Raw: Kan ve Metamorfozların Estetiği – Burhan Tekçe

Sanat; hayatı taklit etmesiyle değil, hayat kadar gerçek olduğunu ve hayatın içerisinde deneyimlenen gerçekliğin etkisine ne kadar yakın olduğunu iğrençliğin zorlayıcı estetik deneyimiyle bizlere sunar.

Julia Ducournau, insanların çoğunlukla dışladığı ve göz ardı edilmesi gereken olarak değerlendirdiği iğrenmeyi estetize ederek sahnelemelerini kurmayı başarmış ve farklı bir anlatım tekniği ortaya koymuştur. Ducournau‘nun ilk yapıtı olan ve 2011 yılında ortaya koyduğu Junior adlı kısa filmde, 13 yaşında olan Justine‘nin vücudunun tuhaf bir metamorfoz geçirmesinin ardından genç bir kadın olmaya doğru ilerlemesi anlatılır. Yönetmenin yakın kadrajlarla ve plastik makyajla desteklediği bu metamorfoz, başlarda kahramanımız Justine tarafında da korkulan bir şey olsa da filmin ilerleyen dakikalarında aslında bu değişimin daha estetik olduğu düşüncesine doğru devinir. Bu film, yönetmenin iğrençliğin zorlayıcı estetiğini işleyiş biçimin başlangıcıdır.

Julia Ducournau‘nun ilk uzun metraj filmi olan RAW(Grave) kadınlık, cinsel uyanış ve kız kardeş bağı olmak üzere baş döndürücü, kanla ıslatılmış bir hikâyeyi bizlere sunuyor.

Raw, tüm ailesi veteriner olan ve onların izinden gitmek isteyen 16 yaşındaki Justine‘nin veterinerlik okulunu kazanmasıyla başlar. Ancak üst sınıfların acımasızca ve dini bir ritüel haline gelmiş olan törenlerine boyun eğmek zorundadır. Bu yüzden ailesi tarafından vejeteryan olarak yetiştirilmiş olmasına rağmen ilk kez çiğ tavşan eti yemek zorunda kalır. Bu durum filmin en önemli kırılma noktalarından birisidir. Çünkü Justine‘nin vücudu ilk kez yediği çiğ ete bir takım tepkimeler vermeye başlar. Justine’nin tepkileri aşırı ve fizikseldir. Vücudunun her tarafında kızarıklıklar baş göstermeye, et kemirmeyi arzulamaya ve cinsel olarak iştahlanmaya başlar.

Ducournau, buraya kadar olan süreçte izleyicinin güzellik algılamasını zedelemeye başlar. Film ile izleyici arasındaki ilişkinin simetrisini bozar; bunu da yine iğrençliğin zorlayıcı estetiğinden destek alarak yapar. Özellikle Justine‘nin soğuk jest ve mimikleri bu estetiği bir kez daha kanla besler. Justine‘nin çiğ et yemesinin ardından yaşadığı uyanış ve değişim belki de Ducourna’nın bizlere, bireye indirgeyerek anlatmaya çalıştığı toplumsal denetimin zayıflamasının, insan doğasında varolan bütün acımasızlığın bir tezahürüdür. Justine‘nin tek duygusal bağları olarak izlediğimiz ablası Alexia ve eşcinsel arkadaşı Adrien ile olan iletişimi de feminizm ile birlikte cinsel kimlik arayışının bir yansımasıdır. Alexia‘nın kardeşinin vahşiliğini bir morg odasında ete sarhoş ve susamış haliyle diğer öğrencilere sergilemesi aralarında kanlı bir yüzleşmenin kapısını açar. Bu sahneyi bireyin fizikselliğinin bir işgence olmasının metaforu olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. İrin, kan ve kemikten beslenen iki kardeş kendilerini doğaya karşı konumlandırmışlardır. Docournau açısından kadınsallığın akıllıca yeniden oluşturulması da diyebiliriz. Cinsellik, insan ile doğa arasındaki temas noktasıdır. Ayrıca bütün kültürlerde etrafı tabularla kuşatılmış bir kavramdır.  Adrien’i Justine ile olan ilişkisinde bir hataya karşı hiçbir zaman yargılayıcı olmayan bir karakter olarak görürüz. Justine’nin cinsel iştahlanmasıyla birlikte ikisi arasındaki ilişki biçimi değişir ve farklı bir konumda kendilerini bulurlar. Ancak bu durumda filmin son sahnesinde bizlere cinsellik yoluyla özgürlük arayışının yenilgiye mahkûm olduğunu gösterir.

Raw, izleyiciyisini iğrençliğin zorlayıcı estetiğine maruz bırakmasına rağmen başarılı görsel efekt ve ses kanalının kullanılmasıyla gerçekçilik kilitlerini birer et parçasıyla açar. Ducournau, filmini kanla kutsayarak denrinlik kazandırır. Aydınlanmanın da insanlara dördüncü bir boyut kazandıracağı kanısındayız, bu yüzdende aydınlanmanın saçtığı ışığın derinlerine doğru yolculuk ediyoruz.

*https://issuu.com/azizm/docs/azizmsanatedergi140

Bunu paylaş: