Sanat Tarihçileri Neden İş Bulamıyor? – Nur Gözde Yılmaz

Sanat Tarihçileri Neden İş Bulamıyor?* 

İnsanın aydınlığı da karanlığı da kendisidir. Yeni yılda kendinizin ve başkalarının ışığı olmanızı diliyorum. Her şey iyi gönlünüzce olsun. Bu cümleleri yazarken yeni yazımı yeni sayımıza yetiştirmek için umarım gecikmemişimdir diye düşünüyorum. Bazen bir şeylere yetişmek, bir şeyleri yetiştirmek için o kadar çok çabalıyoruz ki gerçekten ne istediğimizi unutuyoruz. Sonrasında her şey çorap söküğü gibi  geliyor zaten. Ne istediğimizi unuttuktan sonra neyi istediğimizi, bu uğurda neler yapabileceklerimizi, bu şeyin getirdiklerini götürdüklerini… Daha pek çok şeyi unutuyoruz işte. Unutmuyoruz da işte…

İşte dediğime bakmayın, derin mevzu bu. Kendi adıma hayatıma şöyle bir dönüp baktım da hep yapmak istediklerimi, söylemek istediklerimi, yazmak istediklerimi kısacası hayallerimi uzuncası hayatımı ertelemişim. Bunun farkına siz de varmışsınızdır.

Kendi karanlığım benmişim, yeni fark ettim. Bu zamana kadar dış faktörleri, maddi sorunları, manevi anlamda yetersiz hissedişimi öne sürdüm. Elbette ki bunlar fazlasıyla etken hem de halen etkisini sürdürüp beni de süründüren özelliklere sahipler. Ancak ben o kadar kaptırmışım ki kendimi hep başka şeylerin sorunlu olduğuna, sorunun ben de olduğunu düşünememişim hiç. Kendimi sorguladığımda ki bunu gerek kişisel gerek mesleki anlamda sıklıkla yapıyorum, bu hep sorgu olarak kalmış. Evet, bir adım geri gitmemişim ama iki adım ilerleyememişim.

Bu kişisel bir yazı değil. Baştan onu söyleyeyim. Bu mesleki anlamda kendimi sorgulamamın zamanının geldiğini ve bu sorgulamayı yapmazsam zarar  göreceğimi gösteren bir yazı… Öncelikle böyle düşünmemin nedeni, yeniden iş arayışında olmam. İş bulmanın zorluklarından bahsediyorum, biliyorsunuz. Belki sizler de bu zorlukları yaşıyor, etrafınızdakilerin canını “bana iş lazım” diye sıkıyor, kafalarını “acaba siz de bana uygun iş var mı?” diye şişiriyorsunuz. Bilmiyorum. Ama hissediyorum.

Bir kere şunu kabul edelim. Bu ülkede Kültür-Sanat alanında iş bulmak; samanlıkta iğne aramaktan daha zor… Bulabildiğimiz işler ya mağazada Görsel Tasarım, Görsel Sanatlar Elemanı, belki birkaç sanat portelinde içerik editörlüğü, bir holding tarafından desteklenen vakıfların düzenlendiği sanatsal faaliyetlerde gişe görevlisi, hasbelkader müzelerde görev tanımı olmayan ama sanat tarihçisi unvanının yer aldığı işler, galerilerde çağdaş sanat resimlerinin satışı, inşaat firmalarında özellikle tarihi eser restorasyonunda Anıtlar Kurulu’nun zorunlu tuttuğu Sanat Tarihi raporlarının yazımı yani Sanat Tarihçisi bir başka deyişle Raportörlük, yüksek lisans olursa akademik kariyere devam sıralanabilir. Samanlıktaki iğnelerin birkaç tanesi kendisini gösterdi ve parlamaya başladı. Ne mutlu bu iş kollarında iş bulup çalışanlara… Çünkü onlara çok rastlamıyorum. E rastlayınca da mutlu olayım, izin verin değil mi ama?

İşin şakası, kendi karanlığım derken neyi kastettiğimi açıklamak istiyorum şimdi. Kendimi geliştirmemekten bahsedeceğim size bugün. Hem çuvaldızı başkalarına batırdım, iğneyi de acıtır diye sona sakladım. Ama madem yeni bir yıl benim de yeni bir ben olma zamanım geldi de çattı bile.

Sanat Tarihi bölümü, çok yönlülük istiyor. Öncelikle bunu anladım. “Yani bir dalda gelişeyim, yan dallara saldırmayayım çünkü insan bir yerde usta olmalı” demek iş ararken en son söylemeniz gereken cümle olmalıymış. Ne kötü ki, bu zamana kadar en başta kullandım. Hep Avrupa Sanatı, Bizans Sanatı, Mitoloji, İkonografi alanında çalışmak istediğimden derslerimi hep bu doğrultuda seçtim. Türk Sanatı’nı ve bu sanat dalının çağlar boyu özgünlüğüyle diğer kültürlerle fark yaratan boyutta olan dallarını da görmezlikten geldim. Evet, Türk Mitolojisi, Türk Süsleme Sanatı gibi dersleri aldım ama bir Osmanlıca seçmedim mesela, Osmanlı Saray Mimarlığı seçen arkadaşlarımdan ayrı olarak Sanat Felsefesi’ni seçtim. Tabii ki seçtiğim derslerden yana hiçbir pişmanlığım yok. Ancak diğerlerine karşı kör, sağır, dilsiz olmak “işime geldiği için” işsizim şimdi. Çünkü Osmanlıca seçmeli ders oldu. Belki ücretli öğretmenlik yapabilirdim. Osmanlıca demişken evet genel  olarak amaç belli, sizin gibi akıllı insanların da bildiği bu bariz amacı bu yüzden büyük harflerle yazmıyorum, ancak genel olarak bu dersin verilmesi bir iş kolunun yanı sıra belki de kültürel mirasımızın daha çok farkında olunmasına yol açar. Ama dediğim gibi, belki…

Sanat, aydınlatır. Karanlığı seven farelerin bu beklentimi de çürüteceğine inanmadan yazmaya devam etmek istiyorum. Hatalıyım çünkü çok yönlü olarak bakmadım. Neyse ki çok geç değil. Yine bir şeyler öğrenmeye devam ediyorum tabii ki ama okurken bazı şeylerin “zorunlu” olması insanı sıksa da, nefret ettirse de arada iyi tarafları var demek istiyorum. Yeter ki suyunu çıkarmayalım, hakkını verelim ve biraz uygulama alanı bırakalım ki o zorunluluğun gerçekten işe yarar bir şey olduğunu görsün, insan.

Karanlığımı kendim yarattım demiştim ya. İtiraf ediyorum çok fazla sanat galerilerine gidip bu “camiada” neler dönüyor, hiç bakmadım. Evet, gittiklerim oldu. Bienaller, birkaç meşhur ressam ancak hepsi bu. Sanırım biraz da “gidip de ne olacak?” diye kendimi yönlendirdim. Ha boş mu oturdum? Hayır, tabii. Kitap okudum, yazı yazdım. Ama tüm bunlar için insanın gidip de bazı şeylerle temas etmesi gerekiyormuş. Farklı bir ortam soluması, o ortamda dokunabiliyorsa sanat yapıtlarına dokunması, sanat denilen şey absürt/komik/değişik/farklı/sıra dışı/ gereksiz gelse de o an onu yapanı bulursa sorular yöneltmesi mantıklı olurmuş. Ancak yapmadım. Belki yapsaydım birkaç galeride tanıdığım insanlar olurmuş, insanlar olmasa bile “çağdaş sanat” diye tanımlanan günümüz sanatının, sanatçılarının üslubunu/ üslupsuzluğunu yani aradaki farkı kendi gözlerimle görür, kalbimle tartarmışım. Yapmadım, tembellik ettim.

Elbette ki bir şeyler yaptım, durun. Hemen “tembelsin, işte” diye yargılamayın ne olur. Zaten yeni cesaretimi topladım. Sosyal faaliyetlerde görev almak insanın hem kendine güvenini artırıyor hem de farklı bölümlerden yeni insanlar tanıyorsun. Yeni insanların şöyle bir faydası oluyor sana, yarın bir gün bir yere başvuru yaptığında fikir almak, bir projen varsa yanında seni bilen insanların olması güzel şey doğrusu. Bu yüzden tembel diyemem kendime ancak bilgi anlamında maalesef kendimi geliştirememiş olduğumu aradığım iş ilanlarına dönüş olmamasından anlayabiliyorum. İşverenlerin beklentileri hakikaten yüksek… Özellikle mesleğinizin gerçekten bir iş tanımı yoksa ve iş bulma sitelerine verilen ilanlar, insanları birer yarışçıya dönüştürmeye yönelikse.

Tarihi mimari yapıları restore eden şirketler, genellikle kendi bünyelerinde  bulunan Sanat Tarihçileri ile çalışmayı tercih ediyorlar. Böylece yeni bir ihaleye katıldıklarında kadrolarında bir eleman, ihaleyi kazandıklarında da yapının sanat tarihi raporunu yazacak insanı bulmuş oluyorlar. Büyük anlaşmazlıklar, tuhaf ego savaşları olmadığı sürece de o insanı değiştirmiyorlar. Bu yüzden bu iş kolunda kendini geliştirmek için “rapor, nasıl yazılır?” sorusunu yanıtlamaktan öte biraz çevre edinmek şart. Bazı iyi niyetli hocalarımız bu alanda destek oluyor. Bu yüzden onlara teşekkür borçluyum. Ben de bu deneyimi bir hocam sayesinde kazandım. Sanat Tarihi bölümü olan üniversiteler bazen son sene derslerine “Monografi Değerlendirmeleri” adlı bir dersi ekliyorlar. Son derece faydalı olduğuna inandığım ancak hakkını tam anlamıyla verdiğine inanmadığım bu dersi almanızı öneririm. Konum, İstanbul’un Karaköy semtinde bulunan Muradiye Hanıydı. Gerçi şimdi Karaköy’e semt dedim ama biliyorsunuz, Eminönü ile birlikte Karaköy de Fatih ilçesine bağlandı. Bu da ek bir bilgi olsun, dedim. Evet, dağıldım biraz. Toparlamak gerekirse, okulunuzda varsa böyle bir ders alın. Ben de çok zorlandım ancak raporlama konusunda az da olsa fikriniz oluyor, bir yapıyı araştırırken o döneme  de ışık tutabiliyorsunuz. Yani biraz olsun içimdeki karanlıktan sıyrılabildim, diyebilirim. Bu anlamda büyük şanstı. Bir gün, dilerseniz anlatırım size yazarken nelerle karşılaştığımı, hem de yapı hakkında bilgi veririm. Ne dersiniz?

Çok yönlü olmak, işverenlerin yüksek beklentisi, Monografi gibi “araştırmaya dayalı yazı” derslerinin önemi (bilmeyenler için, en basit tanımıyla monografi herhangi bir konu hakkında ‘derinlemesine araştırma’ anlamına gelir) gibi basit görünen ancak mezun olduktan sonra birkaç karanlık noktayı sizler için aydınlatmaya yarayacak şeyleri yazmaya çalışıyorum. Aman, ben yaptım siz yapmayın hesabı aslında bazı gerçekleri kendi ağzımdan yazıyorum ki “neye dayanarak yazıyorsun?” sorusu aklınıza gelmesin. Bu sorudan önce “önerin ne?” diye de sorabilirsiniz. Seviyoruz ya kısa kesmeyi. Bakmayın cümlelerimi uzattığıma. Geliyorum sadede.

Maalesef eğitim sistemimiz “çok yönlü” değil “tek yönlü” bir bakış açısı kazandırmaya yönelik. Özellikle son yıllarda bu bakış açısının giderek genişlediği ve farklı diğer alanlara pek fazla yer vermediğini görüyoruz. “Hiç” demek istemiyorum. Umutsuz olmayı sevmiyorum. Sağlam durmak zorundayız. Yoksa şu anda mezunlar gibi hali hazırda bu bölümü okuyan insanlarda var. Bu yüzden tüm bu olumsuzluklara rağmen bir şeyleri değiştirmek istiyorsak değişime kendimizden başlamamız gerektiğini savunuyorum. Halen yeni bir şeyler öğrenirken zihnimin açlığı ancak bir yandan “ne işine yarayacak ki?” diye soran tuhaf ve çatlak seslerin varlığını duyumsayabiliyorum. Aldanmadan devam etmek için kendimi sonra da dilerseniz sizleri telkin etmek istedim.

Sakin olun. İş bulacağız, yüksek paralar kazanacağız, şu iyi projelerde yer alacağız diyemiyorum. Ama sakin olun. Bir olmak zorundayız. O kadar ayrıyız ki. Egomuz o kadar yüksek ki. Özellikle Sanat Tarihi gibi sosyal bilimlerde okuyan arkadaşlara bir şeylere oluyor, bugünlerde. “Kimin ipini çekersem rahat ederim” mantıksızlığıyla yaklaşıyorlar her şeye. Düzenledikleri sosyal faaliyetlerin isteyen herkese açık olması gerekirken başta onlar bürokrasinin anlamsız çarkında kaybolup kendilerini ön plana çıkarmak için gerekli insanları “eleyebiliyorlar!”

Daha doğrusu bunu zannediyorlar! Çünkü kuyu kazdıkça zaten içinde bulunduğumuz çetrefilli ortam daha da rahatsız etmeye başlıyor. Bu durumun farkına varan çok az! Birilerinin borazanı olmayı marifet sayanlar çok. Özgün söz söyleyen, söylemek isteyeni istemeyen, var olanı değerlendirmeyip illa uzaktakine ulaşmayı kâr sayan ve bu nedenle basamaklarda karşılaştığı diğer başarılı, değerli zihinleri yok sayan o kadar çok öğrenci, mezun var ki. Bir kere şunu iyice anlayın, derim. Herkese de söylüyorum. “Merak etmeyin, öyle ya da böyle mezun oluyorsunuz. Yani not ortalamanız, yüksek sosyal faaliyetleriniz iş ararken sizin abarttığınız kadar önemli değil. O yüzden okurken notlarınızı kendinize saklamanızın, ‘ben’ diyerek öne atılmanızın ve sonra onca iş yükünün altından  ‘hep birlikte’ çıkıldığında ‘ben başardım’ diye böbürlenmenin bir faydası yok. Hem size hem de hiç kimseye. Önce kendinize. Bunu anlamak zorundasınız. Yoksa istediğiniz bölümü bitirin. İsterseniz hocalarınızın en gözde öğrencisi, arkadaşlarınızın en iyi arkadaşı olun. Hiçbir halta yaramaz. Kendi karanlığınızda yok olur gidersiniz.” Ancak bunu anlamıyor, bazıları. “Nasıl?” diye soruyorlar halen. Anlatmaktan yorulmadım ancak anlamamalarından fena halde sıkılmaya başladım. Şartlar yeterince güçken bir de onu anlamsız savaşlarla, dedikodularla, adam kayırmalarla, ‘O, gelmesin’ diye mızmızlanmalarla daha da güçleştirdiğinizi görmüyor musunuz? Bu deniz hepimizi alacak kadar güzelken, kurtulmak için birilerinin gırtlağına çökmenin âlemi nedir? Bu yazdıklarımı illa üniversite ortamı olarak almayın, ülkemiz için alın, dünyamız için. Tabii yapabilirseniz. Eğer biraz olsun, bazı şeylerin sizin bağnazlığınızdan kaynaklandığını görürseniz ne âlâ…

İş aramaya yeniden başladığımı söylemiştim. İşin olduğunun da altını çiziyorum. Bu cümleyi de şuna dayanarak söylüyorum. Bir hocam şöyle söylemişti:

  • “Ana eleman sıkıntımız elbette ki var. Ancak ara eleman sıkıntımız da yok denmeyecek kadar çok.” Yüzlerimize bakıp devam etmişti. “Ara eleman ne demek diye soracaksınız, biliyorum. Hepiniz mezun olduğunuz işi yapmak istiyorsunuz, haklısınız da. Ancak ara eleman dediğimiz insanlardan olmadan ana eleman olamazsınız.” Ne çok tekrar ediyordu bu kelimeleri, sıkılmıştı pek çoğumuz. Sormuştu bize: “Ne olmak istiyorsunuz? Hadi bakayım, kalkın kendinizi ifade ”
  • “Yönetmen.”
  • “Yapımcı.”
  • “Senarist.”
  • “Tamam, çocuklar” demişti bizleri dinleyip. “Şimdi size bir soru soracağım. Bir prodüksiyonun en önemli elemanı kimdir?” Hepimiz atılmıştık.
  • “Yönetmen” diye. Gülmüştü. Şaşırmıştık. Yönetmendi yani. Her şey onun kontrolündeydi çünkü. Öyle öğretmişlerdi bize. Biz de not almıştık defterlerimize.
  • “Bir daha düşünün, bakayım” demişti. Yerine oturmuş, bizleri izliyordu. Sınıftan çıt çıkmıyordu tabii. Herkes düşünüyordu ama belli kalıplar kafamızdan silinmiyordu işte. “Bilemediniz mi?”
  • “Hocam kim? Söyleyin, merak ediyoruz.” Bazısı not alıyordu, sınavda çıkabilir
  • “Şoför” dedi hocamız.
  • “Nasıl yani?” diye sormuştuk şaşkınlıkla. Hakikaten şaşırmıştık
  • “E çocuklar, şoför; ekipmanları ve set çalışanlarını sete götürmezse nasıl yapılacak onca iş?”

–     “Ha!”

O günden beri bu konuşma aklımdan hiç silinmedi. O yüzden en küçük diye görülen insanların, en gereksiz diye bir köşede unutulan ve bazen de “bilerek” değersizleştirilen her şeyin öneminin farkına vardım. Büyük oynamayı çok seviyorduk ancak küçük adımlarla yürümekten hoşlanmıyorduk. Sabırsız, tez canlı, inatçı, dengesiz olabiliyorduk. E doğru söze ne denir? Ben de oluyorum, bazen. İnsanım, sonuçta öyle değil mi? Ama hiç abartısız şunu söyleyeyim, hocamız bunları söylediğinden beri ‘küçük’ olarak görülen her şeyin peşine daha çok düşer oldum. Düşünmeyeni düşünmek, düşüneni bir daha farklı bir boyutuyla düşünmek, yazmak, uygulamaya çalışmak… Halen deniyorum. İnsan  olmak zormuş, hakikaten. İnsanca mesleğini yapmak da zor, hâliyle…

Özetle, ara elemanlar için iş var. Ancak o işler de öyle kolay değil. Örneğin bir çağrı merkezinde çalışmak, ne kadar zordur? Tahmin edemezsiniz, bence. Ben iki hafta eğitim aldım, üç hafta çalıştım. Sizler hiç denediniz mi? İnsanları ikna etmek, sizin yüzünüzü görmeden bir ürünü satmaya çalışmak, bir kartı alması için ikna etmek, farklı ve daha ekonomik koşullarda yeni bir marka ile tanıştırmak ve bunları telefonda yapmak. Küfür mü yemedim, tam kartı satmaya ramak kalmışken telefonu suratıma kapatan mı? O yüzden diyorum ya, sabrımız kalmamış, iyi niyetimiz yosun bağlamış.

Bu yüzden Kültür-Sanat üst başlıklı işlerde çalışmanın da kolay olmadığını düşünüyorum. İnsanların yeme-içme-barınma-sağlık gibi ihtiyaçlarının tamam olmasa da tamamlanmaya yakın olmasının çok yararı var bu bölümlere güvenin artması için. Kendi aramızdaki rekabeti bir kenara koyarsak söylüyorum, tabii bunu. Güvenin oluşması için bir kere bu kötü huyumuzdan vazgeçmeli ve kendi karanlığımızı kendimiz aydınlatmalı ve sonra çevremizi aydınlatmalı.

Ne demişler?

“Karanlığa küfredeceğine bir mum da sen yak.”

Mum olun, bu devirde aydınlık bir dünya, temiz bir çevre için ampullerden  tasarruf gerek.

*https://issuu.com/azizm/docs/azizmsanatedergiocak2015

Bunu paylaş: