Müptezeller’de Müptezel Ararken Romanı Kaybettim – Ubeydullah Günel

 

Emrah Serbes’in daha önce Erken Kaybedenler adlı öykü kitabını okumuştum; kitaptaki birçok öyküyü de beğenmiştim. Diğer kitaplarını okumaya yeltendiysem de iki şey beni engelledi. Neredeyse her kitabı, “çok satanlar listesinde” okura dayatılıyordu, neyi okuyacağımızı belirleyen bu listedeki kitaplar bana hep itici gelmiştir. Yine de Emrah Serbes’i okuma girişimlerim oldu, bu sefer de ilk birkaç sayfada karşılaştığım gereksiz/abartı, küfürler ve arabesk tutum okumayı sürdürmemi engellemişti. Müptezeller’i, E.Serbes’in TV programlarındaki tavrı ve kitaplarındaki üslubunu görüp müptezel sıfatına uygun karakterleri iyi anlatabileceğini düşündüğüm için okumak istedim. Müptezelliğin edebiyat yapıtına nasıl yansıtılacağını merak ediyordum açıkçası. Bu merakla başladım kitabı okumaya…

Müptezeller’in başında anlatıcının 15 yıl öncesinden başlayarak bir hikâye anlattığını görüyoruz. Kahramanımız 15 yıl önce 19 yaşında. Emrah Serbes birinci tekil (kahraman) bakış açısını kullanıyor. Basit bir hesapla, anlatıcı/kahramanın kitabın yazıldığı tarihte 34 yaşında olduğunu çıkarıyoruz. Henüz ilk sayfada üstkurmacaya yakın bir tekniğin denendiğini görüyoruz. “(…)Özellikle altmışlardan sonra postmodern tanımıyla bir şemsiye altında toplanmaya çalışılan edebiyatın ana kurgu eğilimidir üstkurmaca; edebiyatı oyun olarak gören bir anlayışın ürünüdür…”(1) Yani üstkurmacada sistemli olarak anlatının bir kurmaca olduğuna dikkat çekiliyor. Sözgelimi yazarın anlatıya müdahalesi, araya girmesi gibi özellikleri var. Emrah Serbes de, kitabında, benim görebildiğim bir yerde bunu hissettiriyor; okurla dertleşiyor: “Allah kahretsin, hayatım nereye gidiyordu böyle,” diyerek.(S.128) Kitabın sonunda, 15 yıl öncesini anlatan anlatıcı, sanki 15 yıl öncesinin hikâyesine başlamamış gibi 26 yaşında bitiriyor hikâyeyi. Bu konuya ilerde değineceğim.

İlk bölümde şef garson, kahramanımıza ve kahramanımızın garson arkadaşı İsmail’e köpekleri zehirletmek istiyor. Barmenden zor da olsa öğreniyorlar poşetin içindeki etlerin zehirli olduğunu. Sonrasında şef garson başka birine yaptırıyor bu işi. En son Artist adlı köpeğin de öldüğünü görünce İsmail, şef garsonu bıçaklıyor ve hapse giriyor. Kahramanımız ise işten ayrılıyor, İsmail’in de isteğiyle, İsmail’in Hacettepe’de tıp okuyan kardeşine para yolluyor. Çoğu zaman savsaklıyor; yollayacağı parayla içiyor. 7 ay sonra İsmail’in hapisten çıktığını öğrenip arıyor kahramanımız İsmail’i ama telefonu kullanım dışı. Sonrasında kahramanımız Son Görev Cenaze Hizmetleri’ni arayıp başını belaya sokuyor. Neyse ki İsmail karşısına çıkıyor ve kurtarıyor. Kebapçıda çalışıyormuş. Teşekkür ediyor İsmail ama kötü haberi de veriyor: Kardeşi örgüte girmiş. E.Serbes kahramanımızı bir parkta, “ulur gibi acıyla havlatarak” bölümü bitiriyor.

Emrah Serbes’in Tutmayan Yaş Hesabı

Bombacı başlıklı bölüm, yine Antalya’da, Samsunlu ve Tofaş’ın kavgasıyla başlıyor. Öz amcası kahramanımızı arayıp babasının hasta olduğunu söylüyor. Hesabına para aktarıyor gelmesi için. İlk bölümde gördük; kahramanımız yardımseverliğiyle, duyarlığıyla biliniyor, dolayısıyla şaşırtmıyor: Amcasının yolladığı parayla içiyor. Cebinde para kalmayınca İsmail çıkıyor bir anda ortaya. Bu kez de otoparkta bekçilik yapıyormuş. Kahramanımız İsmail’den para alıp gidiyor babasının yanına. Babası ölmüş. Cenazede, babasını işten atan şirketin çelengini tekmeliyor. Çelengin babasının eski iş arkadaşları tarafından yollandığı söyleniyor. Birkaç sayfa işçi güzellemeleri, patronlara küfürler, sol yumruk vb. imgelerle geçiyor. Yine bu bölümde, kafası güzel bir anında emniyeti arayıp bomba ihbarında bulunuyor kahramanımız. Polisler, mahkemeler, hapislerle geçiyor sayfalar. Kahramanımızın bu bölümde 21 yaşında ve üniversite öğrencisi olduğunu öğreniyoruz. Anlatıcı, “şimdi, on beş sene sonra düşünüyorum” diyor. Anlatıcı 36 yaşında oluyor dolayısıyla. E.Serbes çok büyük bir mantık hatası yapıyor. Çalakalem yazılmış, yazıldıktan sonra bir daha okunmamış, sanki bir yerlere (çok satanlar rafına olması yüksek olasılık) yetiştirilmek üzere kaleme alınmış bir kitapla karşı karşıyayız.

Sonrasında kahramanımız Antalya’dan ayrılıp, “Dil Tarih Tiyatro’ya, yazarlık bölümü” için Ankara’ya gitmeye karar veriyor.

Platin başlıklı bölümde kahramanımız Tuzluçayır’da, Karabüklünün sık sık bok basan evinde. Her türlü bela onun başına gelmeli çünkü. Sonra konduya geçiyor. Bu bölümde yazar olmayı çok isteyen bir kahramanımız var diyebilir miyiz artık, aktarıyorum: “Yalan yalan yalan! Yaşadığım yirmi iki yılın hepsi tek tek yalan! Yazar olmaya geldik buraya, burada da milletin maskarası olacağız. Para lazım bana. Güzel hikâyeler yazabilmek için para lazım. Az da olsa düzenli bir para. Sıcak bir oda. Başka iş yapamam ben artık, başka maskaralık yapamam.” (S.68) O denli çok istiyor ki yazarlığı, “Ya yazar olacağım ya katil” diyor. (S.69)

Kahramanımıza para gerekiyor ama bunun için kılını kıpırdatmıyor. Çalışmak, maskaralıktan başka bir şey değil onun için. Kahramanımız işçi güzellemelerini çarçabuk unutuyor. Buraya kadar anlatılanlarda yazar olmak isteyen bir insan da göremiyoruz. E. Serbes tarafından her türlü mesleğe sokulan kukla ve joker İsmail bile Che’nin yaşamını okuyordu. Kahramanımızın elinde kitap göremiyoruz; anca içiyor. Arada “Beckett okudum, Goethe okudum” diye söyletiliyor kahramana ama okura gösterilmiyor, inandırıcı biçimde yansıtılmıyor, canlandırılmıyor. Kitap okumak, Veronica’yı barmene kaptırdığında, kendisini barmenden üstün görmesini gerekçelendirirken kullandığı araçlardan biri oluyor yalnızca.

Bu bölümde de komşulardan birine yardım ediyor kahramanımız. Konduda kalan yaşlı amca düşüp bacağını sakatlıyor. İlk kez kitaplarla ilgilenirken görüyoruz kahramanımızı: “Bütün kitapları, ders notlarını sıraya dizdim, eski Yunan, antik tiyatrolar, tragedyalar, komedyalar. Benim yazmak istediklerimle ne alakası var demeden, hepsini sırayla okuyacaktım,”(S.75) diye düşünüyor ama terslik bu ya, komşu amcanın inlemelerini duyup bırakıyor ders çalışmayı. Bir de iyilik yapıyor amcaya; afyon veriyor. Bu arada kahramanımızın yine parası yok ama rastlantılar peşini bırakmıyor. “Tam zamanında yetişen bir sürpriz”: Yaptığı bir röportajın telifi yatmış hesabına. Amca ameliyat masasında kanamadan ölüyor. Kahramanımız epey etkileniyor. Sonrasında dişçiye kaplama yaptırmasıyla bu bölümü de bitiriyoruz. Örgenin rastlantılarla kurulmasının üstüne, örge dışı, dişine kaplama yapılmasının anlatılmasını E.Serbes’in okuru etkilemek için dişçi kadınla girdiği sığ laf sokma diyaloğunun gözlere sokulmak istenmesi olarak değerlendiriyorum. E.Serbes bunu katıldığı TV programlarında da yapıyor; başlarken işçilere selam çakıyor, ardından patlatıyor kamyon arkası sözleri: “Doktor değiliz ama hastamız çok!”

Hoca başlıklı bölüme “o yaz tiyatroya küstüğünü” okuyarak başlıyoruz. Böyle bir başlangıç önceki sayfalarda kahramanımızın birçok kez tiyatroya gittiğini düşündürüyor ama okuduğumuz 88 sayfada tiyatroyla ilgili hiçbir şey yok. Sonrasında da yok. Yazarın bir yerlere yetiştirmek için çalakalem yazdığını söylemiştim. Editöründen yayıncısına kadar sorumsuzluktan geçilmiyor.

Uyuşturucu Kullanım Kılavuzu Olan Edebiyat

“Edebiyat dünyasının yükselen yıldızı”(S.93) olma düşleri kuran kahramanımız bu bölümde Ege Mahallesinde… “Tıkanmıştım romanda, belki açılırım diye abanıyordum sigaralığa.” (S.90) Belli ki açılıyor; romanı bitirip İstanbul’daki yayınevlerine kadar gidiyor. Dönüş olmayınca kahramanımız umutsuzca Ankara’ya dönüyor. Hayırsever kahramanımıza para lazımdı; bu parayı ecza deposundan çalacağı “afyon türevi” ilaçları satarak elde etmek istiyor. Neyse ki soygun girişimi başarısızlıkla sonuçlanıyor ve uyuşturucu piyasasında yokluk dönemi başlıyor.  Olumlamayı aktarıyorum: “Kullanıcıların çoğu otun alışkanlık yapmadığını iddia eder, doktorlar ise yaptığını. Bence iki taraf da yanılıyor, çünkü yanlış sorunun cevabını arıyorlar. Otun bir çeşit alışkanlığı var ama bu ne alışkanlık yapar manasına geliyor ne de yapmaz. Otun alışkanlığı ikame edilebilir bir alışkanlıktır. Ot alışkanlığını alkolle ikame edebilirsiniz ya da kafanızı güzel yapacak başka bir şeyle, ex’le, kokainle, rojla. Bir esrarkeşi alkolik yapabilirsiniz ama bir alkoliği kolay kolay esrarkeş yapamazsınız, söylemek istediğim bu kadar basit. Asıl mesele şu, eğer ağır cigaratörseniz bağımlılık döngüsüne girmişsiniz demektir, cigara olmaz da başka bir şey olur, bu dünyanın müptezeller hanesine bir kişi daha yazılır.”  (S.101) Kitapta en çok özen gösterilen yerlere geliyorum. E.Serbes bir müptezelin bile yapamayacağı kadar güzelleme yaparak sorumsuzca yaşamanın kılavuzunu yazıyor. Yazılanlar bir müptezelin ağzından değil, daha çok argo sözlüğünden aktarılmış gibi duruyor.

Akşam 9’da apar topar Yenidoğan’a gidiyorlar Karabüklüyle. Son paralarıyla aldıkları paketten nane çıkıyor. Bir olumlama ve güzelleme daha geliyor: “Çukurun dibinde olduğunu bilirsin çoğu zaman ama keyfin yerindedir. Çünkü seni ilgilendiren küçük zaferler ve düş gücüdür. Dünya nimetleri onların olsun dersin. Elli metrelik yatlar, havuzlu villalar, palmiye ağaçları, güzel kadınlar ve yıllanmış şaraplar ilgini çekmez. Çünkü seni ilgilendiren sevinç, neşe, ruh, aşk ve danstır acılardan önce ve acıların içinde. Çünkü seni ilgilendiren güçlü bir yaşama arzusu ve keşfetme arzusudur nalları dikip de toprağın altına girmeden evvel, doyasıya yaşamaktır seni ilgilendiren. Ama işte bazen de böyle her şey ters gidiverir, bütün dünya sana karşı kurulmuş gibi. Son paranı verirsin bu dünyaya, istediğin tek şey dürüst bir torbacı ve iki gram ottur, ama onun yerine gazete kâğıdına sarılı nane verir sana orospu çocukları. İşte o zaman çukurun dibinde olduğunu bütün benliğinle hissedersin, hissetmekle de kalmazsın çukurun dibine çakılı olduğunu anlarsın. Artık oradan bir santim bile kıpırdayamayacağını anlarsın. Senin için neşe yoktur artık, sevinç yoktur, gökyüzü, aşk ve dans yoktur, kuşlar yalandır ve keyfin kaçar.” (S.103) E. Serbes güzellemeyi yaparken, müptezellerin kullanmayacağı, yaşamsal kullanımdan uzak tümcelerle okuru etkilemeye çalışıyor. E.Serbes’in egemen güce çalıştığını buradan da anlıyoruz.

Kaan Arslanoğlu’ndan alıntılıyorum: “Politik alanı yaygın olarak ilgilendiren başka bir psikiyatrik durum keyif verici maddelerin kullanımıdır. Bunu alkol, tütün ve psikoaktif madde kullanımları biçiminde üç bölümde görebiliriz. Hepsinin ortak özelliği insanlara yapay yolla keyif vermesi ve böylece maddi veya manevi olarak kendini kötü hisseden bireylerin, dolayısıyla yığınların yaşamdan biraz daha fazla zevk almasını sağlamasıdır. Bir yönden bakıldığında son kertede insancıl bir durum olan bu kullanım, öte yandan birçok ciddi toplum problemine, yol açmakta, başka bir yandan da yönetenlerin yönetebilmesini, yönetilenlerin de yönetilebilmesini kolaylaştırmaktadır. Her ülkedeki hâkim sınıfların bu tür maddelerin üretimi ve satışından yasal olsa da olmasa da büyük gelirler sağladığı bilinmektedir. Bazı sol, sağ, hatta radikal dinci siyasi örgütlerin uyuşturucu satışından gelir sağladıkları açıktır. Bu üç grup madde arasında en yaygın ahlaki tepkiyi alan psikoaktif maddeler olan uyuşturucu-uyarıcı maddeler olmakla birlikte, öbür ikisi çok daha yaygın kullanımı nedeniyle belki daha büyük bir sorundur.”(2)

Müptezeler’de alkol, tütün ve “psikoaktif maddeler” alabildiğine yaygın kullanımda ve sanki yaşamın olmazsa olmazı düzeyinde.

Kahramanlarımız uyuşturucu satıcısınca dolandırıldıktan sonra Çinçin’de bir kahveye giriyorlar. Yan masalarda “Hoca” lakaplı biri hakkında konuşuluyor. Hoca, camiye gelsinler diye, gözünün tuttuğuna beleş dalga (uyuşturucu) veriyormuş. Söylenilenlere göre hem müezzinlik hem de uyuşturucu ticareti yapıyormuş, iki de cinayeti varmış. Tam kahramanlarımıza göre. Hepimizin bildiği, bir yere girildiğinde içeri giren, selam verir ama Müptezeller’de içeride bulunan, o ortamda bulunan Hoca selam veriyor. Kısa bir konuşmadan sonra iki çarşaf içiyorlar. “En sonunda Hoca, dibine gelmiş koca zıvanasıyla çarşafı küllüğe bastırdı. ‘Vakti kerahet geldi,’ dedi.”(S.109)

Bildiğimiz “kerahat”tir ve anlamı da akşamcılar arasında içkiye başlama zamanıdır. Bir de namazın kılınması mekruh olan vakitlerdir. Hoca birden ayağı kalkıyor, camı açıp ezan okuyor. Namaz kılınıyor. Ardından Hoca, söylediği yalandan ötürü Karabüklüyü öldürüyor. Kahramanımıza bu bölümde de kendini alkol ve uyuşturucuya verecek yapay bir neden çıkartılıyor. İstanbul’a dönüyor.

Rastlantılarla Örülmeye Çalışılan Örge

Son bölümde kahramanımız garsonluğa dönüyor yine. “En doğal sigara”nın olduğu Sarıgöl’e gidip uyuşturucu alıyorlar. Dönüşte polisler yakalıyor. Nezaret ve sonrasında denetimli serbestlik… Ama teorik derslere girmesi gerekiyormuş kahramanımızın. Kendisi isteksiz elbette… Dersi terk ediyor bir gün. Hoca dünden razı: “Derslerde yok yazmayacağını ama idrar testi yaptırması gerektiğini, AMATEM’e sevk edileceğini”(S.120) söylüyor. E.Serbes’in elinde çok büyük bir joker var. AMATEM’de İsmail’e rastlıyor.

E.Serbes’in romanı nedensellikler üzerine kurduğunu söyleyemiyoruz ve beklemiyoruz da. Kahramanın yaşadığı zorluklar müptezelliğe neden oluşturmuyor. Baştan sona rastlantılar üzerine kurulu örgeler topluluğunu okuyoruz. Dolayısıyla nesnelerin birliğinden söz edemiyoruz. Son İsmail rastlantısının temellendirilmesi ise tüy dikiyor:

“İsmail sen nereden girdin bu işlere ya?” diye sordum. “Otoparkta çalışıyordun en son. Hani Gebze’de gübre fabrikasına girecektin?”

“Ya işte kardeşim,” deyip kederle güldü. “Gübreye giremedik, çişe girdik. Çünkü bu dünyada deveye diken insana siken yaraşırmış.”(S.121) “Yaraşırmış” değil, yaranırmış olmalı. Bu diyalogda da, kitabın geri kalanı gibi, argo dil eğretilikten kıvranıyor.

İsmail torbacı olmuş. Kahramanımız çok temiz ya, hemen dünyanın temizliğini sorguluyor: “Yargılamak istemiyorum ama bu dünyada hiç mi bir şey temiz kalmayacak, diye düşündüm ister istemez. İsmail de sanki bunu sezmiş gibi, ‘Gel’ dedi, ‘bir sarma yapalım.’”(S.122)

Amcası, psikiyatri kliniğine kapattırıyor kahramanımızı. Hastanede genellikle Serap ve Şuayip’le konuşuyor. Serap’la öpüşüyorlar hatta. Bir umut… Hayır. E.Serbes iyimserliğe ve umuda izin vermiyor. Serap kahramanımızın verdiği kalemle gözünü çıkarıyor. Umutsuzluk mutlaklaşmalı çünkü. E.Serbes bunu istiyor.

Kahramanımız 15 gün sonra taburcu oluyor. Çıktığı gibi içmeyi sürdürüyor. Bir sonraki sayfayı çeviriyorum. Kitap, kahraman 26 yaşındayken yarım bırakılıyor.

Başından beri anlatıcı/kahramanın 34 ya da 36 yaşında olduğunu biliyoruz. E.Serbes’in yanlış hesabı dolayısıyla 8 ya da 10 yıl yazılmadan kitap bitiriliyor. Kitabı okuyanlar kahramanın E.Serbes’in kendisi olduğunu tahmin ediyorlardır. Ben kesinlikle E.Serbes diyorum ama kaç yaşında olduğunu bilmeyen bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu da ekliyorum. Kanıtlarımı sıralıyorum: E.Serbes de kahramanımız gibi garsonluk yapıyor Antalya’da, sonrasında Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde okuyorlar. E.Serbes, öğrencilik yıllarında BirGün gazetesi için söyleşiler yapıyor, kahraman da… Tabii, bu, bir rastlantı gibi sunuluyordu. E.Serbes’ten başkası bilmiyor söyleşi yaptığını. Yaşayarak içselleştirdiğini okurun bildiğini sanıyor Serbes.

E.Serbes 1981 doğumlu ve Müptezeller 2016’da yayımlandı. Yani E.Serbes 35 yaşındaydı. Anlatıcı/kahraman’a uyuyor. İlk kitabı ise 2006’da, 25 yaşındayken yayımlanıyor. Müptezeller’deki kahramanımız da yaklaşık 26 yaşına kadar yayımlatamıyordu kitabını ve kitap böyle yarım bırakılıyordu. E.Serbes gerçekleri yazsaydı ve kitabı bitirseydi kahramanımız da kitaplarını yayımlatabilecekti. Kitabın yarım bırakılmasıyla ilgili bir soru yöneltiliyor kendisine bir röportajda: “Futbolun hayatındaki yeri nedir? Romanı bile Dünya Kupası’nı rahat izlemek için erken bitirmek istemişsin.” Serbes çok güzel savuşturuyor: “Çocukluktan başlıyor hikâye, bütün aile Beşiktaşlıydı. Haliyle sen de Beşiktaşlı oluyorsun. Eskiden televizyon başında maç seyretme vardı. Şimdi mekânlara yayıldı iş. Ailecek maç seyretme keyfinin hazzı inanılmazdı. Çocukken çok fanatiktim. Beşiktaş gol yiyince kafamı duvarlara vurup ağlıyordum. Annem hâlâ anlatır.”(3) Heyecanlanan E.Serbes Dünya Kupası (milli takımlar) sorusuna Beşiktaş’la yanıt veriyor. Erken biten kitapla ilgili ise hiçbir şey söylemiyor.

E.Serbes 26 yaşından sonrasını yazsaydı, yani kahraman kitaplarını yayımlatabilseydi ne olurdu? Bir kere, Emrah Serbes, Emrah Serbes olmazdı. Kendi ekmeğine kan doğramış olurdu. Müptezeller’deki ufacık bir umut E.Serbes’in sonu olurdu. E.Serbes, insanlara umutsuzluk pompalayarak, acıyı mutlaklaştırarak para kazanıyor. Bu yolla bir okur/müşteri kitlesi edinmiş durumda. Burada da gerçeğe açılan tek yol olarak uyuşturucuyu ve alkolü gösteriyor. Bunun bir nedeni olmalı. E.Serbes’in yazdıkları edebiyatsa eğer uyutucu ve kendisini müşteriye/alıcıya göre ayarlayan edebiyat olduğunu söylemek gerekiyor. Müşterisi acı istiyor ve E.Serbes de gözyaşını, acıyı ve arabeski yazıyor. Birçok yerde derin denilen konulara el atılsa bile müşterisinin anlama ve beğeni olanakları çerçevesinde geçiştiriliyor. Aklı yormayan, eğlendirici, uyutucu ve bir oturuşta okunan kitap Müptezeller.

Müptezeller’e Otobiyografik Roman Denilebilir mi?

E.Serbes’e şu anımsatılmalı: Anılarını, daha doğrusu yaşamındaki yalnızca kötü anıları ayıklayıp alt alta sıraladığında, aralara da argo sözcükler serpiştirdiğinde roman yazmış olmuyor yazar. Müptezeller’e yalnızca anı parçaları diyebiliyorum. Dolayısıyla acılı parçaları sıralayarak oluşturulmaya çalışılan örge nedensellikle örülemiyor. Bunun yerine birçok yerde rastlantılara başvuruluyor. Yalçın Küçük’ten alıntılıyorum: “Yaşamdan sanatı için bir kurgu çıkaramayan acemi yazıcı, ya şematizme kayıyor, ya da yazıcılık sanatı ile eğlenebileceğini düşünüyor. Acemi yazıcı ya sahte bir peygamber ya da bir kuyruklu yıldız oluyor; kısa ömürlü demektir.”(4) E.Serbes’in hayranlarını/müşterilerini mürit olarak görüyorum. Kısa ömürlü olacağından da kuşku duymuyorum.

Nasıl E.Serbes’in reklamı yapılıyorsa o da bunun karşılığını kitaplarında ürün yerleştirme yaparak fazlasıyla veriyor. Müptezeller kitabında geçen markaları yazıyorum: Can Yayınları, Posta Gazetesi, Samsun, Apranax, As Ecza, Suboxon, Windows 97, Hosta Piknik, Hedef Ecza, Aldolan, Contramal, Zalidar, Dramador, Toyota Corolla, Baby TV, Ford, Bond, Zippo, Vito, Komagene, BMW, Vialand, Vodafone, Hilton, Efes…

Müptezel: sıradan, bayağı ve iptizalin sıfatı. İptizal ise, ayağa düşme, bayağılaşma, onursuzlaşma… E.Serbes’in buralara gelmesinde Gezi’nin yeri büyük… Bir gezi sloganıyla bitiriyorum: “Simit sat, onurlu yaşa!”

1.Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodern Açılımlar, İletişim Yayınları, İstanbul,2016

2.Kaan Arslanoğlu, Politik Psikiyatri, Adam Yayınları, İstanbul, 2003

3.http://www.hurriyet.com.tr/emrah-serbes-bazen-delirmek-de-care-degil-40255809

4.Yalçın Küçük, Cumhuriyet’e Karşı Küfür Romanları, Mızrak Yayınları, İstanbul, 2011

*Bu çalışma ilk olarak Eleştirel Kültür Dergisi EK’in Mayıs-Haziran 2017 tarihli birinci sayısında yayınlanmıştır.

**https://issuu.com/azizm/docs/azizmsanatedergi115

Bunu paylaş: