Belki Gazeller – Ahmet Ayberk Aykul

Bazen bana ne oluyor bilmiyorum. Bilmiyorum neden bazen uzun uzun daldığım boşluk, niye? Hor görüyorum kendimi kalbim hissetmediğinde, aklım biraz bile kendini yormadığında bazen, canımın boyuna sıkılmasından işte boyuna. Takvim yaprakları arasındaki boşluklarda aylar böyle geçiyor. O hor görüyü bile duymuyorum düşündüğümde ve düşünmediğimde de. Karşıdaki ev yansın istiyorum izlemeye mesela zor gelince sinemalara gitmek. Bütün arabalar patlasın istiyorum ben trafikteyken. Söz gelimi, bir kuşu yaralı görsem ölmek isterim oysa, insanlığa nefretim kabarır kusarım elimden bir şey gelmezse. Gel gör ki ne zaman bu boşluğu bulsam içimde, karşı komşu kanser olsun isterim eğer sabah işe gitmek için aynı anda kapıyı açtıysa benle. Bu boşluktan oluyor zaten ona buna duyduğum sapıkça ilgi de. Yoksa bir fahişe, üç fahişe, dört fahişe, sekiz fahişe bana ne. Ben işte yine bu kadar hissiz, bu kadar kayıp; bıraktım benliğimi perdesiz, yataksız, ateşsiz geçen garip bir ürüzgâra. Kendi kalbimle zamanım arasındaki sarkaç beni beklemedi. Bir olaylar zinciri ki, yıkılmam gerektiğini bildiğim oysa yine de gözümü kırpmaya bile yeltenmediğim içinde. Ölümler vardı, aklını çizenler oldu, çırılçıplak yatanlar, sokakta kaldırımlar üstünde. Sonra birden yorgunluk çöktü her yerime. Kim var orda dedim? Kimse ses vermedi. Bağırdım! Bağırdım çünkü ben bazen bağırırım da biraz. Kimse ses vermedi yine. Sırtımda yıllarca gezdirdiğim taşları ilk kez fark edip iplerini kestiğimde. Her şey işte böyle bir anda oldu sırf ben gidip bıyık bırakayım diye. Ki bıraktım da. Aklıma geldiğinde. İşte sonra zaten çöp gibi bir oğlan ip ince geldi götürdü seni de. Ben onu değil de kendimi öldüreceğimden korkardım. Yine de felaketim olamazdı ben hissetmediğimde. Yıllarca bekledim, ben fark etmeden hınçla doldu yüreğim. Derinlerinde güvenli yerler bulup da susturdum. O da beni susturdu işte. Yüzyıllar geçti o anların kişisinin üstünden. Doruklarında yaşadım, hayır şaka değil; gülmelerimi ve hırsı da hüzünlerimi de. Kalırsam kuduz olurdum mesela bir hukuk dersinden, burnum kaşınsa beni cinnet basardı belki de. Daha sonra şiirlerle doldurdum kendimi çünkü marangozdur babam benim de. Turgut Uyar’la gezdim, başladım Kars’tan vardım Cıbıltepe’ye oradan da te Edirne’ye. Anadolu’mun yüce dağlarının arkasındaki vilayetlerde, gittim de âşık oldum Çaykaralı bir güzele. Tek düz cümlem kalmadı benim sonra. Yoksa sahiden bana ne, bir seher vakti Aladağ üzerinden cenuba dizi dizi turnalar geçecekse. Tekrar her şey yoğunlaştı sonra işte. Bu kızı alamazsam çıkar şirpençe, şirpençe çıkar pençelerimde. Bir ırmak vardır ki içime içime akar Çaykara’da. En iyilerinden ölümler beklermiş bu ırmaktan su içenleri bir inanışa göre. Adını buradan almış Çaykaradaki o güzel kız işte. Bileceksiniz evet, herkes bilmeli! Gidip yetiştirmeliyim yetkili memurlara, gerekli belgelerle; gözleri şarkı söyleyen kaç kişi vardır ki bu memlekette? -Bilmem ama görüyorum ki yangın var, her yer ateşler içinde. “Yetiş ey keştibanım büsbütün yangın var denizde. Değil denizde yalnız cümle hep yangın var çölde de.” Yangındır sözleri dedim ben de yetkili memur beye. Bizi tutuklamalılar artık. Sibirya’ya sürmeli bizi devlet. Yalnız bizi sürmeli ama, zincirlemeliler sana beni. Hayır, ayrılmamalıyım göğsündeki iki beyaz gülden goncadan, aklıma kalaşnikoflar sokulmalı hatta sıyırıp geçmeliyim yüzünü senin. Ben en sevdalı yaşında bir delikanlıyım bugün. Sevdam da en eşkıyası olmalı sevdaların sadece bunun için. Beni bölmeli, dört kitaba pay etmeli, görüp bakılsın hemen içimdeki kâfirin sözlerine. Nepalli bir keşiş kadar aç bir Japon gibi uykusuz kalmalıyım ki aç ve uykusuz kalır mı onlar bilemem ki ben de. Görmediğimi bulmalıyım, bilmem neden neden neden neden! Aman bir ağrı ki sormayın boğazımda dinmeyen. Çaykaradaki güzel kız beni neden sevmeli niçin sevsin beni neden? Utanıp kızaran bir yüz olabilir mi gerçekten sesim istemeden sertleştiğinde yahut deliler gibi çarpan bir kalp olabilir mi gerçekten yanıma çekip bastırdığımda göğsünü kendi göğsüme. Mümkün mü birisinin beni beklemesi meraklar içinde, sözgelimi ben bir yere geç geldiğimde. Birinin merak etmesi beni ışıklı gözleriyle uzaktan beni izlemesi, yaklaşan topuk seslerimi nefesini tutarak dinlemesi? Hayır, katiyen inanmıyorum benim zamanımda bunun bir anlığına da olsa gerçek olabileceğine. Şu halde, sevecek ne olabilir ki bende? Her gün güzel gözlerine dalıp gidebilme hakkını bana vermesi için, doyumsuz ruhsuzluğumda ne bulunabilir? Vasatlığa yüz tutmuş gri hayatımda, gerçekleşmemiş düşlerimde, uyandırmaya korktuğum kirliliğimde ne ve nasıl kimsenin ilgisini çeksin, hatta benim bile? Hayır; gerçek değil hiçbiri. Ben sevemem ve sevilemem. Dokunmasın bana kimse. Beni tek başıma sürgünlesinler Sibirya’ya değil bu kez hayır çöllere. Hayır! Öpsün beni öyleyse. Kahvedir gözleri ama çalar yeşile yeşile. Baksın bana şarkılar söylesin gözleri. Isıtsın beni soğuk çöllerde. Tüm zamanların kâbuslarında ve gecelerimde.

***

Görsel: The Offering IIDenis Forkas

Bunu paylaş: