Western Sinemasının Tarihi – Ceyda Şahinoğlu

Western Sinemasının Tarihi*

Amerikan sineması, western türüne indirgenemez ama hiç kuşkusuz western, Amerikan sinemasına özgü bir türdür ve bu sinemanın en önemli simgesidir. Hollywood’un ilk yıllarından başlayarak, değişikliklerle de olsa günümüze dek varlığını sürdüren, 1960’lı yıllarda Avrupalıların, özellikle de İtalyan sinemacıların yaptıkları başarılı “spaghetti” western denemelerinin bile sarsamadığı bu türün, Hollywood ‘la özdeşleştiğini söylemek yanlış olamaz. Western ya da kovboy sineması Amerika ‘da İç savaşın sona erdiği 1865 yılı  ile 19.yüzyılın sonları arsındaki dönemde, ülkenin kanunsuzluğun kol gezdiği sınır boylarında ki yerleşim bölgelerini ele alır ve yasadışı işlere karışanları adalete teslim eden bir kovboyun öyküsünü anlatır. Ama bir bakıma da Amerikan’ın “Batıya” açılmasına romantik ve oldukça nostaljik bir bakış getirir. (Teksoy, Rekin. Sinema Tarihi.s.188,189) Amerika Birleşik Devletleri tarihinin önemli bir kesitini teşkil eden kovboy serüvenleri’nin sinema dünyasındaki yeri en az tarihi klasikler kadar ve belki de onlardan ziyade dikkati çekmiş beyaz perde seyircisinin yıllar yılı bıkıp usanmadığı başlıca film türü olarak gönüllerde taht kurmuş ve yapımcılarına hayli kar sağlayan pek verimli bir maden teşkil etmiştir. 1920 ve 1950’li yıllarda bu nevi filmlerin başrol oyuncuları hem kaliteli hem de kovboy tipine yakışıyordu ancak 1950’li yıllardan sonra  yıldız sisteminin yoklara karıştırılmasıyla birlikte seyirci eski rağbeti göstermemiştir. 1960’dan sonra Amerikan sineması hemen birçok alanda bunalıma girmiştir. 70’lerde ise bu tür silinmiştir neredeyse 90’larda ise ironi halinde ya da dönem filmleriyle karşılaştırılan bir tür olmuştur. (Zaman Tünelinde Tüm yönleriyle Sinema Dünyası) Western yalnızca çıkış noktaları sinemasının kendisiyle özdeş olan bir tür değil aynı zamanda uzun yıllar boyunca aralıksız başarılar kazanmış bir film biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Otuzlu yıllardan itibaren edinilen göz alıcı ticari başarılar bu türün sağlıklı bir yapı üzerine kurulduğunu göstermektedir. Kuşkusuz westernler cinayet romanları dedektiflik öyküleri ve yaşanan günün toplumsal sorunları gibi pek çok dış etken tarafından da belirlenmiştir. Yapılan tarihsel araştırmalar westernlerin Araplar, Hintler, Latinler, Almanlar ve Anglo Saksonlar arasında aralıksız başarılarını sürdürdüklerini  göstermiştir.  Western’in  gençlik  iksirine  benzer  bir    gizemi vardır. Bu sinemanın özüne ilişkin bir sırdır(Bazin, Andre. Sinema Nedir.s.263) 1930’lar westernin tarihi açısından çok önemlidir çünkü ses bu türe çok şey katmıştır. Westernin ikonografik dünyası daha gelişmiştir. Bu dönem ikinci dünya savaşıyla artan faşizan duyguların Almanya dışında başka ülkelerde yaşandığı dönemlerdir de ve yerli düşmanlığı arttı bu türde de bu çarpıtılarak anlatıldı Vietnam savaşının etkilerinin de görülür. 60’ların ilk yarısı Hollywood da devrim yaşanır.(Güçhan, Gülseren. Tür Sineması Görüntü Ve İdeoloji)Sinema bir eylem olduğu için westernin de par excelence sinema olduğunu söylemek olanaklıdır. Onun bileşenleri arasında dörtnala kaşan  atlar ve kavgalar olduğu doğrudur. Ancak bu durum westernin basit bir macera film türü olduğunu göstermez. Tarihsel doğrular ile westernler arasındaki ilişkiler doğrudan  ve  anlık  değil  diyalektik  yapıdadır.(Bazin,  Andre.  Sinema   Nedir.S.263 İzdüşüm Yayınları 2000)Western Tarihi ilk örneği daha 1903 yılında yapılan S. Porte’re ait olan Büyük Tren Soygunudur. Ama türün gerçek başaltıcısı Thomas Harper Ince‘dir. Western savaş öncesinde mükemmellik düzeyine ulaşmıştır. Posta Arabası klasik mükemmelliğin gerçekleştirildiği bir sosyal efsanedir. Psikolojik gerçekler ve western mizansenin geleneksel teması arasında ideal bir denge oluşturmuştur. Posta abrası tekerlek gibi eksenin ortasında bulunmaktadır ve her konumda dengeyi sağlamaktadır. Ancak ortada bir paradoksun olduğu da su götürmez bir gerçektir. Western savaş yıllarında Hollywood repertuarından nerdeyse tamamen silinmiştir. Bu yansıma şaşırtıcı değildir, diğer macera filmleri ve savaş filmleri westerne olan ilginin azalmasına neden olmuştur. Ancak savaşın kazanılmasıyla western eski popülerliğini kazanmıştır. Bu yeni westernlerde Barok süslemelerinden yararlanılmıştır. Teknik biçimciliği de eklemek gerekir. Savaş sonrası bu westernler süper westernlerdir ve işlediği konular estetik, ahlaksal, psikolojik, politik ve erotiktir. Kapak kızlarının yükselme dönemi başlamıştır. Kahraman şerif aşk konusunun işlendiği bu konulara en iyi örnektir. Eğer western kaybolmaya yüz tutmuşsa süper western onun çözülüşünün ve çöküşünün mükemmel bir ifadesi olacaktır. Aslında ellili yılların westernleri üzerinde değerlendirmeler de bulunmak hiç kolay değildir. Duygu, duysarlılık, lirizm gibi sözcüklerin bu yapılanmaların değerlendirilmesin de kullanılması gerekebilmektedir. Bütün bu kelimeleri kapsayan içtenlikte önemlidir. Birazda olumsuzluklarından bahsetmek  istiyorum, romansal unsurlar barındırmaktadır. Karakterlerin özgünlüğü dâhilinde yapımlar gerçekleştirilmesine karşın bu daha çok geleneksel temaların zenginleştirilmesi şeklinde olmaktadır. Film karakterleri roman karakterlerinden tamamen kurtulamamıştır. Ama yinede western bizim ülkemizde ve tüm ülkelerde ilgi görmüş ve unutulmaz bir türdür.(Bazin, Andre. Sinema Nedir.s.268,269,275.İzdüşüm Yayınları2000)

WESTERN TÜRÜNÜN İKONLARI VE İÇERDİĞİ KONULAR

Kovboy, Teksas ‘ta ortaya çıkan bir destan kahramanıdır. Aslında sığır çobanı  da olsa aynı zamanda dürüstlük, namus, onur, görev bilinci gibi kavramlarında bekçiliğini yapar, suçsuzların yanında yer alır, suçluları cezalandırır. Kültürsüz ama romantik ve ülkücü bir serüven adamıdır kovboy. Bir açıdan ortaçağ şövalyelerine benzetilebilir. Uçsuz bucaksız vadilerde, geçit vermez dağlarda, kızgın çöllerde, azgın ırmaklarda çoğu kez tek başına doğaya yenik düşmemeye çalışır ve bunu başarır. Kovboyun sığır çobanı olması sürüyü ve western’in ana öğeleri arasına sokar. Bunların yanı sıra kasabalar arasında  ulaşım sağlayan posta arabaları ve kara dumanlar salarak geçen kömür lokomotifli trenler de western’in ana öğeleri arasında yer alır. Kasabanın düzenini sağlamakla  yükümlü şerifle, yargıç, doktor, avcı, altın arayıcısı gibi kişiler filmin kahramanları arasındadır. Bunlara hemen her filmde yer alan ve mutlaka silahların çekildiği kasaba barının (saloon) sahibi, altın yürekli bir bar kadını (bu türün kadını azınlıkta olup erkeklerin ortamına ayak uydurur, duygularını bastırır, sırasında erkek gibi dövüşür, zaten içki ve tütün içmeyen kovboy için de cinsellik fazla önem taşımaz), zaman zaman bir haydut avcısı ve “kötü” adam ya da adamlar eklenir. Kötü adam kimi kez, Billy The Kid, Frank ve Jesse James Kardeşler, Wyatt Earp gibi, “Batı” tarihinin gerçek eşkıyaları olur. Yerleşecek toprak aramak için birlikte yola çıkan insanların oluşturduğu kervan ise türü destansı bir hava kazandırır. Kervan zorlukları aşıp, Kızılderili saldırılarını püskürtüp hedefine ulaştıktan sonra toprak paylaşımı yapılınca toprak mülkiyeti sorunu gündeme gelir. Zaten western’in ana temalarından biri Missisipi ırmağının batı yakasında özel mülkiyetin kurulmasının tarihidir. Kervan yol alırken dayanışma içindeki insanlar yerleşik düzene geçilince topraklarını korumak için gerektiğinde birbirine silah çekerler. Silah çekmek günlük yaşamın bir parçası gibidir. Western türünün kişileri sık sık “kanun benim” sözünü yinelerler. Her kişinin yasa anlayışı kendine göre olduğu için silahına ilk davranan canını karşısındakinin kurşunundan korumuş olur. Gerçekten de bütün bu insanların bellerindeki kemerde bir ya da iki tabanca vardır. Albay Samuel Colt’un 1835 yılında Kızılderililere karşı kullanmak amacıyla yaptığı ve kendi adını taşıyan altı mermili tabanca bu insanlar için vazgeçilmez bir savunma aracıdır. Çünkü bu ortamda insan yaşamı sürekli bir tehdit altındadır. Ölüm her törensel hem de sinemasal bir sondur. Klasik tragedyalarda olduğu gibi bir kurtuluş yolu bile olabilir. Ölüm kasaba meydanındaki bir düello sonucunda gelebileceği gibi at üstünde, arabada, trende çarpışma sonucu da gelebilir. Beyazları “soluk yüz” diye tanımlayan Kızılderililer ile beyazları zor durumdan kurtarmak için son anda borazanlar çalarak dörtnala gelen atlı askerler de kovboy filminin ana öğeleri arasında yer alır. General Sheridan’ın 1875’te söylediği “En iyi Kızılderili ölü Kızılderilidir” sözü western sinemasının Kızılderililere bakışını da özetler. Gerçekten de batının fethi yüzyıllardır buralarda yaşayan Kızılderililerin yok edilmesine bağlıydı. Amerikan politikası Kızılderili sorununu çözmek için onları yok etmek yöntemini uyguladı ve tarihin en büyük soykırımlarında birini gerçekleştirdi. Sinemada doğal olarak resmi politikayı benimseyerek Kızılderiliyi yok edilmesi gereken ilkel bir yaratık olarak gördü. Western sineması ancak yıllarca sonra, John Ford’un yönettiği ve Apaçilerin askerlerini kıyıma uğrattığı ünlü Little Big Horn Savaşını konu edinen Kan Kalesi 1946, ilk kez bu anlayışın dışına çıkacak Kızılderilileri de iyi ve kötü yanları olan birer insan olarak ele alacaktır. Ama temelde western sineması Kızılderili kıyımı, yabancı düşmanlığı, eşkıyalık ve iç  savaşla  öne çıkan bir dönemin milliyetçi ideolojisiyle örtüşen bir türdür. Westernin büyük ilgi görmesinin nedenleri arasında dingin bir ortamın bir kişi ya da bir olay tarafından sarsılmasına ve bozulan düzenin çoğu kez kötülerin öldürülmesiyle yeniden kurulmasına dayanan ve seyircinin kolayca kavrayabildiği yalın konusu gelir. Yalın konunun iğneli konuşmaları seyirciye büyük keyif verir. Ellerini silahlarına atmaya hazır kovboylar. İyilerin şapkası beyaz, kötülerinki kara olurdu. Western sinemasında genellikle yakın planda yoktur. (Teksoy,Rekin. Sinema tarihi.s.189-200)Western filmlerinin karakterleri sürekli bir hareket halinde olma bir coşkunluk oluşumudur. Bütün bunlar Amerikan yaşantısının geleneksel yapısı içinde bulunana şeylerdir. Yöre halkının çiftçilik ve hayvancılık işleriyle meşgul olması bu durumun kaynaklarından biridir. Filmlerde iyi ve kötü karakterler çok belirgin bir şekilde ayrılmaktadır. Kadınlar altlı üstlü olarak toplumsal sıralamada yerlerini almaktadırlar. (Bazen, Andre. Sinema Nedir.s.264)

POSTA ARABASI

Bugün hem Ford’un hem de sinemada western türünün klasikleri arasında sayılan “stagecoach”un (1919)konusu çok ünlü bir halk romancısı olan Ernest Haycox’ın bir romanından alınmıştı. Bir Owen Wister ya da bir Zane Grey ayarı olmamakla beraber, Haycox basit’e indirgenmiş bir hikâyeyi bütün o western romanlarına özgü göz boyacılığı ve şamatasıyla “Stagecoach”da anlatıyordu.

Olay bir kasabadan öbürüne gitmekte olan bir posta arabasında geçiyordu. Arabada çeşitli tiplerde insanlar binmişlerdi. İçlerinde iki ayrı sınıftan iki kadında bulunuyordu. Geriye kalanların arasında sarhoş ve kentten sürülmüş bir doktor, gezginci bir içki satıcısı, bir bankacı ve birde kumarbazda vardı. Yarı yolda bir hapishane kaçkınına rastlıyor onu da arabaya alıyorlardı. Kadınlardan soylu olanı bir kalede görevli subay kocasına görmeye gidiyordu. Öbürü adının kötüye çıkması nedeniyle o da sarhoş doktor gibi yaşadığı kentten dışlanmıştı. Posta arabası iki yerde konaklıyor üçüncü ve son varış noktasına yaklaştığı bir sırada yolun tam yarısında Kızılderililerin saldırısına uğruyordu. Kötü kadın “Dalasa” yapılan muamele ile o dönemlerin ahlak anlayışını ortaya koyuyor yüksek sınıfın iki temsilcisi “bankacı ve subay eşi” bu anlayışı daha ir baka açıdan sürdürüyorlardı. Alt sınıfın kişisi olan Ringo Kid’in ise bu çeşit ahlak anlayışıyla ilkelerini umursamadığı yoktu tabii. Alkolik doktor da  arada  bir insan olduğunu hatırlıyordu. Gezgin içki satıcısı tam ortanın insanıydı. Etliyle sütlüye karışmayan her şeyi oluruna bırakan ve her iki sınıfın uzlaşmalarını bir köşede bekleyendi. Bu birbiriyle bağdaşmayan her biri ayrı sınıfları temsil eden (içlerinde doktorla kötü kadın, toplumdan dışlanma çizgisindeydiler)bir posta arabasında bir araya geliyor; önce doğum ardından da ölümle karşılaşıyorlardı. Her şey olağan iken bu insanları ayıran sınıfsallık sonradan hepsini birleşmeye ölüme karşı koymakta yan yana olmaya çağırıyordu. Film bu özelliğinin yanında folklor   öğelerine   de   sıkı   sıkıya   bağlıydı.   Sinema   dili   ise   bugün     bile yadırganmayacak bir ustalıkta yalın insancıl ve şiirli bir sinema diliydi. Filmin ana çatışması bir kasabadan diğerine gitmekte olan posta arabası istediği yere varabilecek mi yan çatışmalar ise karakterler arasında olmaktadır başta yakın olmayan hatta aynı arabada yanı masada olmaya katlanamayan asil bayanla  diğer bayan arasında yakınlaşma olacak hatta bebeğin doğumuyla birlikte doktor saygısını kazanacak, azılı katil ve diğer bayan arasında aşk olacak bunu gören şerif her şeyi bilmesine rağmen onları özgür bırakacaktır. Posta Arabası psikolojik zenginliğin olduğu bir filmdir ve karakterler genel özellikleri yerine ayırt edici özellikleriyle verilmiştir.

KAHRAMAN ŞERİF

High Noon yani tam öyle vakti… Güneş tam tepeye geldiğinde küçük  Hadlyville kasabasının eski şerifi Kane öğlen treniyle gelecek olan ve kendisinden intikam almakta yeminli bir haydut çetesiyle karşı  karşıya gelecektir. Bu kaba güç temsilcileri 1870’lerin Vahşi Batısında bir kez daha silahla destekli güçlerini ve çıkar ilişkilerini bir grup insanın dürüst ve sakin yaşama özlemlerinin üzerinden silindir gibi geçirmeyi deneyecekler ve kasabaya el koyacaklardır. Şerif Kane aslında iç huzuruyla çekip gidebilir. Çünkü görevi sona ermiştir, yakında yeni şerif gelecektir, ona da yeni evlendiği güzel karısıyla çekip gitmenin yolu gözükmektedir. Üstelik kasabada hiç kimse kaba güce karşı çıkmak için kılını bile kıpırdatmaz. Ne kasabanın eşrafı ne yargıç ne de rahip ne bir salon işleten eski sevgilisi ne yardımcısı hatta ne de karısı, herkesin  düşüncesi birdir. Eşkıyaya karşı çıkmak sana mı kaldı? Çek git karınla birlikte bırak bu haydutların hakkından kanun gelir… Ama kanun ortalarda yoktur. Yaşlanmaya başlamış yorgun şerif Kane yeni kanun gücü gelinceye kadar hala kanunun temsilcisidir. Her şeye ve herkese karşın görev duygusu şerif Kane‘i iş başına çağırmaktadır. Çünkü kaba güce, yaşamlarımıza el koymaya kalkan haydut ve eşkıya ya direnmezsek onları ilerde gelmesi olası yasa gücüne havale edip bana dokunmayan yılan bin yaşasın dersek her şeyden önce insanlığımızı da yadsımış olmaz mıyız? İnsan toplum halinde yaşayan insan herkesin birey olarak görevini yerine getirmesi gereken bireysel sorumlulukla toplumsal sorumluluğun ayrılmaz biçimde birleştiği bir düzen kurmazsa ne olur? Kaba güce karşı direnmek yaşamımız kadar onurumuzu da korumak zorunda değil miyiz? İşte tüm bunlar ve daha başka şeyler… Pauline Kael’e “western türü üstü örtülü yurttaşlık dersleri için bahane olarak kullanılmış” dedirten bir ayrıksı film…

Kahraman Şerif’i ilk izlediğimizde elbette bunların farkına varmazdık, öylesine bilinçli bir sinema seyircisi değildik… Şimdi geriye dönüp sayısız kez izlediğim bu filmde önce beni çekenin ne olduğunu bulmam olanaksız. Olasılıkla yalın ama saat gibi kurulmuş gerilimin pürüzsüz akışı kontrollü ama son derece etkili bir sürükleyiciliğin kendi ancak ele veren varlığı saate karşı bir yarışmanın gerçek, birebir uzunluğunda yaşanması… Ve elbette oyuncuları… En parlak dönemine yetişemediğimiz bir Gary Cooper’a nerdeyse yaşlılığın eşiğinde olduğu bir çağda gelen bir yıldıza bir ömür boyu bir belki birkaç kere nasip olacak sağlamlıkta bir rol ve onun da ikinci Oscar’ının alacak biçimde rolüne asılması. Yeni yıldız Grace Kelly’nin bu erkekler öyküsünün iki kadınında bir olarak rolüne getirdiği her anlamda beyazlık ve temizlik onu bu ayrıksı westernde giydiği bembeyaz giysileriyle anımsamamak olanaksız. Eski sevgili bir saloon sahibesi onu çok daha güzel ve masum bir kadına kaptırmıştır. Ve yine unutulmazlar içinde fonda bir şarkı Dimitri Tiomki’e ait.

Film tam da ABD’yi allak bullak eden McCarthy soruşturmalarına ve bu soruşturmaların tüm bir Amerikan toplumunu sus pus halde boyun eğmeye senatörün temsil ettiği toplumsal histeriye teslim olmaya zorladığı döneme denk gelmişti. Kendisi de bir Mc Carthy kurbanı olan ve onun ünlü kara listesinde yer almış yazar Carl Foreman’ın John W. Cunningham’ın “the Tin Star” adlı kısa öyküsünü senaryoya uygularken böyle bir koşutluk kurup kurmadığı bilinmiyor. Kane ihanet yolu üzerinde yürüyen bir kahramandır. Yalnız başına yürür. Onu yok etmeye kararlı dört hayduda karşı ama aynı zamanda kurtarmaya çalıştığı insanların arasında da yalnız. Eyleme geçmemek için herkesin kendi gerekçesi vardır. Sam Fuller ve yargıç sadece korkmaktadır. Harvey ihtirası yüzünden bir şey yapamaz rahip ve şerifin kendi karı dinsel inançları yüzünden. Eski şerifte artık bezginlik hâkimdir, bir yakın arkadaşta ise gerçekçi davranış tutkusu. Ama bu gerekçeler nedenli inandırıcı olsalar da şerifi etkileyemezler. Ve o tek başına olsa da haydutluğa gaspa ve yasadışlılığa karşı onurla başkaldırır. Aslında  herkes gibi korktuğu başka bir yerde olmak istediği halde. Bu film klasik trajedinin gücünü yaratan üç temel özelliği mekân, zaman, tema birliğini de mükemmel uygular. Yalın bir western öyküsünün hızlı bir karmaşık kurguyla nasıl gerilim kazanabileceğinin parlak bir örneğidir.(Dorsay, Atilla.100 Yılın Filmi S.155,156,157) Filmin bizim izlememiz açısından önemi şerifin hissettikleriyle bizde aynı duyguları yaşarız. Acaba haydutlarla savaşmak için kalacak mı yoksa bir yerde pes edip ona destek vermeyen kasabalıyı bırakıp karısına mı gidecek. Şerifin yaşadıkları asıl çatışmayı oluşturmaktadır.

SARI KURDELALI KIZ

Amerikan İç Savaşı sırasında atlı birliklerin kahramanlıklarının, yurt severliklerinin övgüsünün yapıldığı bir filmdir. Kızılderililer bütün batıya yayılmak üzeredirler. Birkaç gün içinde emekliye ayrılacak olan komutan müdürünün kızını bir komşu kasabaya götürmekle görevlendirilmiştir. Komutan kasabaya geldiğinde buranın yakılıp yıkıldığını ve kasabada yaşamakta olan insanlarında ölmüş olduğunu görecektir. Film Amerikan süvarileri ve Kızılderililer arasında yaşanan savaşı konu alır. Bu filmin ana çatışması emekliye ayrılacak olan komutanımız müdürüne verdiği sözü tutarak onu Kızılderililerin saldırısından koruyacak ve diğer kasabadaki posta arabasına bindirecektir. Yan çatışmaları ise kıza âşık olan diğer iki asker ve kız arasında görmekteyiz Biz filmi izlerken ne olacak diye bekleriz ama film kısa sürer kasabaya sağ salim varılır ama kasabadaki diğer insanlar ölmüştür. Yine asil bir kadın vardır ve erkekler etrafında pervane olmaktadır.

AFFEDİLMEYEN

Film Vahşi Batı ünlerinde küçük bir Amerikan kasabasında bir kovboyun zavallı bir fahişenin suratını dağıtmasıyla başlar. Şerif Little Big Daggest için bu önemli bir olay değildir. Suluya ceza verme gereği duymaz, oda fahişelerin sözü dinlenmemesi ve yemini kabul edilmemesi gerektiğine inananlardandır. Ama kentte herkes gibi işlerini yaparak kazanan kızlar buna razı olmazlar.  Arkadaşları sermayesi demek olan yüzlerini kaybetmiştir. Araların  da  1000 dolar toplayarak cezalandırıcı birini aralar. Bir zamanların en iyi silahşorunun dikkatini çeker bu ödül. Munny çok sevdiği bir kadınla evlenmiş ama onun ölünden sonra iki çocuğuyla köşesine çekilmiş sade bir çiftci hayatı sürmektedir. Silahı da bir zamanlar elinin titremesine sebep olan içkiyi de bırakmıştır. Ama eline yeniden silah almak için gizli bir istek duyan munny bu ödülü bahane ederek kuşanır. Yanında yaşlı zenci dostu ve uzağı iyi göremeyen bir ufaklık  Kid vardır. Üç kişilik ekip Big Whisky kasabasına gelir ve iki haydudu ararlar. Ancak iş zor gözükmektedir iki kafadarın eski güç ve yetenekleri çoktan yitip gitmiştir, genç oğlan ise çok deneyimsizdir. Buna rağmen işi başarır ve iki haydudu temizlerler. Ama onların fahişeye yaptıklarına sesi çıkmayan psikopat şerif Ned’i yani munny’in yakın dostunu işkenceyle öldürür. Munny’in artık şerifle karşılaşıp son bir kez ölümüne çarpışmak için bir nedeni vardır. Eski bir dostun intikamını almak yasa adamı kılığına bürünmüş kötülüğe karşı çıkmak ve başta kendisi herkese hala eli silah tutan yürekli bir silahşor olduğunu  kanıtlamak yani yok olan gururu yeniden çağırmak. Klasik western, 1950’lerin psikolojik westerni son yılların ilerici westernleri ve de anti western gibi yan türler ve akımlar bu filmde uyum içinde kaynaşarak yeni ve değişik bir tada ulaşırlar. Durumlar, olaylar ve kişilikler ilk bakışta klasik westerni çağrıştırır. Ancak çok iyi hazırlanmış bir senaryo ve kahramanların yüreğine derinlemesine dalar, bu kuşkusuz westerne modern yenileyici bir bakıştır. Efsaneye mesafeyle bakar, onu ayrıştırır, eleştirir, klasik westerni tüm klişeleri, kahramanlık anlayışı, kaba gücü yüceltme tutkusu ve maçoluğuyla birlikte yargılanan bir film. Eski klasik  westernlerin  yan kişileri  birden öne  geçer marjinalleri başrollere  doğru tırmanmaya başlar. Onun imdadına ise yorgun ve bıkkın bir silahşor yetişir. Zamanlar değişmiştir artık en hızlı silah çeken silahşor yerine fahişe alkolik ve emekli silahşorlar gölgesinden korkan çocuklar moda olmuştur.

Bu yapı içinde bireyler en klasik western durumlarını bir tiyatro sahnesinde ki gibi belli bir törensellik içinde düşünüp tartışarak yaşarlar. Şiddet ve hız yerini bilince, düşünme ve irdelemeye bırakmıştır. Tüm bir Vahşi Batı efsanesi, tüm mitoslarıyla birlikte çiğnenip geçilir. Kahraman filan yoktur ortada. Sadece yorgun, bezgin, sefil, pislik içinde insanlar vardır. Ter kokuları salona yayılan, silahın hangi yanında olurlarsa olsunlar korkan, ürken, neredeyse altına eden  tüm zayıflıklarıyla ve zavallılıkları içinde beliren insanlar. Gerçek Vahşi Batıda olasılıkla böyleydi.(Dorsay, Atilla. 100 Yılın Filmi. s.24,25,26) affedilmeyenler öyle bir filmdir ki kadınlar ve beygirlerin bir tutulduğu hissini hemen alabiliyorsunuz   kadının   yüzünün   parçalanmasının   diyetinin   yerine  beygir getirilmektedir. Ned, Munny ve kid’in yola düşmeleri (point of the  return) İngiliz Bob iyi giyinimli şık. Üçlü yola çıktıktan sonra örgü giderek yükseliyor ve tempo artıyor. Şerif ise iyi blöf yapan akıllı bir adamdır. Munny geçmişinde birçok adam öldürmüş ve vicdan azabı çekiyor ve çocuklarının bunu bilmesini istemiyor. Munny ilk adamı vurur ama eskisi gibi kolay adam öldüremediğinin farkına varmıştır. Kriz anı ise Ned’in ölüm haberinin gelmesiyle ortaya çıkar Munny artık tövbesini bozmuştur ve şerifi öldürmek için kasabaya döner. Şerif dâhil herkesi vurur ve filmin bitişi ilk başlangıçta görünen Munny’in evidir. Bu filmin ana çatışması bir zamanların acımasız kovboyu gözünü bile kırpmadan insanları öldüren iyi nişancımız arkadaşının vurulmasıyla kasabanın şerifi tarafından dalga geçilen gururunun ayaklar altından kaldırılmasıdır. Genelde westernler de olan Kızılderili hikâyesi yoktur ama iyi kovboy kötü  kovboy vardır. Yan çatışmalar ise karısı ölmüş olmasına rağmen diğer kadına yüzü  yaralı olan kadına karşılık vermemektedir.

GÜMÜŞ EYERLER

Mel Brooks’un tüm western kalıplarıyla dalga geçtiği komedi tarzında bir filmdir. Film içinden demir yolu geçecek olan ve bu nedenle zor günler geçiren kasabalı ve zenci şerifin başından geçen olayları konu almaktadır. Bu filmde westerni anımsatacak tüm ikonlar bulunmaktadır ancak işlenişi diğer westernlere göre çok farklıdır. Başta zenci bir şerif bulunmaktadır ve neredeyse filmin geneline baktığımızda tüm ülkelere ait insanlarla karşılaşıyoruz. Çinli, zenci, Meksikalı, Arap, v.s.Film bize siyasal anlamda da kukla olmuş bir vali göstermekte ve onu elinde çeviren karakterimiz bulunmakta. Aptal ama demir yolunun yapımıyla ilgilenen bir adam ve aslında öldürülmesi için yani kasaba halkının kabul etmeyeceğini düşündükleri için seçilen bir zenci şerif. Asıl çatışmayı kasaba halkı ve zenci şerif arsındaki çatışmada görüyoruz halk başta onu kabullenmez ama kasaba için yaptıklarını görünce araları iyi olur. Şerifi öldürmek için gönderilen Mongo bile onu sever diğer yandan baştan çıkarılmak için gönderilen Alman asıllı kadında âşık olur ve sonunda şerife kötü adamlara karşı yardım eder. Bu filmde de yine iyiler kazanır filmin sonunda kötü adamı öldürdün cümlesinden anlarız. Film tarz olarak ta film içinde film gibidir şerif   ve arkadaşı bir zamanların en iyi nişancısı ki daha sonra şerif tarafından yine  eski haline kavuşmasına güven kazanmasına yardımcı olunan waca kid ile birlikte filmin sonunu bir sinemadan izlerler. Filmde olaylar farlı olaylarla iç içe girer. Arada bir hikâyede şerifin anısında bile Kızılderilileri görmekteyiz. Abartı o kadar çok ki barda gezen inekler ve içki içen kovboylar film tam bir western kılığına bürünmüş ama tamamen bu türle ve türün karakterleriyle dalga geçmekte. Filmin en sonunda neredeyse westernlerin klasik  tavrı  kovboy işi biter ve kasabadan ayrılır atına atlar ve uzaklaşır bunun sonunda da böyledir ama bir yerden sonra kovboy arabaya biner. Tam da Amerikalıların yaptığı gibi kendilerinden olmayanları ezdiği kendini üstün gördüğünü mizahi bir şekilde anlatan filmde bir zenci beygirle aynı hatta beygir ondan önemli, bataklığa saplandıklarında demir yolunun işleriyle ilgilenen adam bataklığa saplanana arabayı orada bulunan iki zenciden daha üstün tutar. Hatta westerne ait klişe cümleler kullanılır ve dalga geçilir.”  Geçitte önlerini keseriz”.

WESTERN KAHRAMANLARININ DÖNÜŞÜM ANALİZİ

İlk olarak Posta arabasının belirgin bir kahramanı bulunmamaktadır çünkü çatışma bir karakterden çok bir olayın üzerinedir araba diğer kasabaya rahatlıkla ulaşacak mı ulaşamayacak mı. Ama burada bulunan şerif karakteri çok ta etkin değildir aslında fazla bir şey yapmaz arabada bulunan eski kumarbaz ve kovboy karakterleri tipik western karakterleriyle uygun düşmektedir. Giyiminden tavırlara kadar başarılı bir şekilde westernin tüm özellikleri sergilenir.

Kahraman şerifte ise yine kahramanımız vardır ve tipik iyi huylu kurtarıcı yalnızda olsa başı dik ve kötü kovboylarla savaşmaya hazırdır. Posta arabasında olduğu gibi aşk vardır ama posta arabasında karakterimiz kötü bilinen kadına âşıktır ve onunla olur. Burada şerif kanun adamıdır ve bir zamanlar salon sahibi bir kadına âşık olmuş olsa da tercihini bir hanım efendiden yana kullanmış ve onunla evlenmiştir. Yine gururlu bir erkek görmekteyiz gurur mu kaçmak mı dersek kahramanımız tam bir kahramandır ve savaşmayı yeğlemiştir. Filmlik zamanla gerçek zaman arasında bir eşzaman vardır ve biz şerifle birlikte o kasabada yaşarız ve hissettiklerini hissederiz. Bunu da bize sürekli saat göstererek yönetmen hatırlatır.

Sarı Kurdeleli Kız’da da kahramanlık bir asker grubuna başta da onlara komutanlık yapan karakterimize aittir. Kahramanlarımız Kızılderililere karşı korkusuzca savaşır görünmektedir. Her ne olursa olsun müdürün kızını sağlam oraya götürecektir.

Affedilmeyen’de ise karakterimiz yıkılan gururunu ve güvenini yeniden kazanan biridir. Duygularıyla hareket etmeyen bu adam duygularıyla hareket eder ve arkadaşının intikamını da alır. Karakter iyi adamlar ya da Kızılderililerle değil kötü karakterli kovboylarla savaşır. Ancak yaptığı ne kadar doğruda olsa  iktidara karı gelir ve kanun adamı dinlemeden öldürür.

Gümüş Eyerler ise tamamen farklı mizahi işlense de yine bir karakterimiz vardır ve kanunu kötüye kullana kanun adamları tarafından başa getirilir ama oldukça başarılı olur. Bulunduğu kasabanın insanlarına yardı eder ve onlarla birlik olur.

Görmekteyiz ki incelediğimiz bu beş filmde aslında western filmleri olarak geçmektedir hepsinde bir şeylerle birileriyle yaşanan çatışmalar vardır ve ince ince işlenmiştir. Zaten klasik olan bu filmler oldukça başarılıdırlar ve westerne ait ikonlar ve karakterler ince ince sunulmuş gerektiğinde bir öykü şeklinde de olsa filme sokulmuştur.(zenci şerifin kızılderililerle ilgili hikâyesi buna örnektir) Hepsinin de geçtiği yerler mekânlar filmin özelliğinden bir şey kaçırmaz yani mekânlar bildik western mekânlarıdır. Kadın karakterlerin işlenişi onların iyi kadın kötü kadın sıralamasıdır. Kötü kovboylar, askerler, atlar, silahlar, kıyafetler, kasaba halkı, salonlar, evlerin yapıların biçimleri hepsi farklı yıllarda ya da farklı yönetmenlerin elinden çıkmış olsa da western türünün ürünleridir. Sadece araya eskiden sadece kavuşamayan aşklar olsa da daha tutarlı sevgiler, psikolojik yapılar eklenmiştir. Birde Kahraman Şerifte filmin içinde geçerli olan zamanla filmlik zaman aynı ilerlemiştir. Genelde kovboylar aslında minyon ve hanım efendi kadınlara âşıktır aslında ve genelde aşklarını söyleyemezler ve bar kadınıyla birlikte olurlar ya da onlarla dertleşirler. Affedilmeyen’de  de Kahraman Şerifte de kahramanlarımızın birlikte oldukları kadınlar fahişeler ya da bar kadınları değildir ve burada belki kahramanlarımız biraz değişmiştir. Ancak Posta abrasında Bill yani kovboyumuz yine bir fahişe damgası yiyen kadından hoşlanmıştır. Gümüş Eyerler filminde de şerif kimseye âşık değildir ama birlikte olduğu kadın yine bar kadınıdır. Ve genel kovboy tavrıyla filmin sonunda kadınla iletişim bile kurmaz onu bırakır gider.

*https://issuu.com/azizm/docs/edergisubat2008

Bunu paylaş: