitülerini kurup yönetenler de öğretmen okulu mezunu. Örneğin Tonguç, öğretmen okulu mezunudur. Fakat tabii günümüzde öğretmen okullarının eğitim anlayışı da yanlış. Öğretmenlerin birçokları üniversite mezunuyum diyerek halka, köye gitmek istemiyor. Bana bir eğitim profesörü dedi ki, 1940’larda öyle öğretmenlere ihtiyaç vardı, bugünkü öğretmenler üniversite mezunu ve çok daha bilgili, eğitimli. Ben de ona “Ansiklopediler de çok bilgilidir, şuraya 24 cilt ansiklopediyi dizin, içinde bütün bilgileri bulursunuz, ama bu öğretmen mi?” diye sordum. Öğretmenlik ayrı bir şey. Öğretmen, öğrencilerinin önünde anlattığı doğrularla ve davranışlarıyla örnek bir kişi olacak. Halka giden, çocukları seven öğretmenler olacak. Bugün bu öğretmenler yetişmiyor. Dayak aldı yürüdü, kız erkek ayırıyorlar. Okulların müdürleri İmam Hatipli, öbür dünya için eğitim. Bir müzik öğretmeninin veya bir resim öğretmeninin bilgisi çok yetersiz ve fonksiyonu  kalmadı.  Hâlbuki sanat insanın en insan yanıdır. Sanat bakımından eksik kalan insanların Atatürk’ün dediği gibi hayat damarlarından biri eksiktir. Sanata çok önem vermek gerek ve enstitü eğitimi bunu yapardı. Her çocuk kitap okumanın yanında mutlaka bir mandolin çalacak, bağlama çalacak, şiir yazacak, edebiyatla ilgili olacak, yani çok yönlü olacak. Edebiyat bütün bilimlerin, kültürlerin temelidir. Edebiyatı sevdirmeden aydın, insan yetişmez. Bugün milyonlarca insan mezun oluyor, eğitimli sayısı Türkiye’de arttı fakat kitap okuyan kaç kişi var? Japonya’da bir kişi yılda 32, Almanya’da 25 kitap okuyor ama burada 2 kişiye bir kitap düşüyor, öyleyse burada bir kişi yılda yarım kitap okuyor. Yani biz okumaz bir toplumuz ve bu isteyerek yapıldı. Yıldız Kenter’le bir zaman televizyonda bir konuşma yaptılar, Kenter dedi ki, “Biz konservatuarda öğrenciyken hocalarımız, öğretmenlerimiz hep kitap okuyun dediler. Bizim cebimizden, çantamızdan kitap hiç eksik olmazdı” ve “biz” dedi “durmadan  kitap okurduk, çünkü biz Hasan Ali Yücel döneminin öğrencileriydik.” Öyle bir Milli Eğitim bakanıydı ki dünya klasikleri tercüme edildi. Konuşmalarında hep kitap okumanın önemini anlatırdı ve o dönemde her alanda; sanat alanında,  bilim alanında, düşün alanında çok değerli aydınlar yetişti. Bugün kalburüstü sayılan insanlarımızın çoğu o dönemde yetişti ve Yücel’den bu yana böyle bir milli eğitim bakanı daha bu ülkeye gelmedi. Yani kitap okuma özürlüsü haline gelen bir toplum olduk. Eğitim bu kadar yozlaştı ve amacından saptırıldı, onun için  Türkiye  bu  geri  kalmışlıktan  kurtulamıyor.  Türkiye’de  her  alanda   çok gelişmiş insanlar var, ama bunlar halka inemiyorlar ve azınlıkta kalıyorlar. Halk onlardan gereği gibi yararlanamıyor. Ama okumayan diplomalı cahiller mezun oluyorlar. Ben yaşlı bir öğretmen olarak bunun üzüntüsü ve sıkıntısı içindeyim. Bazen uykularım kaçıyor, Türkiye 85 yıl sonra nereye getirildi? Hala yedi milyon insan okuryazar değil. İstanbul’da bir milyon insan okuryazar değil. Güneydoğuda kadınların büyük bir kısmı okuryazar değil!

İzninizle bir şey eklemek istiyorum. Günümüzde yapılan açılımlar o bölgedeki kadınların eğitimiyle ilgili değil. Demokratik açılım olarak adlandırılan süreçlerin kalkınmayla, aydınlanmayla alakası yok.

Bunlar hep lâfazanlık. Temele inmeyen bir takım laflar bunlar. İnsanların en başta ekonomik olarak kalkındıracaksın. İnsanlar kimseye muhtaç olmayacak. Atatürk’ün zamanında kapatılan tekkeler ve beraberinde cemaatler, aşiretler aldılar başlarını yürüdüler yine. Hatta milletvekili oluyorlar. Halkı  sömüren aşiret reisleri, cemaatçiler seçilip geliyorlar meclise. Eğitimle birlikte her şey bozuldu. Örneğin sağlık, ilaç sektörü Türkiye’de birkaç zenginin tekelinde ve ilaçlar  alabildiğine  pahalı  olduğundan  halk  gereği  kadar  ilaç   kullanamıyor.

Sağlıklı hizmetleri dışında ekonomi zaten iflas etmiş durumda. Yani Türkiye  geri kalmışlık çemberinden kurtulamıyor.

Azizm olarak Kemalist Devrimin en parlak yıldızı olarak tanımlıyoruz Köy Enstitülerini. Enstitü yıllarınıza dair belki de en çarpıcı anınızı sitemizde de yayınlanan “Bayramda Çalışıyoruz Bayramlar İçin” adlı yazınızla tüm okurlarımızla da paylaştık. Bu destansı anı dışında o yıllara dair anılarınızı dinleyebilir miyiz? Örneğin Tonguç Baba ve Hasan Ali Yücel’le ilgili anılarınız nelerdir?

İsmail Hakkı Tonguç, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde üç yıl eğitim hocamızdı. İş eğitimini, işe dayalı eğitimi inceledik birlikte. Pek çok güzel konuşmaları vardı. Ben onların bazılarını defterime not etmişim zaman zaman açar okurum. Bir gün bize “İlk dikiş iğnesi kim yaptı? İlk tekerleği kim düşündü? Bilinmiyor. Oysa bunlar insanlığa Napolyon’dan, Sezar’dan çok hizmet etmişlerdir” dedi. Halkın öncüleri bunlar, halkın yaşamını değiştiren, güzelleştiren emekçiler bunlar. Yani işe dayanmayan, el emeğine dayanmayan her şey boş. Eller beynin uzantısıdır. Etrafımızda ne görüyorsak her şey el emeğiyle yapılmıştır. El emeği kutsaldır. Bundan uzak olan toplumlar geri kalmaya mahkûmdur. Din okullarında biliyorsunuz boyuna Kuran ve ayetler ezberletilir. Ve bu şekilde öbür dünyada hurilerle bilmem nelerle güzel bir hayattan bahsederler. Hâlbuki oraya gidip gelen de yok. Yunus Emre 13. Yüzyılda diyor ki “Yalancı dünyaya konup göçenler, ne söylerler ne bir haber verirler, üzerinde kuru otlar bitenler, ne söylerler ne bir haber verirler. Kiminin üstünde dikenler biter kiminin başında sıra selviler, kimi güzel kimi masum, ne söylerler ne bir haber verirler.” Osmanlı 600 yıl öbür dünya için eğitim yapmış. Selçuklular öyle bugünkü İslam ülkeleri öyle. Öbür dünyada daha iyi mi yaşanıyor hiç belli değil. Hıristiyanlık da öyleydi ancak Rönesans ve aydınlanmacı süreçten sonra asıl yolun aklın yolu olduğunu kavradılar. Bilimler, sanatlar bu dünya için. Bu dünya içinde her şey. Hıristiyanlık zamanla etkisini kaybetti fakat İslam ülkelerinde durum bu değil. Bu ülkeler hala dünyanın en yoksul, geri kalmış ülkeleri. Neden? Çünkü öbür dünya için eğitim veriyorlar. Atatürk laiklikle bu durumu tersine çevirmek istedi. Önemli mesafeler kat edildi ancak ilerleyen dönemde vazgeçildi. Yönetici kadrolar hatta acı bir gülümsemeyle  söylüyorum  ama  demokrasi…  Türkiye’de  demokrasi  var mı?

Türkiye’de verilen oylar bilinçli oylar mı? Güneydoğuda okuma  yazma bilmeyen kadın kendisi için mi oy kullanıyor? Kocası şuraya ver diyor. Zaten kocasına da aşiret şuraya oy ver diyor. Demokrasi midir bu? Demokrasi her insanın kendi ihtiyaçlarını, dünya görüşünü temsil etmeli. Türkiye’de bu böyle mi?

Eğitiminizi müzik alanında tamamladığınızı biliyoruz. Fakat müzik yerine edebiyat. Bunun sebebi nedir? Edebiyata yönelirken sizi etkileyen yazarlar kimlerdi?

Dediğim gibi Köy Enstitülerinde kitap okumaya çok önem verilirdi. 40lı yıllarda tabi şimdiki kadar bol kitap yoktu. Yinede bütün yayınlanan kitaplar, dergiler kütüphanemizdeydi. Her okuduğumuz hakkında özetler çıkarırdık. Ben ilk defa Sabahattin Ali öyküleriyle sarsıldım. Önce pek çok kitap okumuştum tabi.

Mesela Tolstoy okumuştum doğru düzgün bir şey anlamamıştım. Dostoyevski’yi uzun yıllar anlayamadım. Kafkalar ve daha birçoğu… Yani her dönemin okuyacağı kitap ayrı, 10 yaşın 15 yaşın 20 yaşın okuyacağı kitaplar ayrı. Ve bize tavsiye eden de pek yoktu. Biz kendi tercihimizle, okuya okuya seçmeye başladık. Ben meğer dönemime göre yanlış kitaplara yönelmişim.

Mesela bir gün 13-14 yaşlarımda Paul ve Virginie geçti elime. O Paul ve Virginie beni büyüledi. Ordaki Paul’ı kendim yerine koyuyorum Virginie’i hayalimdeki bir kız olarak canlandırıyorum, ona âşık oluyorum… Sonra Denizler Altında Yirmi Bin Fersah beni etkilemişti. Sonunda kendi kendime seçim yapabilmeyi öğrendim. Derken Sabahattin Ali öyküleri vurdu beni. Hala Türkiye’nin en büyük öykü yazarlarından birisidir. Edremit’te geçen Kuyucaklı Yusuf hala en önemli romanlarımızdan biridir. Ve benim önüm açıldı adeta.

Şiirler, öykülerle birlikte 13-14 yaşlarımda acemice ama içimde uyanan büyük hevesle başladım yazmaya. Derken İstrati’yi keşfettim. Birçok kitap ve yazılarını okudum. Hala birçoğu ezberimdedir. Mesela Akdeniz adlı yapıtında İstanbul’a Mısır’a da gitmiş olan Romen bir inşaat işçisi bir yerde diyor ki “İskenderiye’nin Nil kıyısında lokantada bir haftalık kazancımı bir oturuşta yiyordum çünkü çok almak için çok vermek lazım. Orada can sıkıntısından patlayan zenginleri gördükçe zengin olmadığıma şükrediyorum.” Aradan 60 yıl geçti hala hafızamda. Çocukları yazarlarla yüz yüze getirmek lazım. Ben torunuma daha şimdiden kitaplarını ayırıyorum. Yani çocuklara okumayı düşünmeyi aşılamak gerek. Ve kitap okuma düşündürmeye de başlar. Ezberlemek öğrenmek demek değildir, öğrenmek anlamak demektir. Anlayınca da eleştireceksin, eksiğini yanlışını irdeleyeceksin. Okumak genel kültürü arttırıyor. Bir tarihte Profesör rahmetli Hüsnü Göksel –ülkemizin yetiştirdiği en önemli uzmanlardan biri- ile birlikte kitap imzaladık ve edebiyat kültürüyle karşılaşınca şaştım kaldım. Benim okuduğum yazarların hepsini okumuş.

Tolstoy’dan bahseder oldum Tolstoy’u benden çok daha iyi biliyor. Dedim “Hocam siz tıp insanısınız ve çok zorlu bir meslek. Nasıl fırsat buldunuz da bu kadar çok okudunuz?” şu şekilde yanıtladı: “Edebiyat bütün bilimlerin temelidir. Edebiyatı sevmeyen, edebiyatla meşgul olmayan hiçbir aydın kendi dalında da başarılı olamaz.” Günümüzde okullarımızda o kadar kötü bir edebiyat eğitimi var ki çocuklara okuma aşkı aşılanamadığı gibi çocuk nefret ediyor, mezun olunca kitabını yırtıp atıyor bazen. Daha bu sene Ankara’da Eğitim Bilimleri Fakültesine çağrıldık üç arkadaş ve orada Türkiye’deki eğitim üzerine konuşacağız. Girerken çimlerde kızlı erkekli genç kalabalıklar gördüm. Ancak amfiye girdiğimizde bomboş sıralarla karşılaştık. Sıra bana geldiğinde “Saygı değer dinleyenler ve saygı değmez boş koltuklar, söyleyeceklerimi neden dışarıda oturan insanlar dinlemiyorlar? Neden merak etmiyorlar?” diye konuştum. Eğer eğitim bundan birinci derecede etkilenecek öğrenci de merak uyandıramıyorsa o eğitim yanlış eğitimdir. Merak uyandıracaksınız. Merak olmayan insan keşifleri, buluşları nasıl yapabilir? Merak etmeyen insan nasıl hastalıklara tedavi bulabilir, merak etmeyen insan Amerika’yı keşfedebilir mi?

Geçenlerde bir yazı okudum Arabistan çöllerinde yaşayan bir akrep varmış. Çölde nasıl hayatta kalıyor, nasıl ürüyor, neyle besleniyor? Bunu kim incelemiş biliyor musunuz? Bir Fransız yazar. İki sene bu akrep türünü incelemiş. Her gün devenin önünde görüyor Araplar o akrebi ancak merak etmiyor, incelemiyor ve bir Fransız bilim insanı geliyor, inceliyor, yazıyor. Van Üniversitesi çağırmıştı iki sene önce. Bir İtalyan kadın gelmiş Türkiye’ye köyleri, kasabaları tüm Anadolu’yu araştırmış ve burada tam 200 çeşit peynir yapıldığını ortaya koymuş. Ve bunların arasından bir köylü kadının yaptığı peynir rockefellar peynirinin aynısı olduğunu söylüyor. Ya onlar bizden öğrendi ya köylü kadın onlardan. Fakat onların bunu bir sır gibi sakladıkları ortada ama yine de tat aynıymış. Üniversite rektörü ziraatçıydı ve ona bunu ne diye bir İtalyan kadının keşfettiğini bunca üniversite ve ziraat mühendisliği öğrencileri ve mezunlarının neden incelemediğini sordum. “Bu da bizim ayıbımız” diye yanıtladı beni. Merak olmazsa keşifler olmaz, ilerleme olmaz. Öğrencilerde merak uyandıracaksınız.

Edebiyat tarihimizde köy edebiyatı olarak adlandırılan akımın önde gelen temsilcileri arasında gösteriliyorsunuz ve ilk romanınız “Sarı Traktör”le birlikte eserlerinizde köyü anlattınız. Günümüzde ise köy edebiyatının rafa kaldırıldığını görüyoruz. Sizce bunda köyden kente göçün giderek artması mı daha etkili oldu yoksa gelişen edebiyatımızda artık köy  edebiyatına gerek kalmadı mı?

Biz yazmaya başladığımız yıllarda yani 1940ların ikinci yarısı ve 1950lerde  daha enstitü sıralarındayken yazdığımız şiirlerimiz, yazılarımız dergilerde yayınlanmaya başladı. O dönemin aydınları bize çok önem verdiler. Derken kitaplarımızı yayınlamaya başladık. Önde gelen kitap evleri ve gazeteler kitaplarımızın tanıtımlarını yapmaya başladılar ve ilgi de uyandırdı. İlerleyen yıllarda gerici iktidarlarca geriye götürülen Türkiye’de bu durum birden bire değişti. Bazı eleştirmenler de ortaya koyduğumuz edebiyatı “köyden edebiyat çıkmaz, roman çıkmaz, köy insanı ilkeldir, ilkel insanın romanı da ilkel olur” gibi sözlerle kötülemeye başladılar. O günlerde Fakir Baykurt’la birlikte Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nu ziyarete gittik. Bize “Biz köyü tren pencerelerinden gördük, köyü bilmiyoruz. Ancak siz içinden geliyorsunuz yazın. Yazın çünkü köyde çok roman var. İnsanımızın temeli, altyapısı orda, yazın.” dedi. Türk edebiyatının mihenk taşlarından, çok önemli bir kültür insanı Yakup Kadri böyle diyor. Ancak neredeyse züppe olarak tanımlayacağım bazı kentli eleştirmenler yeter bu köy edebiyatı diyerek yapıtlarımızı “tezek kokan roman” olarak adlandırmaya kalktılar. Bizi böyle aşağıladılar. Derken 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri büsbütün sol edebiyatın, toplumcu edebiyatın, gerçekçi edebiyatın arka planlara atılmalarına sebep oldu. Dergiler ve elbette anlayışları değişti. İnanır mısınız gönderdiğimiz kitaplar basılmaz oldu. Eskiden ta evimize gelen dergi sahipleri sonradan kitaplarımızı, yazılarımızı yayınlamaz, ilgi göstermez oldular. O dönemde hakkımda açılan bir davada savcı kitabımdaki bir betimleme üzerine bana sorular sordu. Ankara’da yüksek bir binanın balkonundaki kadınla aşağı gecekondu mahallesindeki bir kadının göz göze gelmelerini anlatmıştım. Savcı bana bununla ne demek istediğimi, ne   anlatmak istediğimi sordu. Dedim ki bu artık sıkça görülen bir durum ülkemizin gerçeklerinden biri. Bana burada sınıf çatışmasını mı anlatmaya çalıştığımı sordu. Ben de ona “Sınıf çatışmasını şimdi siz söylediniz” dedim. 12  Eylül sonrası Türkiye’nin geriye gidişi daha da hız kazandı.

Toplumcu edebiyatın önde gelen isimlerinden olduğunuz bir gerçek. Peki, özellikle 80 sonrası post modern olarak adlandırılan süreçte toplumcu edebiyatın durumunu nasıl görüyorsunuz? Başka şekilde sormak gerekirse bireyin ön planda tutulduğunu hissettiğimiz son dönem Türk edebiyatını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugünkü post modern olarak tanımlanan edebiyat halktan ve onların sorunlarından uzak, mesuliyet duygusu olmayan, bir tasası olmayan edebiyat anlayışıdır. Bunlar insan bunalımlarını, aşklarını anlatıyorlar. Bir yığın laf var ancak memleket yok, halk yok, yoksul insanlar yok. Böyle bir edebiyat anlayışında enstitülü yazarlar ve tüm toplumcu yazarlar adeta arkaya atıldılar. Örneğin benim kitaplar yakın bir tarihe kadar artık basılmıyordu ve arayan insanlar asla ulaşamıyordu kitaplarıma. Ama en son Literatür Yayınevi’nin çabalarıyla kitaplarım yeniden basıldı. Her şeyin ötesinde kitap satışları düşük, genel olarak okuyan yok kısacası. Biz enstitülü yazarların Türk edebiyatına katkısı, bir eleştirmenin de altını çizdiği gibi edebiyatın coğrafyasını değiştirmek, genişletmek oldu. Eskiden İstanbul’da yetişen yazarlar yalnızca İstanbul’u anlatmışlar. Ankara’dan bile yetişen yazar pek yokmuş. Cumhuriyetle birlikte eğitimin Anadolu’ya yayılmasıyla edebiyatın coğrafyası genişlemeye başladı. Yaşar Kemaller çıktı, Orhan Kemaller çıktı, enstitülerle birlikte bizler çıktık ve edebiyatın konusu bütün yurda yayıldı. Fakir Baykurt Burdur yöresini, ben Ankara yöresini, Dursun Akçam Ardahan yöresini anlattı. Bu ileride böyle anılacak. Köy Enstitülü yazarlar köyü anlattılar, halka gittiler, köylünün de duygularını, sıkıntılarını anlattılar. Herkesin romanı yazılabiliyorsa bir köylünün niye yazılmasın. Bir yazar şöyle söylüyor aynen “Bir hamalın da Kral Hamlet kadar derin bir ruhu vardır. Yeter ki oraya inmeyi bilelim.” En büyük zekâ halkın zekâsıdır, halk yaratır her şeyi. Yani halksız edebiyat olmaz örneğin büyük Rus Edebiyatı hep halktan bahseder.

Bir anlamda köyün yerini şehirlerdeki gecekonduların aldığını söyleyebiliriz. Buna rağmen bir gecekondu edebiyatından söz edilemiyor sizce bunun sebepleri nelerdir?

Az da olsa örnekleri yok değil. Örneğin benim “Kente İndi İdris” adlı romanım köyden kente göç etmiş bir adamın nasıl tutunduğunu, gecekonduda nasıl yaşadığını, nasıl yalnız kaldığını anlatır. Rahmetli Ruhi Su alt katımızda otururdu, “Kente İndi İdris”i ona imzaladığımda bana “Koca kentte yalnız  kalmış kimse yardım etmiyor, iş arıyor, hamallık yapıyor… O  adamın yalnızlığını öyle güzel anlatmışsın ki içimde hissettim” dedi. Sonra Kemal Ateş eserlerinde gecekonduyu anlatır. Yalnız tabi gecekondu gelip geçici bir hayat, ne köy ne kent, ikisi arasında bocalayan insanlar. Bunlar kalıcı değil, değişken. Köyden gelenler anında kentli olamıyor.

Başta Orhan Kemal Edebiyat Ödülü olmak üzere sayısız ödüle layık görülmüş bir yazar ve her daim genç bir aydın olarak Talip Apaydın’ı önümüzdeki yıllarda ne gibi projelerde göreceğiz?

Tabi oldukça yaşlandım ve eskisi gibi yazamıyorum. Hanımım ve çocuklarla  hep kavga ediyoruz, bilgisayara geçemedim hala. Oğlum yeni bilgisayar almak istiyor bana ama ben daktiloyla yazmaya devam ediyorum. Birçok yayın düzenli yazı istiyor benden. Yeniden İmece dergisi ki beğenerek takip ettiğim bir dergi, benden her ay düzenli yazı istediler. Onlara gönderiyorum yazılarımı. Büyük projeler için kendimde enerji bulamıyorum belki de. Ama konferanslara sık sık çağrılıyorum ve elimden geldiğince gidiyorum. İnanır mısınız son yıllarda Avrupa’nın 8-10 şehrine çağrıldık. İki yıl önce New York’ta bir konferanstaydım. Her sene üniversiteler, fakülteler çağırıyor bizleri ve seminerlerde çeşitli platformlarda konuşmalar yapıyorum. Çoğu elbette enstitülerle ilgili oluyor. Ancak ilginçtir nereye gidersem gideyim enstitü mezunlarının çocuklarıyla karşılaşıyorum mesleklerinde başarıyla ilerlemiş olarak. Gittiğim bir konferansta katılımcılar arasında üç profesör Köy Enstitüsü mezunlarının çocuklarıydı. Aras Kargo’nun yöneticisi benim öğrencimmiş mesela. Burhaniye Belediye Başkanı, Kadıköy Belediye Başkanı…

Peki, buna sevinelim mi üzülelim mi? Sadece 6-7 yılda bu etkiler bırakılıyorsa demek ki Enstitü ışığı kesilmeseydi neler olacaktı?

Büyük şairimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya bu konuyu sorduklarında Dağlarca “Köy Enstitülerini kapatanların mezarlarına …” diyerek cümlenin devamını boş bırakmış. Tam Dağlarca’ya uygun bir cevap! Yine Sabahattin Eyüboğlu’nun bir sözü var: “Köy Enstitüleri hakkında ne düşündüğünü söyle sana kim olduğunu söyleyeyim!

Halise Apaydın – İsmail Hakkı Bey’in yıllar önce bana bir sözü var, Köy Enstitüleri kapatılmış ben de tayin yaptırıyorum ancak ortaöğretime vermiyorlar bizi. Yüksek Köy Enstitüsü mezunu olduğumuz halde ilkokulda çalıştırıyorlar bizi. Yani Yüksek Köy Enstitüsünü kabul etmiyorlar orası kursmuş onlara göre. Üç yıllık kurs dünyanın neresinde görülmüş ayrı bir mesele tabi. Biraz  takviyeyle uğraştım ve Talim Terbiye kurulundan sonunda bir ortaokula müzik öğretmeni olarak tayinimi yaptırttım. Evraklarımı gördüğünde senin tayinini zor çıkartmışlar dedi. 10-15 tane evrak vardı elimde ve bunların hiç birine gerek olmadığını söyledi. Sudan sebeplerle beni meslekten men edebileceklerini ve bu sebeple köyde öğretmenlik yapmamın daha iyi olabileceğini söyledi. Sonrasında “Ama şunu unutma, bu memleket sizi mumla arayacak. Öyle bir temeliniz var  ki sizin bu memleket sizin gibi temelden yetişen bu memlekete lazım olan elemanı yetiştiremez. Sizi mumla arayacaklar bir gün.” Sizler de belki arayanlardansınız…

Bir gün bir dost bana “Köy Enstitüleri sadece 17.000 mezun verdi ancak enstitü mezunlarının bana gönderdiği kitaplarla kütüphanem dolu. Halen 550 tane olan İmam Hatip okullarından şuana kadar neredeyse 400.000 civarı mezun çıktı ve neredeyse bir o kadar da öğrencileri var ancak ortada tek bir kitap yok. Aradaki fark nedir siz de köylerden alındınız onlar da?” dedi. Farkı şöyle açıkladım  “Biri düşündüren eğitim, aydınlanmacı eğitim, öteki ezberleten eğitim. Aradaki fark bu kadar açık.” Köy Enstitülerinden mezun olup hala hayatta olanlar, örneğin ben, hala çalışıyoruz, üretme peşindeyiz.

Azizm Sanat Örgütü olarak çok teşekkür ederiz Talip Bey ve Halise Hanım bu keyifli ve fazlasıyla öğretici, aydınlatıcı söyleşiden ötürü.

Biz de çok teşekkür ederiz. Söylediğim gibi sayıları az da olsa, bunca kötü eğitime rağmen üniversitelerimizden düşünen gençler çıkıyor hala çünkü aklın yolu birdir. Düşünmeye başlayan insan doğruyu er geç bulur. Ve bunu okuyarak geliştirirse bir aydın olur.

Onur Keşaplı

*https://issuu.com/azizm/docs/edergieylul09

Bunu paylaş: