Sinemanın Saati Geri Kalınca – Çağrı Kınıkoğlu

Sinemanın Saati Geri Kalınca* 

 

Mayıs ayının son haftasında gelen bir haber, bu topraklarda yaşayan pek çok  insanı heyecanlandırmıştı: Yıllardır skandallar, cinayetler, alçaklıklar tezgâhında dövülen memleket, bir aydınının başarısına kulak kabarttı. O aydın ki, filminin gösterimi için Fransa’nın Cannes şehrinde düzenlenen festivale ayağını bastığında, burada, kendi memleketinde yerin yedi kat altında can pazarı yaşayan Soma işçisini selamlamıştı ve filmiyle Altın Palmiye ödülünü aldığında 2013 yazında aramızdan sökülüp alınan gençlere ithaf etmişti ödülünü, “onlar bizim geleceğimiz için kendilerini feda ettiler” diyerek… Kulak kabartanların epeyce bir kısmı ödül alan yönetmenin filmlerini izlememişti, ne gam! Halk bir kere ayağa kalkmıştı; aydınlığa, özgürlüğe ne kadar susadığını fark etmişti o halk. Belki de…

“Belki”si duruyor henüz. İki anlamda da: Belki gerisi de gelecek ve belki susuzluğunu giderecek kaynakları bulmak için de harekete geçecek.

Ama kendiliğinden olmuyor.

Bir aydınının başarısı bu nedenle de heyecanlandırmış olmalı o insanları, bizi: Çünkü sanat, bize kendi gerçekliğimizin arkasındaki dinamikleri, görünenin ardındaki gerçeği kavramamızı, hareketimizin anlamını verebilir. Kendimizi, çağımızın, toprağımızın, insanımızın hareketi içinde kavramaya ve duyumsamaya başlayabiliriz ve sanat doğru soru sormaya, doğru yere bakmaya, doğru ayrım çizgilerini çekmeye yardımcı olabilir.

Çünkü kendiliğindenlik, ilk hamlenin ardından arayışa, giderek bekleyişe ve umutsuzluğa bırakabiliyor yerini. Çünkü kendini kavrayamayan, kendini ayrıştıramayan, kendini bilememeye, eylemine anlam verememeye de başlıyor.

Memleketin birinde…

“Memleketin birinde” diye başlar kimi masallar hani… Mekân soyuttur, zaman soyuttur ama yine de masala can veren “çelişki”ler somuttur. Somutun zenginliğinde, coğrafyayı, tarihi aşabilir masallar; dinleyende veya okuyanda anlatılanın kendi hikâyesi olduğu duygusunu yaratır. Sanat, bu anlamda, masalın da ötesine geçebilen niteliğiyle, somutta soyutu, soyutta somutu verebilir; başkalarının hikâyeleri, bizim hikâyelerimiz olur, bizim hikâyelerimiz de başkalarının…

“Kış Uykusu” filmi üzerine bir yazıya böyle bir giriş yapmanın manası ne? Alt tarafı bir film hakkında bir yazı söz konusu ve sadede gelmeli bir an önce: Film güzel mi? İzlemeli mi? Ne anlatıyor? Nasıl anlatıyor? Sıkıcı mı, eğlenceli mi? Gözyaşı var mı? Kahkaha var mı?

Filmin basın gösteriminin ardından internete bu tür değerlendirmeler düşmeye başladı.

Maalesef böyle değil. Bu bakış bizi hiçbir yere götürmez, götüremez.

İster internete yükleyelim suçu, ister televizyona, kolaycı izleyicilik diye bir olgu yerleşikleşti ve yaygınlaştı. Müşteri memnuniyeti ilkesi ile hareket etmek, alılmayıcılar kendilerine böyle bir misyon biçmiyor olabilir ama sanata ve sanatçıya yapılabilecek en büyük kötülüklerdendir ve sorumluluğu sanatçının sırtına bindirir yalnızca. Hepimiz sorumluyuz oysa.

O zaman, 2014 yılının Haziran ayında, 2013 yılının Haziran ayından bir yıl sonra gösterime giren ve bir aydın eleştirisi olma niteliğiyle öne çıkarılan bir film hakkında “sıkıcı mı, eğlenceli mi?” sorularının ötesine geçmek mecburiyetindeyiz. Evet, bir veridir “sıkıcılık” veya “eğlencelilik”. Ama o kadar.

Kaf Dağı’nın ardında, Kış Uykusu’nda

Filmin konusu hakkında daha önce başka yayınlar aracılığıyla da malumat sahibidir okuyucu: Yirmi beş yıllık bir tiyatroculuk yaşamının ardından Kapadokya’ya, babasının memleketine yerleşip otel işletmeciliği yapan Aydın, yaşça kendisinden epeyce genç karısı Nihal ve kız kardeşi Necla ile birlikte yaşıyor. Bu üçlünün ortak derdi, kendilerini “kaybetmiş” olmalarıdır. Varlıklarını anlamlandırmak, eylemlerinin arkasında durabilmek istemekte ama bunu yapamamaktadırlar ve bu anlamda yaşamın içinde sürüklenmektedirler.  Kararlarının,  adımlarının, çabalarının üzerine bastığı zemin o kadar dengesiz ve kaygandır ki, en ufak bir gelişme, o güne kadar yüzleşmekten kaçtıkları bir kararsızlığa ve boşluğa taşımaktadır onları.

Filmin bu olgusal zemini, içinden geçmekte olduğumuz dünya-tarihsel dönemin ortak çizgilerinden biri olmalı ki, Cannes gibi bir uluslararası festivalde ilgi gördü film. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da bahsettikleri o kapitalizmin dehşet verici dinamizmi, bu dönemde iyice dizginlerinden boşaldığından, buna şaşırmak mümkün değil.

Ancak Ceylan’ın filmi ile ilgili sıkıntı zaten burada başlıyor: Anlam yitimi, denge yoksunluğu, sonsuz ve savurucu dinamizm, günümüz dünyasının o kadar “sıradan” bir karakteri haline geldi ki, bunun böyle olduğunu söylemek ve görüngülerini ortaya koymanın kendisi, bir şey söylemiyor olmaya taşıyor filmi. “Hayat çok zor” diyen vazgeçmiş bir insanın iç çekişi ve acılarını dalgaya vurması gibi… Filmdeki Çehov, Shakespeare, Voltaire vb. alıntılarıyla örülmüş edebi replikler, az önce bahsettiğim vasatlaşmış deyişi aşamıyor. Hayat çok zor… Peki?

Üstelik yönetmen açısından mesele bir de “aydın eleştirisi” olunca, bu vasatlık daha da can sıkıcı bir hal alıyor: Türkiye gibi bir ülkede, aydının tarihi ve eleştirisi politik bir zeminden kopuk ele alınamaz, istendiği kadar çaba gösterilsin, olmaz. Aydın kimliği, bir İskandinav ülkesindeymişçesine tartışılamaz ki…

Sinematografiden yaşama

Daha önce soL gazetesindeki kimi yazılarda, sinemanın, kendi üretim sürecinin özgüllüğü nedeniyle, yaşamın akışı ile özgün bir ilişki kurduğundan, bu nedenle de yıllara yayılan bir film tasarısının, gerçekleştiği ve izleyicisiyle buluştuğu anda altındaki zemini yitirme tehlikesi ile karşı karşıya olduğundan bahsetmiştim. Bu anlamda da yaşamın kendi temposunun, tekil olarak filmleri “taca çıkarma” ihtimalinin olduğundan…

“Kış Uykusu” sadece bu nedenle zeminini kaybetmiş bir film değil. Yukarıda da söylediğim gibi, aydını politikadan kopuk ele alışı (karakter politikadan kopuk olabilir, ama mesele bundan kopuk ele alınamaz), kendi biricikliği içinde tükenişiyle resmetmesi, aslında Ceylan’ın belki de kendisinin de farkında olduğu bir geri kalmışlığa işaret ediyor: Gideni ve gelmekte olanı anlama olanağını elinden kaçırmış bir film Kış Uykusu. Vapuru / otobüsü kaçırmamak için koşması  gerektiğini düşünüp saatine bakan, daha on dakika olduğunu görerek yürümeye devam eden birine benziyor bu film: Oysa saati geri kalmış ve yetişmesine imkân yok artık.

Bu kısa yazı, bir başlangıç olsun Kış Uykusu’na dair. Pek çok boyutuna değinemediğimiz bu film hakkında sonraki yazılarda tartışmayı sürdüreceğiz.

*https://issuu.com/azizm/docs/azizmsanatedergitemmuz2014

Bunu paylaş: