Nedir heykellerin bizden çektiği? – Ümran Bulut

Nedir heykellerin bizden çektiği?* 

Gerçekten    de    öyle,     nedir     bu     karalama     ya     da     Vandalizm?  Bizde heykeller aşağılanırlar, darbe alırlar, yazılıp çizilirler. Taşınırlar oradan oraya. Zamanın getireceği tahribe karşı korunmazlar, bakılmazlar. İnsanımızın acımasızlığına karşı koyamazlar ve sonunda yok olurlar. Yıllardır sürüyor bu. İstanbul Tophane’deki “İşçi” heykelini anımsayın. M. Ertoran’ın eserini. 1973’de yerleşti yerine, emeği simgeliyordu. Siyasi amaçlı bulunup tahrip  edildi. Sonrasında, hepimizin gözü önünde yok oldu, beton parçasına dönüştü.

Heykel sanatını bizde tanıyan yok. İnsanımız, gencimiz, çocuğumuz heykellere gerektiği biçimde yaklaşamıyor. Onlara bakmayı, değerlerine saygı göstermeyi öğrenemiyor.

Onlardan parçalar mı koparılmıyor? Yerlerinden mi edilmiyorlar? Aşırı bir biçimde yadırgan mıyor mu onlardan? Hepsine birden “evet” ne yazık ki; hem de hiç azımsanacak sayıda değil.

Bazen bir kaz heykelinden bile alacaklı hissediyor bizde halk kendisini. Bazen aşk heykelinin biçimselliğine takılıyor göz. Sorguluyor insanların duruşlarındaki görüntüyü. Estetikle, yaratmayla uzaktan yakından birliktelik yok dünyasında.

Beğenmiyor biçimi, emrediyor: “kaldırılsın”!

Şehirlerimizde heykele pek yer yoktur. Ama heykel Eskişehir’de yer bulmuş. Tüm şehir onlarla donanmış. Porsuk çayının etrafındalar, sokak başlarındalar, bina önlerindeler. İnsanlarla, çocuklarla birlikteler. Halk onları seviyor, onlarla ilgileniyor. Onları izliyor. Oradaki heykeller şanslılar, korunacakları belli.

Oradaki insanlar da şanslılar, sanatı kucaklayıp onunla olumlu birliktelik içinde bakış açılarını zenginleştirecekler, estetik duyarlılığın önemini anlayacaklar.

Hem güncel hayatta, hem de toplumsal girişimlerde, en etkileyici ortamlarda, bayramlarda seyranlarda, ister işçi bayramı olsun isterse başka, Eskişehirli heykeline saygılı davranacaktır.

Dünyanın her yerinde izlenme açısından bazı heykeller kuşkusuz diğerlerine oranla daha şanslı sayılılar. Önlerinden akıp giden kalabalıklar değişkendir onların. Tıpkı İstanbul Taksim Anıtı gibi yerlerinden memnundurlar. Ancak bu verimli hal, bazen de başlarına gelecek tehlikeden onları koruyamaz.

  1. Canonica’nın “Taksim Anıtı” ismini 1Mayıs 2009’da tarihe bir kez daha yazdırmış oldu. Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının tepelerine bir yığın insan çıkmış bayramı kutluyordu o gün. Coşkusunu oradan paylaşıyordu. İnsanlarımız, 1977’de Taksim’ de yaşanılan çok acı olayların ardından tekrar Taksim’de buluşmuştu. 31yıl sonra, bu kavuşmanın sevinci birçok karede sergilendi. Taksim Anıtı da bu arada nasibini alanlardandı. Görüntü, ne yazık ki, sanata gösterilmesi gereken saygıdan bihaber olunmanın resmiydi. Oysa bir anıtın platformmuş gibi kullanılması sanat eserine yapılacak haksızlıkların en kırıcılarındandır. Anıtı basamak bellemek ve üzerine tırmanıp kendini, varlığını göstermek, heyhat! Bu saniyelik bir davranış bile olamaz.

Kuşkusuz insanımızın anıtla bir alış verişi yoktu o gün. Onu görememişti bile. Bayramın, coşkunun ve sevincin paylaşılması işçimizi ve emekçimizi etkilemişti. Anıta zarar verilebileceği, sanat eserine duyarsız kalış sanki akıllara çok sonradan gelenlerdi. Bunun medyada gösterilip yadırganmamasından ise tüm toplumu eğiten yanlış bir ders çıktı. Burada coşku bir yana, sanat eserine karşı tavır bir yere deyip davranılmalı; gelecek senelerde ya da başka bayramlarda ve coşkularda ona sakince yaklaşılması gereği öğrenilmelidir.

Şimdilik yaşanılanı olumlu görmek mümkün değil velhasıl…

Heykeller bizlerle birlikte var oluyorlar, yakınız onlara. Ancak heykeller, saygın ve saygılı olunmaya değerdirler. Asla küçümsenemezler.

 

*https://issuu.com/azizm/docs/edergitemmuz2009

Bunu paylaş: