Söyleşi: Ali Şimşek

Günümüzün olmazsa olmaz tabirlerinden “disiplinlerarasılık”ı somutlaştırarak karşılamayı başaran nadir adlardan Ali Şimşek, sinemadan edebiyata, toplumbilimden plastik sanatlara uzanan geniş bir yelpazede üretmeyi, düşünmeyi ve gerçek bir eleştirmenden beklenileceği şekilde huzursuzluk yaratmayı başararak genç kuşağa yapıcı yıkıcılık mirasını aktaran bir aydın. Kendisiyle “100. Yılında Bolşevik Devrimi” dosyamız kapsamında, doğal olarak Büyük Ekim Devrimi odaklı bir söyleşiye başlarken odağın disiplinler ötesine taşmaması beklenemezdi. İyi okumalar.

***

Dosya konumuz olan “100. Yılında Bolşevik Devrimi”nden hareketle başlayacak olursak, devrimi ve devamında Sovyetler Birliği’ni modern tarihin ilk dürüst devleti olarak nitelendiriyoruz zira diğerlerinin aksine ekonomi politiğini – ideolojisini – ırk, din veya kültürel bir kılıf içine yerleştirme gibi bir tavır söz konusu değil. Buna katılıyor musunuz ve daha önemlisi sol jargonun vazgeçilmez sloganlarından “Ekim Devrimi yolumuzu aydınlatıyor” sözü sizce hala geçerli mi? 

Öncelikle Ekim Devrimi modernizmi de belirleyen, krizli, debdebeli 1830 sonrası dönemin en büyük siyasal kırılmasıydı. Bir öncesinde Amerikan ve Fransız Devrimi’nin liberal vizyonuna başka bir pencere açmış, kelimenin tam anlamıyla dünyayı ikiye bölmüştü. Bu ikilik 1991 SCCB sonrası dönüştü elbette. Ekim’in idealleri günümüzde fazlasıyla güncel. Belki de 19. yüzyılda dişlerini gösteren kapitalizmin en ama en gerçek evresine giriyoruz. Bu Marx‘ın iki sınıf dediği aralık. Yani çok geniş bir yoksullar, düşmüş orta sınıflar ve işçi sınıfıyla gittikçe daralan, kendi içini de tasfiye eden burjuvazi. Örneğin 1945 sonrası Amerikan Rüyası’nın taşıyıcıları olana orta sınıf tarihte olmadığı kadarıyla düşüş yaşıyor ve belki de politikleşecek. Ama yeni Ekim devrimleri elbette farklı olacak; kadro anlayışı ve eylemcileri değişecek. Şu an sol-sosyalist yapılar bu krizi yaşıyorlar zaten, biz de TKP neredeyse üçe bölündü. Kısacası gerçek, orta sınıfsız bir kapitalizme giderken sosyalizm güncelliğini daha da artıracak. Ama dediğim gibi geçmişin yapıları ve örgütleriyle bu yakalanamayacak tümden. Bizde Gezi biraz da bunu gösterdiği için önemli ve tartışıldı… Kızalım ama bu biraz da böyle… Yeni Ekimler yani yapı, aktör ve eylemliliklerle olacak.

Sovyetler Birliği’nin biricikliği sanat dünyasını da kapsıyor ve bu kapsam konuyu ister istemez avangart üretimler ile Proletkült hareketine getiriyor. Kimilerince sanatçıların tarihte edindikleri en büyük yetki ve özerklik olarak adlandırılan bu süreci siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sovyet Avangardı tarihin göreceği en büyük atılımlardan biriydi. Çünkü Avrupa’daki fütüristler, Dada ve diğer modernistlerin hayal edemeyecekleri bir konuma gelmiş, yeni bir devlet ve toplum yaratmanın heyecanı ve özgürlüğü ile çalışmışlardı. El Lisitsky, TatlinMayakovski, Maleviç, Rodçenko ve niceleri… Kostrüktivizm, puronlar, minimalizm. Adolf Loos‘un 1908’de açtığı “süse karşı savaş” gerçek yerini bulmuştu. Ütopya değildi tümden gerçekleşendi. O heyecanla sanatı bile ortadan kaldırmaya cesaret eden büyük bir dalgadan söz ediyoruz. Sovyet Avangardının mirası bugün her yerde yaşıyor, reklamcılığa yamanmış grafik tasarımda, mimaride, İkea mobilyalarında ve cep telefonlarımızda bile… Ama başka bağlamda! Hep vurguluyorum: Sanatı ortadan kaldırmak bugün jestüel bir konformizm. Oysa onlar gerçekten sanatı hayat yapmanın içindeydiler.

İçinde bulunulan koşullar açısından Sovyet deneyiminin 1920’lerde mecbur kaldığı kimi ekonomik tedbirlerin zamanla diğer başlıklarda hissedilen müdahalelerle sürmesi noktasında avangart ve genel olarak modern sanatın tasfiyesi ve Sosyalist Gerçekçilik akımının dayatılmasını nasıl yorumluyorsunuz? Sizce kimilerinin söylediği gibi bu eğilim gerçekçi bir mecburiyet miydi yoksa bir ara yol bulunabilir miydi?

Evet, Lunaçarşki‘den Jdanov‘a geçiş, İkinci Dünya Savaşı’nın ayak sesleri Stalin bu avangart dalgayı başka bir yöne kanalize etti. Bunun bazı haklı nedenleri de var elbette; gerçekçi sanat yapıtlarının propagandaya daha uygun olması gibi… Ama birçok yanlış da yapıldı. Ancak Sovyetleri tartışmak başka bağlam ister; yoksa çok rahat soğuk savaş atmosferi ya da sol-liberal tezler içinde yer alabiliyorsunuz. Belki gerçek Sovyetleri tartışacağımız bir dönem gelir. İnsanlık tarihi hem uzun hem de çok kısadır. Unutmayın şu an içinde yaşadığımız dönem 1830 sonrasının ürünü; buhar, makinalar, fotoğraf, sinema, elektrik, internet ve de dijitalleşme… 200 yıl bile değil… Çok kısa!

Sosyalist çevrelerde halen baskın sanatsal eğilim ve beğeni olarak kabul gören toplumcu gerçekçi estetiğin dışında kalan eğilimlerin bir bütün olarak burjuva (ya da küçük burjuva) sıfatıyla dışlanmasında Sosyalist Gerçekçiliğin 1930’ların başında kurduğu mutlak hegemonyanın etkisi nedir?

Ben öncelikle bazı istisnalar dışında sol-sosyalist çevrelerin modernizmi anladığı konusunda şüpheliyim. Elbette faşizm, baskı ve karşıtına göre belirlenmek büyük engel. Yani o meşhur tartışma; Lukacs ve Bloch arasındaki dışavurumculuk tartışması. Ama her iki taraf da haklı nedenler taşıyordu. Hem Kafka hem de Thomas Mann… Bu ikisinin aynı anda olması başka bir bağlamdır. Yoksa Kafka elbette bir tarafıyla kapitalizmin işine daha çok gelir. Bu ikiliklere ve liberal bağlamlara düşmemek ve kamplaşmayı getiren, karşıtına göre belirlenmekten yani hegemonyadan çıkmak gerek. Hegemonya doğru tarafın yanlışlarından ve yanlışın ittiği pozisyonlardan oluşur unutmayalım.

Orta sınıflar üzerine yoğun çalışmalar ortaya koyan bir entelektüel olarak “küçük burjuva” tabirini nasıl konumlandırıyorsunuz? Zira aynı tabir bazı yazarlarca kötücül bir ton kazanırken diğerlerince sol açıdan da yapıcı bir temel olarak yorumlandığını görmekteyiz.

Orta sınıf tartışması çok rahat liberal bir iyimserlik içinde yer alabiliyor. Bizdeki en iyi örneği Taha Akyol mesela. Kapitalizmin iyimserliğine gönderme yapıyor. Küçük burjuvazi ya da orta sınıfı krizi ve düşüşü ya da kapitalizm içindeki stratejik aracı-hegemonyacı boyutu ile okumak ise eleştirel teoriye ve Marksist bir okumaya daha yakın. Ya da benim 1990’larda görünürleşen, neoliberalizmin vitrini yeni orta sınıfı gibi düşüş ve proleterleşme 2001 sonrası daha görünür oluyor. Prekerya bu bağlamda tartışılıyor. Ya da bizde Gezi ve tartışmaları o kesimin büyük bir çoğunluğunun düşüşü ve güvencesizliği ve de beyaz yakalı işsiz olduğunun bilincine vardığını gösteriyor.

Yedinci sanat üzerinden Sovyet sinemasına dönecek olursak; Dziga Vertov’u biçimsel açıdan sinema tarihinin zirvesi olarak yorumladığımızı söylemeliyiz fakat gerek sinemayla ilgili olsun gerekse olmasın veyahut sosyalist düşünceyle barışık olsun ya da olmasın dönemin filmleriyle etkileşim kuran çoğunluk için Ayzenştayn’ın tercih edildiği bir gerçek. Bunu da Sosyalist Gerçekçilik akımına bağlayabilir miyiz? Burada bağı hem olumlu hem olumsuz açıdan soruyoruz aslında. Şöyle ki bu akım yüzünden günümüze dek Vertov’cu bir sinema tercih edilmemiş olabilir ya da Vertov sinemasının kitleler nezdinde en ufak bir karşılığı olmadığı için akımın doğru bir dışlamaya gittiği söylenebilir.

Vertov büyük bir deneydi. Bugün deneysel sinemadan belgesele o miras yaşıyor. Demokratikleşmiş yordamlara döndü. Ama sinemanın tümü olma projesi, kameranın öznesiz bir seyri gibi, başarısız oldu. “Dram halkın afyonudur” sözü bana göre yanlış. Dram ve hikâye sinemada çok önemlidir; romanda olduğu gibi… Ayzenştayn’ın kurgu-montaj anlayışı da bugün demokratikleşti, Hollywood bile sindirdi.

Rus modernizmi ya da Sovyet avangardının, devamında ve özellikle günümüzde sanatseverleri bir hayli hırpalayan, kimi zaman aptal yerine koymayı deneyen post modern/güncel işleri öncüleme gibi bir durumu var mı? Zaman/mekân ve ideolojiden bağımsız böyle bir ortak hat örmek ne ölçüde mümkün?

Şunu söyleyeyim modernizm, Dada, Sovyet Avangardı zaten günümüzde contemporary olarak geçen güncel sanatın öncüleriydi. Hazır nesne, kavramsallık, pastiş ve de ironi… Ama günümüzle en önemli ayrımı sinik olmaması ve çok derin bir siyasal ve ütopik vaat barındırmasıydı. Avangardın başarısızlığı zaten yordamları 1960’tan sonra hızla jestüel hale gelip burjuvazinin katlanabileceği bir gösteriye dönüşmesiydi. 1960’larda Sitüasyonistlerin kendileri feshetmelerinin haklı nedenleri vardı. Kapitalizm detörne ediyordu artık en sert mesajı bile… 1990 sonrası ise bu daha sinik bir hale geldi. Bir banka bile Brecht‘in bir sözünü afiş yapabiliyor. Bence avangart olacaksa ilerde sadece pastiş, ironi ve de skandala sığınan bir avangart olmayacak. Bunun yolunu yaşayarak bulacağız. Örneğin günümüzde romantizmin tekrar tartışılmasını da bu bağlamda düşünmek gerek. İroniye sığınmış bir dil çok rahat sinik ve jestüel hale ve kendi üstüne kıvrılmış (referanssal) bir hale ve kavramsal duruma gelebiliyor. Sanatta bulunacak en az şey kavramdır oysa. Kant hala haklı…

Vertov sinemada erken dönem modernizmin zirvesi ise, Tarkovski de geç modernizm zirvesi olarak okunabilir. Buna karşın Tarkovski’nin benimsediği mistisizm yüzünden ülkemizde İslami kesimlere hediye edildiğini görmekteyiz. Sizce bir sinemacı ve özel olarak bir sosyalist Tarkovski’ye nasıl yaklaşmalı?

Tarkovski içrek dili, yavaşlığı ve modernite eleştirisi ile öteden beri sağın ve muhafazakârların ilgisini çekmiştir. Tanpınar‘ın ilgi çekmesi gibi. Minimalist bir dil bizim sinemamızda neredeyse festival filmi diye bir tür bile yarattı. Ya da Neden Tarkovski Olamıyorum? adlı filmler. Tarkovski önemlidir elbette. Ama bir aydın duyarlılığı, kötümserlik ve derunilik (katoliklik) taşıdığı için bizim Kış Uykusu içindeki aydınımıza hitap edebiliyor. Mesela bizde en az etki bırakan Coen Kardeşler dili… Bu da ayrı bir tartışma konusu. Tarkovski galiba en çok bizim ülkede yaygın. Geçmişte Antalya Film Festivali’nde Angelopoulos‘a bunu söylediğimde çok şaşırmıştı. Bunu öncelikle bir aydın krizi olarak okuyorum. Karşıtı Recep İvedik zaten… Tarkovskicilik bugün mizah dergilerinde bile dalgaya alınıyor. Aslında sorun daha derin. 1960’lardan itibaren özellikle 70’lerde Sinematek anlayışının yönettiği ve bugün Boğaziçi Üniversitesi’nde (Mithat Alam) yoğunlaşan bir hegemonya da var. Tarkovski önemlidir elbette ama sinemanın hepsi değildir. Mesela Kubrick etkisi biz de çok az.

Son olarak fazlasıyla ihtiyaç duyduğumuz bir şekilde edebiyat ve sanat ortamına müdahale eden Eleştirel Kültür Dergisi’nin seyriyle ilgili konuşmak isteriz. EK nasıl doğru, nasıl gelişti ve son günlerde ideolojik açıdan gelen eleştiriler de göz önüne alındığında derginin yakın ve uzak geleceğe dair hedefleri nelerdir?

EK 2011’de Birgün’de dört sayı çıkardığımız ve çok ilgi gören bir ekti fakat mali nedenlerle devam edemedik. Geçen Ocak’ta tekrar toplandık ve bir yayınevi bünyesinden tekrar çıkarttık ve büyük ilgi gördü. Ama maalesef 3. sayımız matbaa aşamasındayken yayınevi yan çizdi ve çekildi. Bir kısmı ile biz çekildik. Bu boşluğu ekdergi.com sitesi ile doldurduk ve kısa sürede 60 bine yakın bir okura ulaştık. Site kendi başına akan cesur bir mecraya dönüştü. Ama yeni yer ve yapı netleştiğinde basılı olarak da mutlaka çıkacak. Yani dergi basılı da olsa site kendi başına devam edecek. Bazen arşivden yazı da paylaşacak tabii… Biliyorsunuz OT, Kafa vs… bir dergi patlaması yaşıyoruz. Ama bir eleştiri dergisi yok. EK’e ilgiyi bu belirledi; demek ki ciddi bir ihtiyaç oluştu; insanlar konformizmden bıkmışlar cesur eleştiri istiyorlar.

Onur Keşaplı

Bunu paylaş:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*