Adı Şerzan’dı – Erkan Şemin

Adı Şerzan’dı* 

Adım falan yoktur benim… Hoş, olsa da söylemezdim ya kimselere. Hayır hayır, kimselere küs falan değilim. Yalnızca cismime küskünlüğümdendir isimsizliğimle kavgam. Kendimi yitiremeyişimdendir şuursuz saçmalarım. Ben bir hacim fazlasıyım. Öfkeli ve çoğu zaman da resmi ağıtlı bir hacim fazlası… Hepsi hepsi bu …

Yüzünü sakladığım bir sürü “merhaba” var cebimde, hangi yüreğe dokunacağını hiç bilmeyen. Kim alır uğursuz bir nesnenin işe yaramaz haram selamını. Ben de öyle yapıyorum, utangaç bir tebessüm zerresini bile gömüyorum toprağıma. Ağıtlar daha çok  yakışıyor yanıma. Gülmek kim, ben kim! Bazen soruyorum kendime, neden bir muz kabuğu, bir duvar ya da bir saksı olarak gelmedim ki bu dünyaya. Ben dilsiz ve intihar telaşlı bir mermiyim. Üstelik resmi suratlı, gölgesiz ve kimselere benzetilecek bir kardeşi dahi olmayan. Şimdi kime öfke kusmalıyım, bunu dahi bilmiyorum. Öfkelerimden bir kurşun tespihi yapsam ve ben, beni vursam… Hemen şu vakit; beni, benimle yitirsem diyorum; ancak hemen beni kelepçeliyor birileri, izin vermiyorlar acemi intiharlarıma. Önce iş diyorlar, önce ölüm…

Bu kaçıncı hırpalanışım bilmiyorum, ölüme hep ürkek giden, tek seferde henüz yaralamayı bile doğru düzgün beceremeyen, işini hep kaytaran bir mermi bozuntusuymuşum ben. Şu üniformalı sahibimden bunları duymak içime gömdüğüm tebessüm zerrelerini bir solukluğuna da olsa dışarıya salmamı sağlıyor. Bu ve bunun gibi daima duymak istediğim hakaretler(!) neyse ki içimde kaybolmaya  yüz tutmuş “onur” duygusunu silkelemeye yetiyor. Şu başkalarına yeten gücün birazı kendime yetebilseydi. Ah, neler yapmazdım ki. Kendimi öldürmekle başlardım işe örneğin! İçimde biriken vicdani kokuşmuşluğu ancak böylesine bir tükeniş dindirebilirdi. Keşke diğerlerini de yok edebilseydim kendim gibi. Kim bilir, onlar dünyaya bir mermi olarak gelmekten şikayetçi değillerdir belki.  Nankörlük bende belki de. Her gece ölümden, ölümle kaçma düşlerimi tazeleyip duruyorum ve ben İsmine alışıyorum ölümün; artık ışıkları kapatarak ve üstümü örtmeden de bakabiliyorum ona.

Dün gecenin de öyle olacağını umuyordum. İsyankar ömrümün ve işe yaramazlığımın yamalarıyla uğraştığım gecelerden biriydi.  Birden haber düştü yanıbaşıma. Ve yine o bilindik kekremsi sessizlik… Adını sanını bilmediğiniz bir bedenle şuursuz sevişmelere soyunmanın sevimsiz yüzsüzlüğü alarmdaydı. Yine cismime lanet ettim soluksuzca. Ben kimim, neyim ve neden varım ki ? Ah şu talihsiz yanım. Ah şu ölümün ve kavgacı olmanın çok yakıştığı, ağıtlarınsa insanın içini bir kor yangınına çeviren insanlara uğrayışlarım… Bazen haklı öfkesinin ”alevi” söndürülemeyen bir Alevi, bazen alabildiğine insan bir Ermeni ve kimi zaman da şair gülüşlü  bir Kürt çocuğun bedeninde oluyorum… Üstelik ne kulak ne göz ne de Tanrı misafiriyim hiçbirinde… Bildiğin sevimsiz,  yüzsüz ve katil uğrayışlar işte. Olanı bozan, büyümüşü yok eden, seveni ikiye bölen, tebessümleri kelepçeleyen, donuk, renksiz ve alabildiğine aşağılık bir mahlukum ben… Sessiz geceyi bozan dikenli cümlelere karşı koymayı beceremedim. Duymazdan gelişlerimi yine aldırış etmedi hiç kimse. O gün, “esmer gülüşlü” birine rahmedildi nefretimle yoğrulmuş şu kahpe emir kipleri… Görmezden gelemeyecek kadar hızlı çarpıyordu suratıma emir kulluğum. Çığlığımın silueti katledildi. Faili yine ben olacaktım gözleri meçhul bir ırmaktan akıp gelen bir bedenin…

Adı Şerzan’dı…

Adının anlamına hangi sözlükte rast gelmiştir hiç bilmem; ama “kötü olanı bilen, kötünün farkında olan” demekti Şerzan. Ben kötünün en hasıydım, ama farkımda bile değildi, bu kez kötüyü bilemedi, beni ayırt edemedi iyiden. Tam da kötüye öfke kusuyordu oysaki Şerzan, kötüyle kavga ediyordu, kötüye taviz vermiyordu. Şerzan ve kötüye kalkan tutmuş birkaç iyi arkadaşı oradaydı, nasıl oldu da beni fark edemediler. Bu kadar çok iyinin içinde böyle bir kötü cismi nasıl fark edemedi Şerzan. O kartal bakışlı, o asi yürekli ve bebek kokulu çocuk… Gözlerindeki dürüst gülümsemeyle hiç göz göze gelmek istemedim o an. Konuşacak sözcüklerim olsa, bir ses, bir hecem olsaydı, çığlığım olurdu ağzımdan dökülen her şey. “Şerzan” derdim, “Al iyi arkadaşlarını, hemen uzaklaş buradan.” Yine bağırdım, yine çığlık oldum, duyuramadım. Doğru ya, ne çabuk unuttum sahi, sesim doğuştan bir tecavüze uğramamış mıydı benim! Her daim topallayan, çelimsiz sesim, bir gürültüye dönüşecekti az sonra. Dünyanın en kısa ama en uzun yoluna çıkarılacaktım. Şu mavi formalı sahibim, en kolayını seçecekti yine susturmanın. Yine beni sürecekti, yine kendisi susacaktı ve yine kahpeliği konuşacaktı bu yolda…

Dedim ya, ben acemi intiharlı ve resmi ağıtlı zavallı bir mermiyim diye…

Sahte öznelerin ucuz sığınağıyım. Savaşın kankardeşi, el ele tutuşmaların düşmanıyım. Dokunabilme eylemini beceremeyen herkesin en kolay yol arkadaşıyım. Anlamayı bilmeyenlerin hep arka cebindeyim. Öldürmenin, bozmanın, kahretmenin rahmine düşmüşüm bir kere, leş parmakların ağız kokusundayım, her gece barışın bekaretini bir daha, bir daha ve sonra bir daha bozan bir zavallıyım. O güzel çocuğa giderken ıskalamayı öyle istedim ki. Oysa ıskalamak değil “ıslanmaktı” kaderim. Ve ıslandım yine. Ve sırılsıklam ağladım, sırılsıklam tükendim. Bedenine girdim Şerzan’ın, umutları oradaydı, görünüyordu her biri. Yemin ederim ki hepsini gördüm, hepsi oradaydı. Renkleri ayırt edilebilen şeffaf düşleri vardı sonra… Yaşını aşmış bulutlar, el değmemiş bir gökyüzü, barış yeşili çocuklar ve diğerleri. Hepsi oradaydı. Gördüm, hepsini gördüm işte…

Adı Şerzan’dı…

Mayıs’a paralel süzülüyordu gülümsemeleri… Geceye inat parıldıyordu “anne kuzusu” gözleri. Saat, tam 02.44’tü. Yelkovan bir daha nasıl göz göze gelecekti akreple!  Saatler hangi yüzle ertesi gün “ikiyi kırk dört” geçecekti bir daha. Her şeyi geçecektim, bu sokak  nasıl bakardı bir daha, Şerzan’ın anne sıcağına. Ben nasıl bakardım bir daha, Şerzan’ın bedeninden, Şerzan’ın düşlerine… O, omzuyla silueti belirsiz bir katilden koruyordu arkadaşlarını… Ve ben omuzlarından giriyordum bedenine, omzundan vurarak susturuyordum kavgasını, omuzlarından girerek katlediyordum düşlerini. Sonra o susuyordu, ben ağlıyordum. O yere düşmüyordu, ben ağlıyordum, sesimi yine kimse duymuyordu. Gözlerim kapanıyordu, hiç terk etmezcesine karanlıkla sevişiyordu göz kapaklarım. Şerzan’ın  düşlerine bakacak cesaretim kalmamıştı.  Gözlerimi açtığımda bir bilinmezliğe yol almıştı o güzel çocuk, yanımda bedeni yoktu; ancak o an, bütün gökyüzü onun düşleriyle kaplıydı…

Adı Şerzan’dı…

*https://issuu.com/azizm/docs/edergisubat2013

Bunu paylaş: