Aziz Sancar’ın söylemedikleri üzerinden ABD gerçekleri (2)

Bir notla başlamalıyım; Cumhuriyet Gazetesi’nden Orhan Bursalı 29 Haziran’da evrimle ilgili tartışılan sözlerine netlik getirme amacıyla Aziz Sancar’dan açıklamalar aktardığı bir yazı yayımladı (1). Okuyanların da göreceği gibi Bursalı’nın yazısı bulanıklığı tam olarak netleştirmiyor. Yazıma bu yazıyı okumamış gibi devam edip, en sonda değinmeyi daha uygun gördüm.

Aziz Sancar’ın söylemedikleri üzerinden ABD gerçekleri (2)

İlk bölümde belirttiğim gibi, bu yazıda yalnızca Sancar’ın gündemdeki videoda (2) söyledikleri üzerinden gidiyorum. Bunun nedeninden biri, Sancar’ın burada da, yıllar içinde karşılaştığım konuşmalarındakine benzer şeyler söylemesi.  Bir tek evrimle ilgili böyle sorunlu bir açıklamaya yalnızca burada rastladım, yoksa zaten duyardık.

Sancar’ın evrimi kabul etmiyor olması pek olası gelmiyor. Böyle bir durumda bilimsel bir çevrede, çalışmalarını yapması nasıl mümkün olabilir?

Evrime inanmıyor olabileceği ülkede yankı uyandırırken bir açıklama yaparak duruma netlik getirmemesi yoğunlukla açıklanabilir mi? Hala çok ilgi gören Nobelli birinin bir basın danışmanı yok mudur? Özellikle ülkemizdeki evrim kavgasından rahatsızlığını dile getiren birinin bu hararetli ortamda her yöne çekilen sözlerini netleştirmek istemesi gerekirdi.

Açıklık getirilmediği için bu yazıda Sancar’ın evrimi kabul etmediğini değil, bu konuyu net olarak belirtmediğini düşünerek ilerleyeceğiz.

Allah’a inanç, evrim vs

“Ben Allah’a inanıyorum. Evrim olmuş olmamış fark etmez. İsteyen inanır, isteyen inanmaz” diyen Sancar’ın bu tuhaf konuşması doğallıkla, evrimi kabul etmiyor olabileceğini akla getirdi.

Sancar’ın konuya bir nedenle kendini yanlış ifade ederek başladığını, evrimi elbette kabul ettiğini düşünelim. Ancak hızla, hatta biraz da sinirle “günahtır” noktasına çektiği bir üzücü durum da mı sigara kısmı kadar uzun ve sakin ele alınamıyor? Bir bilimcinin bir sorundan söz ettiği halde çözüm adına bir şey söylememesi anlaşılır şey değil ancak Sancar’ın tüm açıklamalarını taramak zor. Sorunu çözmeye yönelik olarak –bu videoda ya da başka yerde- neler söyleyebilirdi; neler söylemiş olmalı;

Kendisinin Allah’a inanan bir bilimci olması büyük bir örnek olduğu için ülkemizde tehlikeli bir biçimde görülen, bilimle dinin/inancın karşı karşıya getirilmesi konusuna değinebilir, “Benim gibi inançlı olan ve evrimi kabul eden bir sürü bilimci var” diyerek isim sayabilirdi. Allah’a inananların, dindar olanların evrimi kabul etmesinin mümkün olamayacağı yönündeki görüşün bilimdışı olduğunu belirtmesi çok önemli olurdu.

Önemsediği “evrimin öğretilmesi” konusuna değinebilir; okulda ya da herhangi bir eğitsel ortamda evrim kuramıyla tanışmamış insanların –hele ki dindar olanların– yaratılış üzerinden şırınga edilen şarlatanlıklardan elbette etkilenebileceğini, toplumun ilerlemesi için bu insanların aşağılanmaması, evrimle bu gerçeğe göre tanıştırılmalarının önemini vurgulayabilirdi.

Böyle örnekler vermediği için haliyle sözleri, ülkemiz ikliminde dinci gericiler ya da dindar ama bilgisiz olan halkı etkilemekte usta zihniyetler tarafından bir tür “zafer” olarak görülmüşe benzer.  “Allah, Müslüman, günah” gibi kelimeleri kullanıp,  “bilim ile evrim” kelimelerinin birlikte kullanıldığı tek bir cümle kurmaması, üzüldüğü kavgada taraf olduğu hissini verdi.

“Gözünüzü seveyim politikayla uğraşmayın”

Bu sözler Sancar’ın tutarsızlığını yansıtıyor çünkü böyle düşünen birinin bilimsel çalışmaları dışında ağzını açmaması, ona göre davranması gerekir. Sancar, yıllardır bizi sayısız tür karanlığa boğan, gencecik insanların bile canları pahasına bu karanlık karşısında tarihteki en büyük Direnişlerden birini gerçekleştirdiği AKP hükümetiyle çok kere, keyifli göründüğü görüşmeler yaptı.

Ziyaretlerinde AKP’ye, Atatürk’e ve bilime sevgi ve saygısını sık sık dile getirdi. Aynı anda hem Erdoğan’a hem de Atatürk’e saygı duyulması, maddenin doğasına aykırı olduğundan, tutarsızlık ya da ortalama bir liberal tavrıdır.

Eğer Sancar, ülkesini gerçekten seven, aydın bir bilimci olsaydı, ülkemizi ziyaretlerinde yalnızca bilim odaklı görüşmeler yapar, dünyada da yankı uyandıracak şekilde AKP’yi protesto ederek protokol görüşmeleri yapmazdı. Sancar’ın, kendi sözleriyle çelişir şekilde davranırken gençlerin siyasetle ilgilenmemesini istemesi bile siyasi duruşunu göstermiyor mu?

Sancar’ın, hemen herkesin aydınlıkla eş gördüğü bilim alanında Nobel alması, doğallıkla halkımız için büyük gurur kaynağı oldu. Belki de böylesi bir gurura olan açlık nedeniyle Sancar’ın AKP hükümetini meşrulaştıran samimi ziyaretleri, olması gerektiği kadar yadırganmadı, eleştirilmedi. Sancar’ın ödülünü 19 Mayıs’ta, bu ve benzeri ulusal bayramları yasaklayan bir hükümet eşliğinde Anıtkabir’e vermesini (4) pek çok Atatürksever bile olağan karşıladı.

İktidarda olan hükümetin ziyaret edilişini olması gerekli bir hükümet ziyareti; ödülün Anıtkabir”e verilmesini ise Sancar’ın “gerçek” kimliği olarak ele alanlar, almak isteyenler de oldu. Sancar’ın bu gibi sayısız eylemlerle AKP zihniyetini desteklemesi – iyi niyetli olsak da “cahilliği sonucunda desteklediği” diyebiliriz en fazla- ülkemizin “aydın” bilinen yazar, çizerlerinin çoğu tarafından da yeterince eleştirilmediği için şüphesiz kitlelerin tutumunu da etkiledi. Bu çevreler bile Nobel ödülü nedeniyle Sancar’a adeta dokunulmazlık bahşetti. Uzun yıllardır Sancar’ın çalışmalarını okuyucuyla buluşturan Orhan Bursalı,  Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji Eki’nin editörü Orhan Bursalı, 29 Mayıs 2016 tarihli “Sancar Türkiye’nin insanıdır, hepsi bu!” isimli yazısında (5) hükümet ziyaretleri ve genel olarak bu konuyla ilgili olarak şöyle yazmış ne yazık ki; “Aziz’e eleştiri getirenler çok: Niye gidiyor? Gidiyorsa niye eleştirmiyor? Ben bunu da bir tür yobazlık olarak görüyorum, kusura bakmasınlar. Bunlar farklı şeyler “.

Sancar, geçtiğimiz günlerde Bakü’de Yunus Emre Enstitüsü’nü ziyaret etmiş (6). “Yunus Emre’ye olan sevgim kelimelerle ifade edilemez. William Shakespeare İngilizler için ne anlama geliyorsa, Yunus Emre de Türkler için aynı anlama geliyor. Üstelik Yunus Emre daha derin, daha değerli bir şahsiyet” demiş. Ayrıca “Nobel Ödülü’nü almaya gittiğimde Türk bayrağı rozetini ve Osmanlı tuğralı kravatımı takmıştım. Ben sadece ülkemi değil, bütün Türk dünyasını temsil ediyorum” demiş.

Sancar’ın siyasi duruşunu netleştirmek bir yana, taçlandıran bu konuşması geçtiğimiz günlerde Erdoğan’ın İbn Haldun’dan söz eden konuşmasına (7) benzemiyor mu? Sancar’ın büyük ozan Yunus Emre’ye gerçek bir sevgi beslemesi elbette mümkün ancak sözlerinin bütünlüğü, Nobelli bilimcimizin ününü AKP zihniyetini yaymak için kullandığının kanıtı gibi.

Cumhuriyet’e yürekten bağlı aydınların, Emre ve Haldun gibi aydınların ürettiklerini saymaması, onları batı karşısında küçük görmesi gibi bir durum elbette söz konusu değil. Ancak Erdoğan, sıklıkla bilgi kirliliği de yaratarak (İbn Haldun konuşmasındaki önemli hatası gibi) ülkede herkesin İslam ve Türk dünyasının ilerici isimlerini bilmediği ve/veya aşağıladığı; bu aydınlara ancak kendilerinin değer verdiği yönünde bir algı yaratmaya çalışıyor. Devrimle kurulan Cumhuriyet’in bireylerinin Osmanlı’yla ilgili her şeyi ve elbette devrim öncesi tarihin ilerici adımlarını küçümsediği izlenimi, bu tür konuşmalarla gitgide yaygın bir kanı haline getirilerek AKP zihniyetini güçlendiriyor. Atatürk’ün arabaların arkasında yer alan imzasına karşılık Osmanlı tuğralarının görülmeye başlaması; AKP’li belediyelerin her yeri tuğra ve lalelerle donatması, AKP’nin Cumhuriyet’e karşı konumlanışının teknik olarak bile gizlisinin saklısının olmadığını gösterirken, Sancar’ın Osmanlı tuğrasını önemsememek mümkün değil.

Kısaca sorup yanıtlayalım öyleyse; “Bilimciler konuşmamalı mı?” Sancar’ın ünü nedeniyle topluma virüs gibi yayılan siyasi tavrı ve sözleri, aydınlık bir geleceğe ulaşmak isteyen herkesin siyasetle ilgilenmesi gerektiğinin kanıtı değilse nedir?

Üreten ile üretimin ideolojik olarak ayrılmaz olup olmaması, genel olarak ideolojinin etkisi üzerine

 “Her eylemimiz, üretimimiz ideolojik değil midir?” sorusu etrafında tartışılan bu konuyla ilgili en başta “liberalizmden etkilenenler” ile “liberaller” gibi ayrımların gözetilmemesini tehlikeli bulduğumu söyleyebilirim. Azımsanmayacak derecede insan, kendilerinin ya da iletişime girdiklerinin (insan, yayın vs) nasıl bir ideolojiye, kendilerinin nasıl bir ideolojiye sahip olduğunu kavrayamayacak kadar “bilgisiz” (Sancar için bile düşündüğümüz bu durumu toplum açısından gözardı edebilir miyiz?).

Yakın zamana kadar (hala), mesleğim dışında da okuyarak kendimi geliştirmeye çalışsam da özellikle politik yazıları yeterince okumadığım, bu konulardaki nitelikli tartışmalara yeterince şahit olarak donanımımı arttırmadığım ölçüde bulanık ve bilgisizdim. Benzer duruma, çevremde de çok rastladığım için tartışmalarımızı yalnızca dar çevremizle sınırlamadan değerlendirmek, anlatmak, yaymak gerektiğini düşünüyorum.

Çalışmalarını bile dar şekilde yürüten, Atatürksever ama yabancı hayranı, çok satan dışında bir kitap okumayan, hangi alanda olursa ünlü olanın düşüncelerini hap olarak yutan, onları eleştirilmez gören, oldukça vasat bir genel kültüre sahip,  sayısız bilimci var.

Bu girişten sonra;

Alaska’da 2 yıl vekil öğretmenlik yaptım. İlkokuldan itibaren düzen meşrulaştırılıyor. Sanat derslerinde bile örnek verilen kişilerin nasıl, ne kadar para kazandığı gibi konular hep vurgulanıyor. Pek çok insanın sağlık sigortasının olmadığı bu ülkede ilkokulda sınıflar örn. kanser olmuş bir çocuk için para topluyor, en çok para toplayan sınıf pizza günü yapıyor vs.

ABD’de ilkokulda bir gün, diğer seviyelerde her gün, içinde “Allah” geçen ant okunuyor. Alaska’da ortaokulda bir öğretmen demokrasi skalasında sosyalizmi monarşiden daha geriye yerleştirmişti. Lisede bir öğretmen öğrencilerine “Vergilerinizle başkalarının üniversitede okumasını sağlamak ister miydiniz?” diye sormuştu. Üniversitede bir edebiyat hocası,  gezdiği Dicle ve Fırat nehirleri üzerine yazdığı şiirleri okurken “Türkiye ve Irak bu nehirleri koruyacak su politikasına sahip olsaydı bu halde olmazlardı” demişti. Herhalde ülkesinin bu coğrafyanın toprağını, suyunu nasıl zehirlediğini, çok uluslu şirketlerin ülkemizin su kaynaklarını nasıl talan ettiğini bilmiyordu?

Alaska’da ilkokul yaşındaki çocukların hemen hiç biri örneğin bir güve ile kelebeği karıştırmaz, pek çok hayvanla ilgili derin bilgiye sahiptir. Ancak büyüdüklerinde büyük olasılıkla çoğu, sürekli iklim değişikliğiyle ilgili sunuşlara gittiği, gözünün önündeki buzul hızla eridiği halde özel arabasından – yani yaşam alışkanlığından– vazgeçmeyen, böylelikle düzeni destekleyen, ikiyüzlü bilimdışı insanlardan biri olacaklar.

Bir keresinde ülkemizden ve Mısır, Ürdün gibi ülkelerden gelen öğrencilerle “Müslüman elçiler” adlı bir sunuş yapılmıştı. Öğrencilerin hemen hepsi, tahmin edilecek şekilde ABD’den hayranlıkla ve “özgür” bir ülke olarak söz etti. Bunun üzerine seyircilerden biri onlara ciddi evsizlik sorununu hatırlatmak için “Hiç evsiz görmediniz mi?” diye sordu. Bu öğrenciler gibi birçoğumuz emperyalizmin her türlü kolu nedeniyle ABD’yi “özgür, uygar” bir ülke olarak görüyor, az çok bilsek de evsizleri kanıksıyoruz.

Vatandaşlarının yaralarını sarmak yerine okyanus ötesini işgale büyük bütçeler ayıran ABD’de, bu sorunlardan ciddi şekilde etkilenen insanlar hükümeti eleştiriyor ancak onların sesi (hatta varlığı) dünya genelinde pek duyulmuyor sanki (sosyal medyanın bu konular için yaşamsal önemde olabileceğini düşünüyorum). Ve azımsanmayacak kadar çok insan bu çelişki tablosunu, güvenlikleriyle ilgili olduğuna inandıkları savaşları meşru görüyor. Alaska’da bir ilkokulda, Afganistan’da “özgürlük ve demokrasi” için dalgalandığı belirtilerek sergilenen bir bayrağa rastlamıştım.

Daha sayısız örnek verilebilir. Hâkim ideoloji belli ki bu çelişkilerden de güç alıyor.

Öyleyse soralım; ABD’de eğitim gören, yaşayan, orada çocuk büyütenlerin bu emperyalist ülkenin ideolojisinden korunmaları mümkün müdür? Bu düzenle uyum sorunu olmadan yaşayanların ABD’yi gerçekçi olarak yansıtmaları mümkün mü?

Toplum yararına olduğu düşünülen bilim alanındaki emekçilerin yalnızca çalışmalarına odaklanmaları mümkün mü? Bilimci kimliği dışında “aydın” kimliğini hak edenler için elbette mümkün değil. Emperyalizmin coğrafyamızdaki her tür koluna hizmet eden; bu “ileri” ülkede aldığı üstün eğitimle “geri kalmış” ülkemize yönelik kimi eğitsel çalışmalar yapmasını bile “aydın” oluşunun kanıtı sayan, eleştirilemez olanlar ise elbette bu ideolojiyle barışık, fırsatçı, bencil bilimcilere örnek.

Pek çok insan ABD’de eğitim aldıktan sonra akademisyen olarak; ya da yazıp, çizerek öğrencilerle, değişik kitlelerle etkileşim içine giriyor. Özellikle üniversiteler, bilim ile siyasi görüşünün ayrı ele alınıp alınmaması gibi bir tartışmanın somutlaştığı yerler. Çalışmalarını cam fanusta yapmamış olan “aydın” akademisyenler, ABD’de aldıkları eğitim hakkında olumlu görüşleri yanında öğrencilerine o toprakların pek bilmediğimiz yüzünü de aktaracaktır elbette. Benim karşılaştığıma benzeyen olaylarla karşılaşmamaları imkânsız olan ancak bunları “olağan” gören akademisyenler ise ABD illüzyonuna katkı vereceklerdir.

Yalnızca bilimcilerin değil, Orhan Pamukların, anaakım medyanın da sözcülüğünü yaptığı ABD,  ülkemizdeki karanlığın güçlenmesinde büyük pay sahibi değil mi? O halde Sancar’dan sakınmadığımız eleştiri oklarını, söz konusu arkadaşımız olduğunda onlardan sakınacak mıyız?

Peki, Türkiye ABD ideolojisinden uzak mı?

Alaska’da yaşarken bu sorular aklımı çok kurcaladığı için ODTÜ’de okuduğum yıllara döndüm sık sık. ABD’ye gidip gelmiş hocalarımızın (solda bir yerde sandıklarımız dahi) bu yazılarda söz ettiklerime benzer eleştiriler yaptığını pek hatırlamıyorum. Elbette unuttuğum şeyler olabilir ama genelde ABD’den olumlu söz edildiğini, orada okuduktan sonra üniversitemizde akademisyen olanların büyük heyecanla karşılandığını hatırlıyorum.  “Doğa koruma” gibi emperyalizmin maşası olarak gördüğüm (hele hele insandan nefret edilmesi yoluyla sosyalizmin yolunu tıkayan) pek çok konunun ithal edilmiş şekliyle bize öğretildiğini Alaska’da yaşadıktan sonra daha iyi anladım.

En baştaki “bilgisizlik” konusuna dönersem; ABD’den sorgulamadan aldıkları fikirleri, sürekli halkımızın geriliğinden, eğitimsizliğinden söz ederek yaşama geçirmeye çalışan hocalarımızın kimisinin, sandığım gibi “solcu” ve/veya “aydın” olmadığını, sayısız meslektaşımızın çalışma etiğine sahip olmayışını “liberalizmin” gayet net açıkladığını daha önce bilseydim belki bu konulardaki tartışmalara deneyimlerimle daha önce dâhil olabilir, böyle yazılar yazabilirdim. Böyle olmadığı için şüphesiz tersi yönünde katkılarım olmuştur.

At gözlüğüyle ya da hâkim ideolojiye hizmet eder şekilde çalışan sayısız insan varken, dünya genelinde “eğitimli” olmanın “aydın” olmakla eş sayılması büyük bir tehlike, hatta aymazlık değil mi? Ayrıca bu durum, bilimin belki de ideolojinin en örtülü ancak güçlü alanlarından biri olduğuna kanıt değil midir? Bilimin aydınlığa hizmet ettiği yönündeki genel kanı, ABD ya da diğer emperyalist ülkelerin bilimsel buluşlar, uzay araştırmaları derken vitrinlerini her zaman ışıl ışıl yapabilmeleri nedeniyle de güçlenmiyor mu?

Eğitim kurumlarının da çoğunlukla egemen ideolojinin yuvaları. Kendimden bir örnek vermek istiyorum. “Doğa koruma” konusuyla ortaokulda, İzmir Türk Koleji’nde okurken tanıştım. Belki doğrudan okuldan değil, ancak sızdığı genel ortamdan “vejetaryenlik” furyasından da etkilendim. İyi ki sol görüşlü, karşılaştığı her fikri tartan bir ailede yetişmiştim, yoksa belki ABD kaynaklı bu ideolojiler bünyemi tam olarak ele geçirebilirdi. Kısaca; elbette doğa sevgisini falan ABD’den öğrenecek değildik, ancak önemli araştırmalara sırtımızı dönecek kadar da tutucu değildik. Köle gibi yaşayan inekleri, tavukları yemeyi bıraktım ancak insanı doğadan ayrı görmediğim için avlanana dek özgür yaşayan balıkları yemeğe devam ettim.

Pek bilinmez ama ABD dâhil dünyanın azımsanmayacak bölgesinde av yasak değildir. Yüzyıllardır olduğu gibi balina yiyen insanlar da vardır vs. Avlanarak çevrelerinde ne varsa onu yiyenler, beslenme şekilleri ve olası yaşam tarzları (çok yolculuk yapmak gibi) nedeniyle çok fazla karbon izi bırakan bir vegana göre daha ekolojik yaşarlar. “Doğa koruma”, “veganizm”  gibi, batı ülkelerinin -yaban hayatı gibi her kültürün özünde olan konularda bile- nerdeyse kusursuz bir uygarlığa sahip olduğu algısını güçlendiren akımlara kapılanların önemli bir kısmı, halkımızı kibirli bir cehalet ile küçümserken ABD ideolojisine hizmet verdiklerinden ne kadar haberdarlar? Eşitsizlikler içinde yaşam savaşı veren insanlardan nefret edilmesine, orman kurallarının işlediği doğanın romantikleştirilmesine neden olan bu ve benzeri ithal düşünceler, liberalizmin çok güçlü şekilde at koşturduğu alanlar.

Türkiye’de yaşıyor olsak da emperyalist ideolojilere bulanmaktan korunmanın zor olduğu ortada. ABD’ye zaten bu hâkim ideolojiyle uyumlu bir şekilde gidip,  dönenlerin toplumun ne yönde beslediğini/ besleyeceğini, antiemperyalist olmayan Atatürkseverlerin,  Sancar hoca gibi bilimcilerin. Pamuk gibi yazarların bolluğu açıklıyor olsa gerek.

Bursalı’nın haberi üzerine

Aziz Sancar’dan ve çok ilgimi çeken çalışmalarından Orhan Bursalı’nın editörlüğünü yaptığı, Cumhuriyet’in Bilim ve Teknoloji ekinden haberdar olmuş, gurur duymuştum. Sancar’la yakın dost olduğunu da bildiğim için Bursalı’nın son yazılarına baktım. 27 Haziran tarihli, AKP’nin evrimin ders içeriklerinden kaldırılması yönündeki gericiliğinden söz ettiği “Evrime yasak, bilime, ülkeye kötülük” yazısında bile bu konuyla gündemde olan Sancar’dan söz edilmemişti.

Hemen sonra Bursalı’nın Sancar’la ilgili yazısı yayımlandı (29 Haziran). Sancar’ın konuşması 16 Haziran gibi gündeme oturmuştu.  Sancar’ın ülkemizde kavgaya yol açtığı için çok üzüldüğünü belirttiği bir konuda, üstelik teknolojinin tüm olanaklarına rağmen 2 hafta kadar sessiz kalması çok tuhaf.

Bursalı, Sancar’ın evrime inanmadığı yönündeki haberler hakkında  “Bu sözler Türkiye’de yankılanınca, inanmadım. Sancar, evrim konusunu bir “inanç meselesi” asla yapmaz. Bir çarpıtma vardı. Bu sözler ona ait olamaz, dedim. “ diyor.

Yılların gazetecisi Bursalı, haberleri – hele ki bilimle ilgili, yankılanan haberleri – bizlerden çok önce duyar. Yazıda şöyle diyor “Sancar’a sordum, nedir bu? Nihayet Gürcistan’dan önceki gün döndü ve yanıtladı: Evrim gerçektir!” Sancar,  çok üzüldüğü bizlere Gürcistan’dayken 2 dakika bile ayıramadığı için evrimi kabul ettiğini kanıtlayan bu 2 kelimelik yanıtı da bize daha önce ulaşamamış! Bursalı ise dostunun bunca uzun süre töhmet altında kalmasına, bilim çevrelerinde yaşanan bilgi kirliliğine bunca süre seyirci kalmış!

Sancar, üzerimize aptal tozu serpilmiş gibi durmadan ve akla sığmayacak sebeplerde kavga etmemizden, suni gündem yaratmamızdan çok üzülüyormuş. Ülkemize zarar vererek günah işliyormuşuz!

İşten atılan insancıkların intihar etmesi, açlık grevi yapması, en son İzge Günal hocamızın üniversiteden uzaklaştırılması, kimimiz beğenmesek de “Adalet” yürüyüşü falan bizim aptallıktan, durduk yere çıkardığımız şeyler demek ki. Bursalı da bu görüşe tamamen katılıyormuş, ülkemize yazıkmış, günahmış.

Bursalı, Sancar’ın sözlerinin çarpıtıldığını düşünüyor ve “Nedir bu?” diye soruyor ya, ardından “Peki gerçek neydi?” diyor. Sancar’ın Azerbaycan’daki konuşmasının yanlış yansıtıldığını düşündüğünü yazıyor. Herhangi bir açıklama yapılmadığı halde (bu sahte bir video, gericiler tarafından kurgulanmış, ses ve görüntü üst üste bindirilmiş gibi)  videonun sahte olduğunu düşünmeye başlıyor insan.

Sancar, bir gencin sorusuna bizim bildiğimiz gibi değil, şöyle yanıt verdiğini söylüyor “Ben Müslümanım ve Allah’a inanıyorum. Evrime inanmak gibi bir şey yoktur, Evrim bir gerçektir ve inanç meselesi değildir.” Videoya müdahale yapılmış olduğuna kesinlikle inanmalıyız!

Bizim videodan duyduğumuz cümleler şuydu “Ben Allah’a inanıyorum. Evrim olmuş olmamış fark etmez, isteyen inanır isteyen inanmaz”. Önemli derecede farklı olan bu cümleleri daha fazla tartıp, biçmemiz imkânsız.

Bu yazıyı okuyacak toplum geneli açısından Sancar’ın ağzından ABD’yle ilgili şu sözleri duymaları elbette önemli olacaktır “Bence bu suni kavga başka şeylerde olduğu gibi maalesef Amerika’dan ithaldir”.

Sancar’dan “Ağzımdan böyle çıkmış, konuşmam gündeme düşmese fark etmemiş bile olabilirdim. Elbette evrimi kabul ediyorum. Evrimi kabul etmemek gibi bir durum yok ve inançlı olmak evrimi kabul etmeye engel değil. Üzüldüğüm bir konudaki suni tartışmalara böylelikle ben de neden olmuşum. Yurttaşlarımızdan özür dilerim” gibi bir açıklama beklemenin müthiş bir saflık olduğunu görmüş olduk.  Yine de insan en azından tartışmaları alevlendirdiği,  için özür dilemesini bekliyor. Aptal tozunun sonucu olan iyi niyetimiz…

Sancar’ın siyasi duruşu, karakteri, hatta bilimci kimliğini, bulanık sözleriyle, bu bulanıklığı arttıran Bursalı gibi bilimcilerle netleşti. Umarım bu yazı nedeniyle zamanıma “yazık, günah” olmamıştır!

Özgür Keşaplı Didrickson

 

Kaynaklar:

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/770123/Aziz_Sancar__Evrim_gercektir….html

https://www.youtube.com/watch?v=xAojH9SO54Q

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/537428/Aziz_Sancar__Gozunuzu_seveyim_politikayla_ugrasmayin.html

http://www.cumhuriyet.com.tr/video/video_haber/448634/Aziz_Sancar_odulunu_Anitkabir_icin_teslim_etti.html

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/541829/Sancar_Turkiye_nin_insanidir__hepsi_bu_.html

https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/aziz-sancardan-genclere-tavsiyeler-konusmak-degil-calismak-lazim

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/744596/Erdogan__Auguste_Comte_gibi_sorunlu_sahislarin_fikirleri_kabul_gordu.html

 

Bunu paylaş:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*