Freudculuğun Eleştirisi (3. Bölüm) – Kaan Arslanoğlu

Freudculuğun Eleştirisi (3. Bölüm)*

Yazı dizisinin birinci ve ikinci bölümleri için;

http://www.azizmsanat.org/2017/04/05/freudculugun-elestirisi-1-bolum-kaan-arslanoglu/

http://www.azizmsanat.org/2017/04/28/freudculugun-elestirisi-2-bolum-kaan-arslanoglu/

***

Lacan’ı en hızlı buradan öğrenebilirsiniz

Lacan metinlerini okuyorsanız ve bu sizi hasta etmiyorsa, olmuşsunuz demektir, zaten hastasınızdır. Şaka tabii. Ancak her şakada olduğu gibi doğruluk payını siz değerlendirin. İşin ciddi esası şu: Her kuram belli tipte kişilikler içindir. İnsan toplumları belli kişilik gruplarından oluşur. Bu gruplar dünya ölçeğinde ve tarihsel boyutta oldukça değişmezdir. Freud-Lacan kuramı da bu kişilik gruplarından birinin (birkaçının) gereksinimlerine oturmaktadır. Kişilikler kuramı ve siyaset bahsini bu bölümün son kısmında genişçe ele alacağız.

Şimdi Lacan’a geçebiliriz. Bazıları Freud’u esas kabul edip fikrin ana kaynağına bağlı kalırken, bazıları da ana kaynağa daha eleştirel bakıp onun modern çeşitlemelerine eğilim gösterirler.

Galiba Lacancılık, Freudculuğun çok kaba, kabulü zor önermelerine karşı, pürüzsüz yutulur, yemek borusundan ge- çerken bir şey hissettirmez önermeleri sayesinde yayılabilmiştir solda. Öyle ya, kendisine öksürük şikâyetiyle başvurmuş bir genç kıza birdenbire, “Sen aslında babanla oral seks yapmak istiyorsun da, onun için gıcıklanıyorsun,” diyen Freud’a karşı, Lacan’ın aynı anlama gelecek, ama asla net anlaşılmayacak lafları birçok zamaneye kibar ve bir o kadar derin manalı gelecektir.

Lacancılıkla Freudculuğun ana tezleri aynıdır aslında. Lacancılık bir yandan Freud’un dobralığını bol renkli bir laf salatasıyla boğuntuya getirir, bir yandan Freud’dan fazla Freudcu ardıllara ve ego psikolojisi akımına tepkileri değerlendirir.

Şimdi esas işimize, Lacan’daki bilim karşıtlığına itirazlarımıza geçelim. Lacan okumak birçok defa denedimse de bende panik atak veya manik nöbete benzer semptomlar yarattığından ve de ondan doğrudan aktarım yapsak sizdeki sorumluluğu alamayacağımı düşündüğümden dozu azaltılmış dolaylı anlatımı yeğledim. Hep bahsettiğim, dünyadaki tek Kemalist Lacancı olan Mutluhan İzmir meslektaşımın iki kitabını kaynak göstereceğim ve onlardan bolca alıntı yapacağım. Daha net bir Lacan anlatımı bulamadım: 1- Öznenin Diyalektiği[1] 2- Lacancı Psikanaliz ve Karakter Çözümleme.[2]

Lacan, Lacancı psikanaliz

Bir kere Lacan’ın kuramının temel taşları, aynı Freud’un dogma betonlarıdır: Bilinçdışı, Oidipal çatışma, Babanın-Adı metaforu, imgesel dönem, simgesel düzen, fallus, fallik nesne, öteki…  Mutluhan şöyle diyor: “Lacancı tarzda yapılan psikanalizin, diğer yöntemlerden en önemli farkı, daha kolay anlaşılabilir olması, bireylerin bu yöntem hakkında bilgilenmelerinin daha kolay olması ve bu konuda bilgilenen bireylerin kendileri ile ilgili sorunların çözümlemesini kendi başlarına da yapabilme olanağı kazanmalarıdır. Bu yöntemi kullanarak herkes kendisini oldukça ciddi oranda çözümleyebilme olanağına kavuşabilir.”

Bu cümle karşısında aval aval bakmakla yetiniyorum.

“Burada yapılan çözümlemelerde de görülebileceği gibi, Lacancı psikanaliz, sadece öznenin analizi değil, öznenin içinde bulunduğu gerçekliğin analizi olarak, bir mekân analizidir aynı zamanda. Öteki’nden hiçbir zaman ayrı düşünülemeyen bir özne yapısı, Lacan’ın kuramının merkezine oturduğu için, bir Öteki olarak mekân, Lacan’ın kuramı temel alınarak yapılacak olan kişilik analizlerinde, öznenin psişik yapısından önce analiz edilmesi gereken bir etken olarak görülmelidir.”

“Kişilik dediğimiz şey su gibidir ve içine girdiği kabın biçimini alır. Bu nedenle insanı biçimlendiren en önemli etken, bilincinin derinliklerinde kalan karanlık dehlizler değil, içinde bulunduğu koşullardır.” Ben tam tersini düşünüyorum. Kişilik dediğimiz şey su değil, kaptır, bunun içine giren her şey kişiliğin biçimini alır. Mesela Mutluhan da solcu-ilerici, ben de öyle olduğumu sanıyorum iyi niyetle. Ama solculuklarımız, yani suyumuz, içinde bulundukları kaba göre (kişiliklerimiz) ne kadar farklı değil mi?

Ensest yasağı

“Cezalandırıcı baba imgesi ise, ana kucağından hiç inemeyen günümüz insanı için, ensest yasağının evrensel bir yasak olmasından dolayı, hiç kurtulamayacağı bir imge olarak yaşamının en önde gelen belirleyici güçlerinden biridir bundan böyle.”

Her cümlede ayrılıyoruz. Benim ensest yasağından anladığım farklı. Freud ve Lacan’a göre çocuk daha sıfır yaşından itibaren annesiyle cinsel ilişki kurmak istiyor. Baba buna mâni olduğundan, onu hadım etmekle korkuttuğundan korkunç travmaya uğruyor, özgürlüğü filan kalmıyor, sonra yaşam boyu kahrediyor… Bütün insanlık bozgunu işte bundan… Benim açıklamam ise dümdüz tabii. İlk insansılar büyük olasılıkla kediler, köpekler gibiydiler, yani çok özgür, aşmış ve komplekssizdiler, son derece gelişmiştiler her bakımdan! Ana bacı sınırı tanımıyorlardı. Ancak tür içinde farklı farklı eğilimler var ya! Bir grup insansı bu işten, yani onca yakını olduğu, kan bağı olduğu insansılarla cinsellik yaşamaktan sıkılıyordu, tiksiniyordu, tamamen rastlantı sonucu. İşte o grup insansılar daha çok, daha kolay ürediler. Tiksinmeyenler ise yakın kan-gen bağı olanlarla çiftleşmenin yarattığı anomaliler, hastalıklar, sakatlıklar nedeniyle öteki grup kadar üreyemedi. İnsanda ensest yasağına sıcak bakan grup baskın hale geçti. Ama öteki grubun genleri de tamamen kaybolmadı. İşin Darwinci-evrimci-evrimci psikolojici açıklaması bu. Bu işin “mem”ci açıklaması da var. Başka birtakım sosyolojik, antropolojik, psikolojik tezler de var. Fakat kaba kafama ve galiba bilime en yakın açıklama, bu dediğim doğal seçilimci açıklama. Doğal seçilim bu olunca, bunun kültürü de, yasağı da peşinden geliyor. Ama altta türsel genetik yapı var. Ve ensest yasağı anaerkil toplumla birlikte sosyolojik bir gereksinim tabanına oturuyor, insanda ilerlemeyi sağlayan en önemli yasaklardan biri haline geliyor, türün varlığını, devamını kolaylaştırıyor. Yani her zamanki tartışma, ahlak ve yasaklar özgürleşme mi getirir, köleleşme mi? Olgunun temel biyolojik gerçeğini bildikten, işin zorunlu yasalarını (doğa kanunu) kabul ettikten sonra bunları ayrıca tartışabiliriz. Ama Freud-Lacancılarla baştan doğa kanunlarında anlaşamıyoruz.

Toplumcu Lacancılık

“Günümüzün şehirleşen postmodern tüketici toplumları için, ana kucağından inme ve babanın cezalandırıcı yasasından kurtulma olanağı yoktur artık. Çünkü ana kucağından inemeyen ve Oidipal çatışmasını sağlıklı biçimde tamamlayamayan bireyler, bağımsız birer birey haline gelemezler.” Oidipal çatışmayı sağlıklı biçimde aşmanın ne manaya geldiğini bir türlü anlayamıyorum. Nedir bu, “mother fucking” mi, bir de kızlar nasıl sağlıklı aşacak? Kadınları daha baştan ikinci sınıf insan kabul eden bir kuramın izleyicileri nasıl laik, solcu olabiliyor, cidden tuhaf.

“Anneden ayrılan bireyin sağlıklı bir birey olabilmesi için, içinde kendisine saygın bir yer bulabileceği sağlıklı bir toplumsal yapıya gereksinimi vardır. Üretme yetisini yitirmiş, tüketiminde bütünüyle bağımlı olan ve had safhada yabancılaşmış günümüzün bireylerinin geldiği son nokta, en akıllı yaratık olduğu öne sürülen insan için utanılacak derecede bir aptallaşma noktasıdır.” Mutluhan, Lacan’a dayanarak bunu çok tekrarlar. Ama bu bir totoloji. Sağlıklı toplum olursa sağlıklı birey olacakmış. Tam sağlık hiçbir zaman mümkün değil, ama sağlıklı toplumda sağlığın hayli düzeleceğini herkes kabul eder. Bu bir tez mi şimdi? “Üretme yeteneğini yitirmiş toplum…” Bak o çok tartışmalı. Üretme yeteneğini mi yitirmiş, yoksa  çılgıncasına üretiyor mu? Yabancılaşma diyorsan o ayrı konu, Marx tanımını yapmış, geçerliliği var, saygı duyarız. Ama fazla üretim krizleri de var, onu nereye koyacağız?

“Yapılan araştırmalar, insanın özgür iradesi ile hareket etmektense, gücü elinde tutan öteki birey(ler)i taklit etmeye ya da güç odağının onayladığı davranışları otomatik olarak düşünmeden sergilemeye eğilim gösterdiğini bize anlatmaktadır.” Bir dost sormuştu, “Büyük Öteki” ne? “Büyük Öteki” bu işte, dışımızdaki otorite dünyası, onu temsil eden bireylerin oluş- turduğu baskıcı yapı. “Büyük Öteki” şu meşhur “Küçük Turgut” gibi bir şey anlayacağınız.

Özne ve ego

“İnsanlar güç odağı ile girdikleri çıkar ilişkisi içinde, çıkarlarının gerektirdiği yönde davranarak, yanlış olduğunu bile bile bir davranışı sergileyebiliyorlar.”

“Özne kendi kendini nasıl kandırabilir?” Katliamları gördüğü halde gözlerini kapayıp görevini yapmaya devam eden bir Nazi subayını örnek veren Mutluhan şöyle açıklıyor durumu: “Görülüyor ki, gözlerini kapayan egoya karşılık, gözleri epeyce açık, başka bir ego, aynı insanın kişiliğini temsil etmek üzere ortaya çıkıyor. Burada bir ego zayıflığı söz konusu değildir. Özne, değişen koşullara çok iyi ayak uydurabilmektedir. Tüm hedefi kendisini sevebilmek olan ego, güç odağı ile uzlaşmanın, kendisini sevebilmesini sağlayacak çok önemli bir mekanizma olduğunu anlamıştır. En önemli gereksinimi kendisini sevebilmek olan egonun davranışlarını belirleyen şey, içsel bir gereksinim (dürtünün doyurulması) değil, dışsal bir onaylanma gereksinimidir (güç odağının takdirini alan kişi olmak). Özne böylece birçok parçaya bölünecektir. Bu nedenle, Lacan’ın kuramına göre bir kişilik analizi yapmak istediğimizde, insan kişiliğini her zaman, en azından iki kişiliği bir arada barındıran bir yapı olarak ele almak gerekecektir. Kişilik dediğimizde her zaman en azından ben ve öteki biçimindeki iki yapıyı kastediyor olacağız. Bu durum Freud’un kuramına bağlı kalanlar için bir hastalık belirtisiyken, Lacan’ın kuramına göre kişilik yapımızın temelini oluşturan bir durumdur. Lacan’a bağlı kalarak yapacağımız kişilik çözümlemeleri, kişilik denen yekpare bir yapıyı değil, içinde farklı dönemlerde oluşmuş olan birçok kendilik temsilcisinin (egonun) bir arada bulunduğu daha çetrefilli bir yapıyı çözümlemeye yönelik olacaktır.”

Yani Freud’da kişinin davranışları esas olarak içsel dürtülerin doyurulması temelindeyken, Lacan’da ötekinin (veya büyük ötekinin) (kişiyi çevreleyen öteki egoların-kişiliklerin, öznelerin) gözüne girme ve bu yolla çıkar sağlama amacıyla, kişinin bölünmüş egolarının pazarlıkları temelindedir. (Bizim sonradan ele alacağımız modüler akıl kuramına -ki bilimsel bir gerçekliği vardır- yakın bir sav, doğruya doğru.)

Freud’da zayıf egomuzun yarattığı ruhsal sorunlar vardır, bölünmüş ego bir hastalıktır. Lacan’da ise bölünmüş ego normal bir durumdur. Dolayısıyla hastalığa karşı egoyu güçlendirmek de yanlıştır. Lacan’ın Freud sonrası ego psikanalistlerinden en önemli ayrılık noktası bu. Lacan’a göre ruhsal hastalıkların birçoğunda “egonun aslında oldukça güçlü bir durumda olduğu ortaya çıkmıştır. Bu durum, psikolojik sorunların egonun gücü ile bağlantılı bir sorun olmayıp, öznenin öteki ile olan ilişkisi çerçevesinde oluşan benlik algısından kaynaklandığını düşündürmektedir.”

Lacan’ın fizik merakı

“Lacan’ın kendi kuramında, dualizmi Möbius Şeridi biçiminde yeniden gündeme soktuğunu görüyoruz. Öznenin bilinçdışı ile bilincinin ilişkisi, hatta imgesel ve simgesel egoları arasındaki ilişki, iç ile dışın sürekli yer değiştirdiği ama tek yüzlü olan Möbius Şeridi’ndeki gibidir. Lacan öznenin hangi yüzünün görünür hale geleceğini belirleyen şeyin, yüzleştiği güç odağı olduğunu belirtir. Bu durum, kuantum parçacıklarının gözlendiği anda olasılıklardan birine çökelmesi gibi bir durumdur.”

“Henüz yeni doğmuş olan bebeğin kendisinden bir canavar doğacaktır: Bebeğin ideal bir biçimi modelleyerek yarattığı bir şey olarak kendisi, bir heykel, bir otomaton, üretilmiş bir yapaylıktır.” (Lacan)

“Bir otomaton olmaktan tek kurtuluş olanağımız, sağlıklı bir Oidipal dönem geçirerek Oidipal çatışmayı sağlıklı biçimde çözebilmemizdir. Ancak günümüzün neo-liberal ataerkil toplumları, bireylerin her türlü gereksinimini karşılayan bir sermaye-ana imgesi ile bireyi ikili bir ilişkinin içinde hapsettiği için, özne, Lacan’ın Babanın-Adı metaforu olarak adlandırdığı toplumun yasasına karşı gereken başkaldırıyı gerçekleştirememektedirler. Oidipal çatışmanın sağlıklı biçimde çözülmesi, bireyin içinde bulunduğu toplumdaki egemen güce karşı sağlıklı bir tutum takınabilmesinin gereğidir. Ancak bu güç bireyin her türlü gereksinimini karşılayan bir ana imgesi olarak bireyin karşısına çıkınca Oidipal çatışmanın kazanımları geçersiz hale gelmektedir. Kastrasyon, Lacancı kuramda bir organın kopartılması değil, simgesel dönem açısından, imgesel kimliğin ölüme terk edilmesi anlamına gelir ve ilk imgesel kimliğimizi annemizin karşısında elde ederiz.”

Bilinç – bilinçdışı

“Yalnızca öznel koşullar içinde oluşmuş ve diyalektikten yoksun bir bilinç tanımı, nesnel koşullar içermediği için, nesnel doğruluğu konusunda emin olunmayacak bir tanımdır. Kendisini tanımlayabilmesinin ön koşulu eğer kendisini görebilmek ise, bilincin kendisini nesnel olarak görebileceği tek yer başka bir bilinçtir.” Mutluhan burada Hegelci bir bilinç tanımı yapmış. Yanlış yok gibi, fakat biraz ilerleyelim ne şenlik ateşleri göreceğiz. Biraz LSD aldık mı imgeler havada uçuşacak, ara sıra gerçeklik parçalarına, gelişigüzel sıçrayan doğrulara çarpsak da, simgesel boşluğunda yerçekimsiz yüzeceğiz.

Lacan’a göre Freud’un anal, oral, fallik dönemine benzer ama bir bakıma hayli farklı üç dönem peşi sıra birbirini izler çocuklukta.

İlk dönem ironik bir adlandırmayla “Gerçek” dönemidir. Bu dönemde bebek tüm dünyayı kendi dokunduğu gerçeklik, kendi gerçekliği olarak algılar. Anneyle fiziksel temastadır çoğunlukla, ama onu bile kendi parçası sayar. Bu aynı zamanda otoerotizm, kendi kendine cinsellik dönemidir.

Sonra “İmgesel” dönem gelir. Anneyle ve kendiyle hemhal oluş biraz sınırlanmış, dış dünyanın imgeleri hâkim hale gelmeye başlamıştır. (Ben öyle anladım, tamamen yanlış olabilir, Bu Lacancı dil öyle farklı ki, insan her an aptal durumuna düşebilir, iyisi mi daha fazla özgün laf etmeden hemen alıntı yapayım.)

“Çevreyle kurulan alışveriş, özne üç dönemden hangisinin içinden geçiyorsa, o dönemin kendine göre biçimlendirdiği fenomenler çerçevesinde ortaya çıkar. Bu dönemler Gerçek, İmgesel ve Simgesel dönemlerdir. (…) Lacan’ın bu modeli, Lacancı özneyi tanımlamak için çok uygun modeldir. (…) Lacancı özne sürekli olarak, bu üç dönemin kendine has özelliklerinin belirlediği bir temsilci ile temsil edilir. (…) Yani Lacan’ın kuramında özne, hep bir vekil yoluyla temsil edilen durumdadır ve özneyi anlamak, temsil durumunu ve öznenin vekilini anlamakla eşdeğerdir.  Çizginin altına çekilen ve kendi yerine bir temsilciyi vekil olarak bırakan öznenin gizlenmiş yapısı, bilinçdışı denilen bir yapının da oluşumuna neden olur (…) Oidipus karmaşası öznenin öznelerarası evrende kendisini deneylediği ilk simgesel yapı olması açısından büyük önem taşır. Bu önem, öznenin kendisini, ilk kez kendisine bütünüyle yabancı bir simgesel evren içinde anlamlandırması zorunluluğundan kaynaklanır.”

Ba ba ba ba! İmgeseli açıklayayım derken araya özne ve vekilleri de girdi, adam, kuramının neresi havadar kalsa istihareye bile yatmadan şıppadak bir kavram bulmuş ve oraya yamamış, bir sözlük taşımadan çözmeye imkân yok. Mamafih sözlük de kurtarmıyor, çünkü bir kavramın içeriği öteki kavramla pekâlâ çelişebiliyor, onu götürebiliyor, olsun, önemli olan ruh sağlığı!

İmgesel dönemden devamla:

“İmgesel olarak tanımlanan ve Gerçek’ten sonra gelen ikinci aşama, öznenin ilkel Gerçek’ten ayrılmasına yardımcı olan bir bütünlük ve bastırma yanılsaması olarak ortaya çıkar ve yitirilen anneye duyulan arzu ile özneyi anneden ayıran babaya duyulan öfkenin bilinçdışına itilmesi biçiminde yapılanır.”

Anladınız siz onu. Çok açık, daha fazla izaha hacet yok.

Şimdi, İmgesel dönem şöyle hususiyetler arz ediyor: Daha Simgesel döneme geçilmemiş, çocuğun aklı o kadar gelişmemiş, dil yok (veya çok basit bir dil var) (öyle mi, yanlış yapmamayım). Çocuğun yaşamında fiziksel temaslar, fizyolojik gereksinimler (böyle kaba şeylerden pek bahsedilmez Lacancılıkta ama ben anladığımı anlamanız için söylüyorum) ve birtakım görüngüler, hayaller, kendi yarattığı imajlar var. İşte o dönem. O dönem çocuk büyük bir bunalıma düşüyor. Ana baba veya bakıcı ona çok önemli bir şeymiş gibi birtakım sevgi gösterilerinde bulunur, iltifatlar ederken, çocuk yavaş yavaş bir şeyi fark ediyor. Kendisi güya çok değerli ya… Ama çevresindeki büyüklerin yanında adeta bir ucube. Küçücük bir şey, zavallı. Aynada kendine bakıyor aynı felaket! İşte bu keyfiyet, çocukta müthiş bir eksiklik duygusu yaratıyor ki sormayın gitsin, bütün yaşamı bu eziklikle geçiyor.

“Özneyi oluşturan ve son noktası hiçbir zaman gelmeyecek olan aynadaki bu diyalektik, sonsuza dek yansımadaki imge peşinde koşmamıza neden olacaktır.” Gerçi Freud ve bilhassa Lacan’a göre bizim eksiklik krizlerimiz… hepsi birbirinden beter. İlk kriz anneden kopmayla başlıyor ve büyük bir travma yaratıyor. Tüm yaşamımıza damga vuran bir katastrofi. İşte insanın trajedisi bu derken, birden “aynadaki diyalektik kompleksi”nin daha da büyük olduğunu görüyoruz. Sonra babanın bizi hadım edeceği korkusu… Fallik döneme giriyoruz, oradan çıkıyoruz, o takıntı, fallus olamama perişanlığı, işte o tam bitiriyor bizi. Kadınlarda fallus yok, zaten baştan bitikler. Erkeklerde var da neye yarıyor, imajdaki fallusun büyüklüğü yanında eldeki bir hiç! Kahrediyoruz. Batsın bu dünya. Küçücük sahte falluslarla koca bir ömür geçer mi!

Lacancılara göre bu Fallik nesne meselesi cidden çok çok önemlidir. Annemize fallus olamama vicdan azabı yer bitirir bizi, hayatımızı felç eder. (Yahu kendimize Fallus olamamıştık zaten, bir de annemize mi olacağız, tuhaf…) Bunun bilimsel bir karşılığı var mıdır? Neden olsun, isteyen kim? Arz-talep piyasasında böyle bir yoğun istek bize henüz ulaşmadı efendim, siparişlerinizi bekleriz. “Fallik nesne” yerine “kıllık nesne” desek demiştim Mutluhan’a, ne değişir? Örneğin tüm yaşamamızda atalarımızın, örneğin Cro-Magnonların kıllarla kaplı bedenine öykünseydik, yeterince kıllı olamadığımızı düşünerek onun derdine düşseydik (veya acaba gerçekten öyle mi?)? O kavram da birçok şeyi açıklamaz mıydı? Yok, dediler bazı arkadaşlar, aynı ölçüde saçma da olsa “kıllık nesne” yeterince güçlü erotik çağrışım vermediğinden, hiçbir şekilde aynı ilgiyi uyandırmaz… Neyse, devam:

Geldik “Simgesel” döneme

“Eski gerçeklik, genellikle anne-çocuk ilişkisi zemininde oluş- muş bir gerçekliktir. Geçersiz hale gelen ve dışa vurulmasından bundan böyle kaçınılacak olan eski gerçeklik, artık öznenin bilinçdışını oluşturacaktır. Lacan, Oidipus karmaşasının etkisiyle, bilinçdışının bireyi aşan bir âleme ait öznelerarası bir yapı durumuna geldiğini söyler ve öznelerarası bu âlem dilin simgesel âlemidir. (…) Geçmiş deneyim dilin simgeleriyle yeniden kodlanır. Bu nedenle dilin yapısını düzenleyen ve Saussure ile Jakobson’un tanımladığı yasalara çok benzer yasalar, toplumsal yaşamı da düzenler. (…) Bu simgesel dizge, toplumun üzerinde uzlaşmış olduğu yasakların bireyi biçimlendirme süreci sırasında ortaya çıkar.”

Hoş geldiniz bir paragrafta 7 yanlışı bul yarışmasına! Cevaplara nereden başlasak? Anne-çocuk ilişkisi sonlanacaktır, şu aydan itibaren sonlanacaktır diye bir yasa mı konmuştu? Biz mi duymadık? Anne-çocuk ilişkisi niye kopuyor, nasıl kopuyor, ne zaman kopuyor? Yaşlarımız 70’e de gelse, annelerimiz sağsa onlarla fiziksel temasımız da kopmaz. Ne denli verimli uyduruyor bu Lacan, şaşkınlık verici! Annelerimizle tüm iliş- kilerimiz artık bilinçdışı âlemimize aitmiş? Bunamış isek evet öyle. Oedipus karmaşasıyla simgesel âleme geçecekmişiz, dilin gerçek olmayan dünyasına girecekmişiz. İleride bunun tam tersi bir cümleyle karşılaşacaksınız ama dil bebekte 1- 2 yaşında başlar, 3-4 yaşında çocuklar şakır şakır konuşur. Oedipal dönem 5-6 yaşında biter. Yaşa göre evrelemeye hiç uymuyor ama kim takar evrelemeyi! Dilin yasalarını düzenleyen Saussure ve Jakobson’un koyduğu yasalara çok benzer toplumsal yasalar düzenlermiş her şeyi. Yahu o tarihten beri bir yığın dil kuramı ortaya çıktı, Saussure’ün falan söylediklerinin çoğunun “sosarya” olduğu ortaya çıktı, en azından birçok şeyi açıklayamıyor artık o kuram, nasıl toplum yasaları gibiymiş…

“Şunu artık biliyoruz ki eğer birisi ‘öyle değil’ derse, aslında o öyle olduğu içindir; ‘onu kastetmemiştim’  derse onu kastediyordur.” (Lacan)

Gerçek söylenende değil, söylenmemiş olandadır esprisi bu. Gerçek her yerdedir, hem söylenir, hem söylenmez de, böyle artistik laflar üstünden ne kütüphaneler dolusu lafazanlık üretilir, o da ayrı bir gerçeklik.

“Lacan’a göre dil her zaman yitik olana, yokluğa ilişkindir, çünkü ancak bir şey kayıpsa onun yerini almak için sözcüğe gerek duyarız. Bu sözcükler (…) tümce içinde yapılanınca, bu dizgede söylenemeyen  ve dile getirilemeyen olarak bilinçdışı ortaya çıkacaktır.”

Oldu! Ayıya ayı demişler, ayı diye bir şey olmadığı için. O yüzden ilkel insanların bazıları telef olmuş. “Kaçın ayı geliyooor!” diye bağırırlarmış arkadaşları, bizim ilk Lacancılar da “Ayı mı geliyor? Olan bir şeyi adlandıramazsınız ki!” derlermiş pençeyi yemeden saniyeler önce. Onun için yeterince üreyememişler, kampüslere tıkılı bir azınlık olarak kalmışlar.

“Dili oluşturan birincil bastırma Odipal dönemden önce çocuğun anneden ayrı olduğunu anlamaya başladığı dönemde gerçekleşir.”

Tuvalet eğitimi falan kastediliyor herhalde. Hani simgesel dönem Oedipal’le birlikteydi. Bir yaşında altına kaçırmamayı öğrenen bastırılmış bebek hızlandırılmış eğitimle sanırım “Gerçek” dönem bitmeden Simgesel’e geçmiş.

Oysa dil, açığa çıkmıştır ki (Chomsky’nin ünlü ettiği kuram), beynimizdeki bağımsız bir modülün eseridir. Çevresindeki dil iletişimini algılayan modül otomatik şekilde, diğer zekâ bölümlerinden bağımsız olarak belli bir süre sonra anlamaya ve konuşmaya başlar. Bunun bastırmayla da, yasaklamalarla da, bilinç ve bilinçdışıyla da bir alâkası yoktur. Hele başlangıçta gayet somuttur ve ihtiyaçları karşılamaya yarayan sosyobiyolojik bir işlevdir.

“Psikanaliz yoluyla iyileşme, simgeselleşememiş olan imgeselin, simgeselleşmiş imgesele dönüşebilmesiyle olur. Diğer bir deyişle bu, hastanın kişisel kodlarının hakikatine ulaşabilmektir.”

Hani Lacancı psikanaliz çok daha basitti ve hastalara öğretmek daha kolaydı Sevgili Mutluhan! Ben şu cümleyi altı ayda çözemem. Yoksa bu bir meşguliyet terapisi mi?

“Bilinç-bilinçdışı ayrımını belirleyen, o an içinde bulunduğumuz duruma hâkim olan gücün hoşuna gidecek biçimde hareket etmemizdir.” Yine döndük kürkçü dükkânına.

Yine ego

“Freud’un topografik zihinsel modeli, bilinç, bilinç-öncesi ve bilinçdışı olarak adlandırdığı üçlüden oluşan bir zihinsel modele dayanır.  Freud’un id, ego ve süperego olarak adlandırdığı zihinsel yapılar ise, bu üçlü zihinsel topografyanın üzerinde icraat yaparlar. Bu modelleme uyarınca, ego ve süperegonun bazı kısımları bilinçte, bazı kısımları ise bilinçdışında kalırken, id tümüyle bilinçdışının alanında kalan bir yapıdır. Lacan’ın kuramında ise Freud’un kuramının aksine, yekpare birçok ego bulunur. Ego, bilinç ile bilinçdışı arasında bölünmüş bir yapı değildir.” Eh, yine biraz yaklaştık bilime.

Bilinçdışı

“Kelimelere dökülmemiş ya da hiperkatektik hale gelememiş psişik bir eylemsel temsil, bastırılmış dediğimiz biçimde bilinçdışında varlığını sürdürür. Bu bağlamda Lacan bilinç ve bilinçdışı kavramlarını şöyle belirler:”

“Bilinç ve bilinçdışı, aynı içeriğin farklı psişik konumlardaki kaydı ya da aynı konumdaki kateksisin farklı işlevsel durumları değillerdir; bilinçli temsil o şeyin kendisi ile birlikte ona ait olan kelimenin bir arada içerilmesinden oluşurken, bilinç- dışı temsil yalnızca o şeyin kendi başına temsilidir. Bilinçdışı sistemi, nesnelerin şey-kateksisi halinde ilk ve gerçek nesne kateksisidir; bilinç dizgesi ise o şeyle ilgili kelime-temsilcilerine olan bağlantı yoluyla bu şey-kateksisinin hiperkatektik hale gelmesidir.” (Bowie)

Gayet açık, daha fazla izaha gerek var mı?

“Dile getiremediğimiz bir şeyi bilinçli olarak tanımlayamayız. Yani bilinç, dil ile oluşur diyebiliriz. Dilin dışında kalan, dilde temsil edilemeyen şeyler ise bilinçdışını oluşturur. Psikoterapi, bilinçdışında kalmış olan ve dilde karşılığı olmayan imgesel temsillerin, dilde karşılığını oluşturma sürecidir. Ya da imgesel olarak bile temsil edilemeyen şeylerin dilde temsil edilir hale getirilmesidir.”

“Bilinçdışı gösterenlerden oluşmuştur ancak bu gösterenler konuştuğumuz dilde kullanılır duruma gelememişlerdir. Bu gösterenler bilinçdışında özellikle görsel olmak üzere imgesel boyuta indirgenmişlerdir.”

Bunlar nasıl cümleler… biri bitmeden öbürü geliyor. Fakat niye hocam?

Rüyalarımızda basbayağı konuşuyoruz, hatta yabancı dilde konuşuyoruz, problem bile çözüyoruz, hipnozda çenemiz açılıyor. Bunlar bilinçdışı-bilinçaltı durumlara en baba örnekler değil miydi? Ağzımızdan çıkan ne, düşündüğümüz ne peki? Hani bilinçdışında konuştuğumuz dilde kullanılır duruma gelemeyenler ne?

Son moda saçmalar

Postmodern Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları: Son Moda Saçmalar.[3]  Alan Sokal ve Jean Bricmont bu kitaplarıyla Lacancılığı bitirir. Ama düşünsel âlemde tezler dokuz değil dokuz milyon canlıdır ve her ölümlerinde yeniden doğarlar küllerinden. Neden: Çünkü insanlar bilimsel bilgiye, deneye, kanıta itibar etmez, öznel ruhsal ihtiyaçlarının doyurulmasına yarayan öğretilere inanırlar. Bir dindar gibi… Hatta çoğu dindardan derin inanırlar.

Ongun Onaran’ın, yapıtı çok iyi özetleyen önsözünden bir bölüm:

Richard Dawkins 1998’de Nature dergisinin kitap eleştirileri bölümünde bu kitaptan bahsederken ‘postmodernizmin maskesi düştü’ diyordu. Yazının içeriği başlığından çok daha alçakgönüllüydü ama İngiliz bilim adamı kimsenin cesaret edemediğini sonunda Sokal ile Bricmont’un yaptığını yazıyordu. Lacan, Kristeva, Baudrillard, Deleuze gibi yazarların çevrelerindeki dokunulmazlık halesini kaldırmışlardı.”

“… Bu düşünürlerin açıkça veya örtük olarak dayandıkları ‘postmodern’ söylemdeki aşırı göreci ve aşırı öznel eğilimlerin, Aydınlanma’nın akılcı geleneğine zarar vereceğine biz de yürekten inanıyorduk. Uygarlık tarihinde (şimdiki köktendincilik gibi) çeşitli irrasyonalizm biçimlerinin nelere yol açtığı ortadayken, postmodern söylem akılcı ve bilimsel düşünceyi karşısına alıyor, epistemik göreciliği de ahlaki ya da estetik görecilik gibi öneriyordu. Bu konunun şakaya gelir bir yanı olmadığını, hele samimiyetsizliği hiç kaldırmayacağını hangi kültürden gelirse gelsin, sıcak bir sobanın üstüne oturan herkesin (postmodern düşünürlerin bile) yanacağını, bu gerçeğin onlardan bağımsız olarak var olan ‘yanma durumu’ ile ilgili olduğunu düşünüyorduk.”

Sokal ve Bricmont ise Önsöz’de şunları söylüyorlar: “Peki ama ne iddia ediyoruz? Aşağı yukarı şunu: Lacan, Kristeva, Irigaray, Baudrillard ve Deleuze gibi ünlü entelektüeller sürekli, defalarca bilimsel kavramların ırzına geçmişlerdir. Ya en küçük açıklama yapmadan bilimsel fikirleri tümüyle bağlamları dışında kullanmışlar – lütfen kavramları bir alandan ötekine taşımaya karşı olmadığımızı biliniz, yalnızca bu aktarmanın tartışılmadan yapılmasına karşıyız – ya da bilimsel jargonu bilim adamı olmayan okurların karşısında, ilintisine ya da anlamlarına bakmadan atıp tutarak kullanmışlardır.”

“İstismar kelimesini aşağıdaki özelliklerin bir veya birkaçını anlatmak üzere kullanıyoruz:

1) En iyi durumda bile hakkında son derece bulanık bir fikre sahip olunan bilimsel kuramlar üzerine uzun uzadıya atıp tutmak. En sık rastlanan taktik, yazılarda bilimsel (veya sözde bilimsel) bir terminolojiyi, kelimelerin gerçekte ne anlama geldiklerine aldırmaksızın kullanmaktır.

2) Doğa bilimlerindeki kavramları, en küçük bir kavramsal veya deneysel gerekçelendirme yapmaksızın, bu işlemi haklı çıkarma yönünde hiçbir zorunluluk duymaksızın beşeri veya sosyal bilimlere ihraç etmek…

Lacan’dan nevrotik öznenin yapısının tam olarak torus biçiminde (ve bunun gerçeğin ta kendisi) olduğunu, Kristeva’dan şiirsel dilin süreklilik niceliğine dayanarak kuramsallaştırılabileceğini öğreniyoruz.

3) Tamamıyla ilgisiz bağlamlarda teknik terimler kullanma yoluyla hiç utanmadan yüzeysel bir bilgiçlik taslamak.

4) Aslında anlamsız olan cümle ve ifadeleri manipüle etmek. Bahsi geçen yazarların bazıları kullandıkları sözcüklerin anlamlarına enfes bir aldırmazlıkla okur üzerinde etkili bir baş dönmesi yaratmaktadırlar.”

İki yazar, Lacan’ın matematiksel kavramları nasıl çarpıtarak yanlış bir şekilde kullandıklarına örnekler vererek şunları yazıyorlar:

“Erekte olmuş organlarımızın Ö-1 ’e eşitlendiğini görmenin oldukça üzücü olduğunu itiraf ediyoruz. Bu bize Sleeper’da beyninin yeniden programlanmasına karşı çıkan Woody Allen’ı hatırlatıyor: ‘Beynime dokunamazsınız, o benim ikinci önemli organım!’”

Konuyla ilgili Kerem Cankoçak şöyle der: “Bu arada Türkiye’deki Lacan izleyicilerinin derslerini iyi ezberlediklerine şüphe yok. Geçenlerde Psikeart dergisinin düzenlediği bir etkinlikte konuşan Bilgi’nin popüler ‘hocalarından’ birisi Sokal’ın, Lacan’ı anlamadığını ileri sürerek, ‘Lacan kadın yoktur der’, ‘hatta erkek de yoktur’ demiş. Bilgi’nin popüler hocasının başarılı bir şekilde aktardığı tipik bir postmodern düşünce. Aslında hiçbir şey yoktur. Kadın/erkek yoktur, işçi/patron yoktur, ilerici/gerici yoktur vs. Ne kadar kolay bir düşünme tarzı değil mi? Aslında hiçbir şey yok, ne uğraşıyorsunuz boşuna! Modern bilim cinsiyetler arasındaki ayrımın 2,5 milyar yıl önce başladığını söylemiş, bize ne? Oturup bir sürü kitap mı okuyacağız şimdi evrimi öğrenmek için. Bütün bunlar boş işler. Zaten bilim de bir ‘kurgu’ değil mi?”

Sokal, Lacan’ın akıl sağlığını hiç iyi görmez: “Lacan’ın grameri ve imlası böyle tezlerin çoğundan daha iyidir; ancak mantığı için aynı şeyi söyleyemem. Açıkça söylemek gerekirse, Lacan bir kaçıktır—kuşkusuz çok bilgili bir kaçık ama neticede kaçık.” Sokal, Lacan’ın matematik iddialarının hiçbir bilimsel geçerliliği olmadığını ayrıntılandırdıktan sonra ki onun dilsel yapısökümünün de bilimsel bir geçerliliği olmadığını göstermiştir, bunları yapmaktaki motivasyonunu şöyle açıklar: “İtiraf ediyorum ki ben, yapısökümün nasıl olup da işçi sınıfına yardımı dokunacağını hiçbir zaman anlayamamış utanmaz bir eski solcuyum.”[4]

Lacan bir kaçık olarak (hemen dâhilerin deli olduğu klişesi gelecektir, ama böyle bir şey yoktur) hoş görülebilir. Ama son derece normal, sıkıcı olacak derede normal on binlerce akademisyenin, entelektüelin onun laflarını bant kaydı yinelemesinin hiçbir hoş yanı yok.

EK

Örnek olması açısından bu bölüme yapılan itirazlardan birisi aynen şuydu: “Doğal seçilimle ensest karşıtlarının evrildiğine dair kuramınız için kanıtınız var mı, yoksa size öylesi daha doğru mu geliyor? Dasein diyen Heidegger de, köle-efendi diyalektiğinden bahseden Hegel de, noumenon’u anlatan Kant da safsata üreten kaçıklar mıdır sizce? Mevlana’da da her var olan aynı zamanda yok değil midir? Shakespeare bunu sadece Hamlet’e mi söyletti? Her şey bilimsel olarak belirliyse, elimizden hiçbir şey gelmeyen sadece belli genlerle kodlanmış canlılar mıyız biz insanlar? Her şey önceden belirlenmiş ve alınyazısı mıdır? Niye yazıyor ve bunlarla uğraşıyorsunuz? Diğerleri bu evrimi geçirmediyse kime anlatıyorsunuz? Zaten geni sizce iyi olan kendiliğinden düşünebiliyordur nasıl olsa, gerek yok o halde bu siteye. Genetik kodumuzda yazılı değilse, sizi anlamam genetik özelliklerim nedeniyle imkânsızsa benimle ne yapacaksınız? Stalin’e şaka yollu bile olsa hak vermeniz, geni bozukları büyük temizleme isteğinizin bir yansıması mıdır?”

Cevabımsa şuydu: “Ensest yasağının doğal seçilimle gelmesi evrimbilimin bir çıkarsaması. İsteyen için evrimbilimin kanıtları sürekli yığılmakta ve çok yayın yapılmakta. İstemeyen çok büyük bir çoğunluk için ise tüm bunların bir önemi yok. Kanıtı gözüne soksanız, hani kanıt der. Zaten sorduğunuz sorular da insanın bir tür olarak bunca bilgi birikimine karşı onları anlayabilmekteki zayıflığını gösteriyor. Yani siz ve sizin sorularınız türsel geriliğimiz için gayet güzel bir kanıt ve bunlara sürekli boğulduğumuz için bu berbat durumdayız. Acı ama aynı zamanda komik. Biz niye mi yazıyoruz? Daha önceki yüzyıllarda gerçekleri yazan bir kesim niye yazmışsa ondan. Daha önceki yüzyıllarda gerçeklere tutkun olan nasıl insanlar çıkmışsa onlar yine var ve onlara yazıyoruz. Bunları da boş verin, hiç kimse bizi dinlemese, kendimize karşı sorumluluğumuz var, tebliğ görevimiz var, bu görev gereği yazıyoruz. Bildirdikten sonra kimi değer verir, kimi yüz binlerce yıllık kalıp cevaplarla karşı çıkar. Kendilerine kalmış.

Kanıt? Biz çok verdik kanıtı, biraz da kendiniz bulun. Konuyla ilgili yabancı yerli yüzlerce kitap, pek çok internet yayını var.

Yer damar damar, insan kısım kısımdır. İnsanda öyle karakter farklılıkları vardır ki, ayrı türler gibidir. Şu andaki düzene itiraz edenlerin geninin “normal” olmamasını kastediyorsanız, doğru. Bozuktur. Genimiz, türümüz normaline göre bozuktur. Bu bozukluk iyi midir, daha mı ileridir, o da tartışma konusu. Sonuçta genimiz ne emrediyorsa onu yapıyoruz. Hepimiz için geçerli. Gerçek şu: Genimiz öyle emrettiği için itiraz ediyoruz. Bu muhaliflik, bu başkaldırı, sonuçsuz da olsa bizim kaderimiz.”

Bir okurun katkısı: “Daha önceden bahsedildi mi bilmiyorum ama ensest yasağı diğer primatlarda da var, hatta birçok ahlak prensibi primatlarda var, merak edenler Frank de Waal’in Youtube’daki ‘Moral behaviors in animals’ sunumunu izleyebilirler.”

Başka bir okurun cevabı: “Kaldı ki, ensesti garip karşılamayan tarihte ve günümüzde pek çok toplum ya da altküme mevcuttur. Size belki kültür koşullanmanız itibarı ile garip gelecek poliamoröz ilişkileri norm olarak yaşayan halihazırda milyonlarca insan var. Yok demekle olmuyor. Yokun ispatı zor. Var derseniz kanıt hazır!

Vurgulamak istediğim, ensest ilişki kurmamanın ve daha başka ahlaki değerlerin (karşılıksız yardım, empati, eşitlik duygusu vs.) kültürel değil genetik kökenli olduğu; bu herkesin bu ahlaki kurallara uyacağı anlamına gelmez elbette. Tek bir kişi bile ensest yapmışsa bu ensest yasağı diye bir şey olmadığı anlamına gelmez.” .

Bir düşünce zararlısı olarak Lacan

Siyaset ve kişilik grupları

Freud ve Lacan’a kötü insan oldukları için mi karşıyız?

Birinci büyük savaş patlak verir. Yine Breger’in kitabından: “Daima politikadan uzak duran ve önceki yıllarda pek vatanseverlik sergilememiş olan Freud, kitlesel ulusal birlik ifadesine kendisini kaptırmıştı. Abraham’a yazdığı bir mektupta, düşmanlıkların patlak vermesinden duyduğu heyecandan bahsediyordu. ‘Otuz yıldır ilk olarak kendimi bir Avusturyalı gibi hissediyorum ve pek de umut vaat etmeyen bu imparatorluğa son bir şans vermek geçiyor içimden. Her yerde moral bir harika. Aynı zamanda, cesurca eylemlerin özgürleştirici etkisi ve Almanya’nın güvenli desteği de buna katkıda bulunuyor.’” Jones da şöyle yazmıştı: “Freud’un savaş ilanına anında tepki vermesi beklenmedik bir şeydi. Elli sekiz yaşındaki, pasifist bir alimin bunu, pek çokları gibi salt korkuyla karşılaması beklenirdi. Aksine, onun ilk tepkisi gençlere yaraşır bir heyecan, görünüşe göre çocukluğunun askeri şevklerinin yeniden uyanışı olmuştu… kendini iyice kaptırmıştı, işini falan düşünemiyor (…) ‘bütün libidomu Avusturya-Macaristan’a vakfettim,’ diyordu.” “Freud’un savaş imgesi, Avusturya-Macaristan’ı sağlıksız ‘cerahatler’inden temizleyecek bir ‘fırtına’ydı ve bu imge çoğunluk tarafından paylaşılıyordu.”[5]

Açıklayalım, Freud birçok entelektüel gibi 1. Savaş’ın birkaç ay içinde sonlanacağını ve Almanya bloğunun zafer kazanacağını düşünüyordu. Savaşın uzaması, sadece askerlerin değil, sivillerin de kan gölünün ortasında kalmasıyla fikirler değişmeye başladı. Sonraki yıllarda savaşa karşı fikirler ifade etti üstat.

1908’de feminist harekete karşı çıkan ve kadınlar hem çalı- şıp hem çocuk yetiştiremez diyen bir bildiriye imza attı.[6]

Lacan da biyografisini incelediğim kadarıyla kişisel olarak veya entelektüel anlamda asla güvenilmeyecek bir şahsiyetti. Yaşamı boyunca riske girmedi, buna rağmen solun büyük sempatisini topladı! Solun bu tavrı, kendine bir şey katmayan ünlülere, aldıkları ilk selamda şükran borcu duyarak hayran kesilmeleri evrensel bir tavırdır ve tabii ki çok gariptir. Bu bahis üstüne kitaplar yazılabilir. Solu eleştiren kişi, bir cengâver bile olsa kaçkınlıkla suçlanır ama elini sıcak sudan soğuk suya değdirmemiş herhangi bir entelektüel bir kere göz kırpmışsa kahraman ilan edilir. Oysa iyi bilinen Fransız psikanalist-düşünürlerinden François Roustang, Lacan’ın tezleri için “Sahte bilimsel saçmalıkların tutarsız sistemi”dir, diyebilmekteydi. Chomsky ise onun, eğlendirici, ama tamı tamına bilinçli bir şarlatan olduğunu söyler.

Bu insanlar karakter olarak kötü olabilirler. Ama biz bilimde, bilim insanın karakterine değil, yaptığı işe ve o işten çıkan sonuca bakarız. Fizikte, matematikte bu kesindir, ama sosyal bilimler için de geçerlidir aynı şey. Bizim Freud-Lacan ve onların izinden gidenlere karşıtlığımız, “Bu insanlar kötüymüş, dediklerini dinlemeyin” karşıtlığı değildir. Önceki onlarca sayfada ortaya döktüğümüz bilimsel yöntem hatalarıyla, iş üstündeki profesyonel şarlatanlıklarıyla ilgiliyiz biz, kişisel yaşamlarındaki şarlatanlıklarıyla değil.

Psikanaliz hiç mi işe yaramaz?

Böyle bir savım yok. Bugüne dek herhalde on milyonlarca insan psikanalizden veya benzer teknikli terapilerden geçmiştir, birçoğu da herhalde az ya da çok bundan fayda görmüştür. Hekim ile hasta veya başvuran arasındaki, hatta hekim bile olmasın iki kişi arasındaki her insani sözel iletişimden insan bir ölçüde fayda sağlar. Buna komşu teyzeyle sohbet veya bir imamın duası da dâhil.

Psikanaliz teknikli terapilerden özellikle belli tipte kişilikler daha fazla fayda görür. Terapist ile başvuran arasındaki iletişim kalitesi, güven düzeyi, teknikten bağımsız olarak önemli bir güçlendirici etkendir. Yine de genel olarak ağır olmayan kişilik sorunlarında, yaşam olaylarına uyumu artırmada, hafif depresyon veya anksiyetede, histeri-konversiyon gibi bazı nevroz türlerinde başarı oranı daha yüksektir. Buna dair elimizde çok da veri, ciddiye alınacak derecede fazla yayın yoktur. Ağır vakalarda bu tekniğin ilaçsız olarak sürdürülmesinin faydası yoktur, hatta kimi ruhsal hastalıklarda açıkça zararlıdır. (Psikozlar, ağır depresyonlar, obsesyonlar vb.)

Bir şizoaffektif hastam isyan etmişti: “Sizler hastalıkları hastalıkla tedavi etmeye çalışıyorsunuz.  Sıkıntıları daha büyük sıkıntı vererek iyileştirmeye çalışıyorsunuz!” Haklılık payı vardı. Bugün klasik psikanaliz tekniği psikiyatride çok sınırlı kullanılıyor, daha çok özel hastalara uygulanıyor. Bu bir zengin tedavisi. Zenginler hobileri için para harcamayı severler. Bu bile iyi geliyordur onlara. Ama en büyük faydayı herhalde terapistlerin bütçeleri görmekte.

Psikanaliz bir yerde hastalığın başka bir hastalıkla tedavisi. Çivi çiviyi söker, yangını karşı ateşle engellersin. Bu hastalık artık psikiyatrinin konusu bir hastalık olmaktan çıktı, yaygın entelektüel, aydın hastalığı boyutunda epidemik hikâyesini sürdürüyor.

*Kaan Arslanoğlu’nun, 2016 yılında İthaki Yayınları’ndan çıkan Evrimci Açıdan Din, Psikoloji, Siyaset kitabının Freud eleştirisine ayrılan bölümlerine yer verdiğimiz yazı dizisi burada sona ermiştir. Yayıncıya ve yazara bu değerli paylaşım için tüm okurlarımız adına teşekkür ederiz.

[1] Mutluhan İzmir, Öznenin Diyalektiği, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 2013.

[2] Mutluhan İzmir, Lacancı Psikanaliz ve Karakter Çözümleme, İmge Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2015.

[3] Çevirenler Memet Baydur, Ongun Onaran, İletişim Yayınları, 2002, 2. baskı.

[4] Alan Sokal, Şakanın Ardından, çev. Gülsima Eryılmaz, Alfa Yayınları, 2011.

[5] Louis Breger, Freud, Görüntünün Ortasındaki Karanlık, çev. Aslı Biçen, Yapı Kredi Yay, 2002, s. 305-307.

[6] Age, s. 439.

*https://issuu.com/azizm/docs/azizmsanatedergi113

Bunu paylaş: