Mavi Gözlü Dev’in Beyazperdeye Yansıması – Onur Keşaplı

Mavi Gözlü Dev’in Beyazperdeye Yansıması* 

Azizm olarak, bu ay 106. doğum gününü kutladığımız dünyaca ünlü şairimiz Nazım Hikmet’in yaşamı, bütün dönemleriyle beyazperdeye aktarılmayı fazlasıyla hak etmektedir. Ancak gelin görün ki sadece ülkemize değil tüm insanlığa mal olmuş bu büyük ozan hakkında geçtiğimiz yıla kadar bir film çekilemedi. Nihayet 2007 yılında, daha önce “Kayıkçı” ve “Ayın Karanlık Yüzü” gibi naif filmlere imza atmış yönetmen Biket İlhan, uzun bir uğraştan sonra Nazım Hikmet’i “Mavi Gözlü Dev” isimli eseriyle beyaz perdeye taşıdı. Filme maddi kaynağın bulunamamış olması ve filmin çekiminin bu sebeple uzamış olması bana göre Nazım’a yapılmış bir haksızlıktır. Bunu da belirttikten sonra öncelikle filmin kısa bir özeti ve akılda bıraktıklarına geçelim.

Filmde Nazım Hikmet’in hayatında birçok kişiye göre en verimli çağı olan Bursa Cezaevi yıllarına yani 1940’lara konuk oluyoruz. Yönetmen Biket İlhan, sürmekte olan 2. Dünya Savaşı’nı, savaşın Anadolu’ya getirdiği ağır koşulları, şairin hapishanedeki dostlukları, dava sürecini ve Piraye’yle ilişkisi başta olmak üzere özel yaşamını bir arada vermeye çalışmaktadır. Mavi Gözlü Dev’i  “Babam ve Oğlum” da Salim rolüyle akılda kalmayı başaran Yetkin Dikinciler oyunculuğunda izlemekteyiz. Fiziksel benzerliğini vücut dili ve ses tonlamasıyla güçlendiren oyuncu unutulmaz bir Nazım portresi çizmekte ve bir ölçüde zayıf denilebilecek senaryoyu kurtarmaktadır. Dikinciler, Nazım Hikmet’e fiziksel olarak fazlasıyla benzemesinin arkasına saklanmadan karakterin içini doldurarak hem başrolü rahatlıkla kaldırabileceğini gösterirken hem de çok yönlü bir oyuncu olduğunu kanıtlamaktadır. “Babam ve Oğlum” da ki rolüyle bu filmdeki rolü arasında inanılmaz farklar olmasına rağmen Yetkin Dikinciler, iki karakteri de inandırıcı ve etkileyici boyutlarda sunabilmiştir izleyiciye. Ancak  filmin diğer öğelerine baktığımızda benzer övgülere yer vermek güçleşmekte.  Öncelikle filme genel bir bakış atarsak sinemasal anlatımın eksikliğinin hissedildiğini söylemeliyiz. “Mavi Gözlü Dev” bir sinema filmi olmaktan çok televizyon filmi gibi durmaktadır hatta yer yer belgesel hissini bile uyandırmaktadır izleyicide. Belki de bunun önemli nedenlerinden biri oyuncu yönetimidir. Çünkü filmin oldukça başarılı isimlerden kurulu geniş oyuncu kadrosu neredeyse hiçbir yerde varlığını belli edememiştir. Adeta birer dekor havasında Nazım’ın yanında birer süs şeklinde kalmışlardır. Pek başarılı olmayan mizansenlerde Yetkin Dikinciler’in yanında göze çarpmayı başarabilen tek isim Ferit Kaya’nın canlandırdığı ressam İbrahim Balaban’dır. Karakterin yalınlığını, Nazım’dan bir şeyler öğrenme konusundaki isteğini ve yer yer Nazım’a kattıklarını perdeye başarıyla yansımıştır. Ancak bir ölçüde benzer bir karakter olması beklenen Orhan Kemal’i canlandıran Rıza Sönmez’de ve diğer oyuncularda bu hisleri yakalayamıyoruz. Sinemasal anlatım büyüsünün eksikliği Nazım’ın hapishane öncesi hayatını aktardıkları geriye dönüşlerde daha da hissedilmektedir. Yönetmenin bu sahnelerde siyah-beyaz görüntüyü tercih  etmesi bana göre biraz işin kolayına kaçmaktır. Yine bu geriye dönüş sahnelerinde izlediğimiz film adeta film olmaktan çıkıp bir tiyatro oyununa dönmektedir. Mekânlarda objelerin seçimi, ışık kullanımı, oyuncuların tiyatro sahnesinde yapabileceği türde abartılı vücut hareketleri açıkçası inandırıcılığı azaltmaktadır. Sanki o görüntüler geçmiş değil de karakterler “işte bakın böyle şeyler olmuştu” demek için bir araya gelip oyun oynamışlar gibi. Ancak filmde eksikliğinden bahsettiğimiz sinemanın büyüsü özellikle bir sahnedeki geçişlerde mevcut. Nazım’ın röntgen filmlerine baktığı sahnede önce filmin üstünde İstanbul’un siluetini görürüz. Oradan şairin şiddetle hasretini çektiği İstanbul’a götürür bizi yönetmen. Büyüleyici Ayasofya görüntüsünün devamında Nazım’ın hücresine döneriz ve duvarda asılı giysinin Ayasofya hissini uyandırdığını görürüz. Başarılı bir teknikle Nazım’ın özlemini, sıkışıklık duygusunu yansıtmıştır yönetmen izleyiciye.

Elbette Nazım’ı anlatan bir filmde politik göndermeler ve içerikler olmazsa olmaz. Yönetmenin ideolojik bölümlerini diğer bölümlere göre biraz daha güçlü aktardığını öncelikle belirtmeliyim. Bu hissi daha filmin adı ekranda göründüğünde hissederiz. Filmin adı olan “Mavi Gözlü Dev” masmavi renktedir ancak bunun nedeni içinde mavi sözcüğünü barındırmasından çok Nazım’ın karakterinde yatan özgürlük duygusudur. Hemen altında beliren “Nazım Hikmet” yazısının da kırmızının tercih edilmesi şairin politik kişiliğiyle ilgilidir çünkü kırmızı sol kanadın rengi olarak kabul görür. Bu anlamlı girişten sonra filmin geçtiği dönem olan 1940’ların siyasi ortamında buluruz kendimizi. 2. Dünya Savaşı’nın ilk yıllarıdır ve Hitler’in Nazi Almanya’sı Avrupa’da her bölgeye hızla yayılmaktadır. Ülkemiz gibi savaşın dışında kalmayı başarabilmiş ülkelerde bile sağ-sol cepheleşmesi görülmektedir. Hitler yanlıları ve Sovyet yanlıları savaş süresince tartışmalarına devam etmişlerdir. Filmde de  hapiste dahi bunun radyo başında sürdüğünü görmekteyiz. Nazım’dan hoşlanmayan sağ görüşlü mahkûm Hitler’in Moskova’yı alıp alamayacağına dair iddia teklif etmesine karşılık büyük şair “insanlık tarihinin yüz karası” olarak nitelediği faşist lider konusunda iddiaya giremeyeceğini söyler. Filmin bir bölümünde geriye dönüşte Nazım’ın sinema salonunda Hitler’le ilgili bir film izlediğini görürüz. Daha savaş başlamamıştır ancak Almanya’da halkında desteğini alan Hitler yönetimdedir ve güçlenmektedir. Çoğu düşünürün halen tartıştığı bu önlemeyen yükselişi filmde Nazım’ın dilinden özet halinde duymaktayız: “Sermayeyi de halkı da ele geçirdi. Sosyalist ahlakın terminolojisini kullanıyor. Sonra milliyetçiliğin kaba gücüyle ırkçılığın sadist ülküsüne sürüklüyor insanları. Yazık, çok yazık!” Hitler’in stratejisinin bu kısa özetinde faşist liderin sol yöntemler aracılığıyla halkın desteğini alıp sonrasında asıl amacı olan aşırı sağ yöntemleri nasıl kabul ettirebildiğini anlatmakta büyük şair. Nazi partisinin açılımının Nasyonal Sosyalist Parti olduğunu hatırlatırsak durumunu daha   net gözler önüne süreriz. Hatta Nazilerin bazı bildirilerinin solun en büyük hedeflerini belirttiğini ve yükseliş sürecinde ülkemizde Cumhuriyet Gazetesi olmak üzere dünyadaki solculardan destek bile gördüğünü söylersek herhalde Hitler’in stratejisinde ne denli başarılı olduğunu belirtmiş oluruz. Yönetmen, filmin politik atmosferini genel olarak geçmişe dair görüntüler olarak siyah- beyaz sunduğu sahnelerde yansıtmaya çalışmıştır. Bunu da daha çok Nazım’ı hapse götüren süreci yani orduyu isyana teşvik etme suçlaması ve beraberindeki mahkeme savunmalarıyla yapmıştır. Bunlara geçmeden önce Nazım’ın Komünist Parti’yle yaşadıklarını aktaran sahnelerden söz etmek istiyorum. Nazım Hikmet kendisi daha solda yer almasına rağmen Atatürk’e ve O’nun Kemalist devrimlerine karşı değildir. O’nun bu hoşgörüsü parti içinde huzursuzluğa sebep olur ve partililer Nazım’ı Kemalistlerle işbirliği yapan hain olarak gösterirler. “Beynelmilel” filmiyle birçoğumuzun aklında yer eden Komünist Enternasyonal marşı eşliğinde partililer Nazım’a karşı bildiriler hazırlarlar. Filmde genel politik atmosfer dışında Nazım’ın özelinde politik duruşun aktarıldığı bir diğer sahne hapishanede boşalmış bir dükkân konusunda heyecanla fikirlerini aktardığı bölümdür. Dükkânı, dokuma tezgâhı olarak çalıştırmak için dokumacılık öğrenmeye ve bir anlamda dostlarını “üretmeye” çağıran büyük şairimiz, dükkâna sahip olma konusunda ise bir kooperatif önermektedir. Böylelikle birçok kişi ortak olabilecektir. Bu diyaloglar sadece çok iyi niyetli bir adamın konuşmasından çok politik görüşünü yaşamın her alanına yayan bir idealistin düşünceleridir. Sıradan bir dükkân işinde bile Nazım Hikmet eşit bir paylaşımı ve her birlikte üretmeyi teşvik etmektedir. Son olarak değineceğimiz mahkeme sahneleri ülkemiz tarihi açısından da utanç verici karelerdir. Ülkede yükselen sağ düşünce Atatürk’ün ölümüyle birlikte daha da hız kazanmıştır ve bürokrasiyi yavaş yavaş ele geçirmeye başlamıştır. Böyle bir süreçte Nazım yargılanmaktadır. Komünist olmak ve bu düşünceler  aracılığıyla orduyu isyana teşvik etmekle suçlanan Nazım’ın duruşma sahneleri, her ne  kadar tiyatro atmosferinden çıkılamasa da Yetkin Dikinciler’in başarılı oyunuyla gerçekçi bir dille aktarılmıştır perdeye. Savunmasında Komünist bir şair olduğunu ve bunun bir suç olmadığını söylemesinin yanı sıra kitabında Komünizmi övmek yerine İngiliz ve Fransız emperyalizmine hücum ettiğini belirtir. Kurtuluş Savaşı’nı aynı emperyalist güçlere karşı yapan bir ülkenin O’nu yargılaması kelimenin tam anlamıyla trajikomiktir. Benzer bir durum ise Lenin’le dostluk kuran ve Sovyetler Birliği’ni antiemperyalist cephede ortak olarak gören Atatürk’ün dostluğun sürmesini vasiyet etmesine rağmen 40’lı yıllardan itibaren kurduğu ülkede, komünizmin ve Sovyetler birliğinin ağza alınmayacak kelimeler haline getirilmesidir. Filmde bu yozlaşmış bürokrasinin adeta sembolü olan savcının fırsatı olsa Nazım’ı sallandırmaktan bahsetmesi oldukça acıdır. Filmin bitişi ise kişisel görüşüme göre filmin en görkemli bölümlerinden biridir. Picasso’nun da aralarında bulunduğu komitenin Nazım’ı özgür bırakmak için çabalarını yoğunlaştırdığı sırada büyük şair artık ölüm orucuna başlamaya karar verir. Öldüğünde bildiri şeklinde hazırlaması için Balaban’a bir şiir ezberletir. Şiiri beraber okudukları sırada odaya giren savcının suçlamalarına karşılık Nazım Hikmet, Balaban ve avludaki mahkûmlar hep bir ağızdan büyük şairin “Hasret” şiirinin dizelerini okurlar. Yozlaşmış bürokratın suratına çarpılan şiir Kurtuluş Savaşımızı anlatan belki de en etkileyici eser “Kuvvayi Milliye” destanından bir parçadır. Nazım’ın vatanseverliği ve özgür ruhunu bir arada veren bu başarılı sahneyle film noktalanır. Ve yönetmen bizleri Nazım’ın şiirleri eşliğinde 1953’te vatandaşlıktan çıkarılışını, 1963’te ölümünü ve halen vatandaş yapılmadığına göre “vatan hainliğine devam etmekte” olduğunu aktaran yazılarla baş başa bırakarak eserini tamamlar.

Genel olarak Biket İlhan’ın “Mavi Gözlü Dev” filmine baktığımızda, eksikleri olan ancak bunlara rağmen etkileyici olmayı başarabilen bir eseri görürüz. Yapılan acımasız eleştirilere inat, ben yönetmeni büyük şairimizi beyazperdeye taşıdığı için kutluyorum. Nazım Hikmet konusunda kapıyı aralama cesaretini göstermesi bile tek başıma övgüyü hak etmektedir. Yetkin Dikinciler gibi Nazım’ı fiziksel benzerliğiyle birlikte başarıyla canlandırabilecek  bir oyuncumuz varken dünyaca ünlü şairimizi beyazperde de daha çok görmeyi umut ediyoruz. Son olarak Pir Sultanlarla, Yunus Emrelerle aydınlanmış Anadolu kültürünü ve beraberinde Türkçemizi zirveye taşıyan Nazım’ı daha iyi anlayabilmek için Cumhuriyet yazarı, değerli edebiyatçı Turgay Fişekçi’nin “Sevdalara Doyulamadı-Nazım Hikmet” adlı kitabını herkese tavsiye ediyorum. Ayrıca insanlığın ebedi barışa “Bir Ağaç gibi Tek ve Hür ve bir Orman gibi Kardeşçesine” yaşayarak ulaşabileceğini söyleyen ölümsüz şairimizin doğum gününü bir kez daha kutluyorum.

*https://issuu.com/azizm/docs/edergiocak2008

Bunu paylaş: