Nâzım’la Toplum İçin(de) Bilime – Çiğdem Ülküseven

Yaşamayı ciddiye alacaksın,

yani o derecede, öylesine ki,

mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,

yahut kocaman gözlüklerin,

                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda

                                    insanlar için ölebileceksin,

                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,

                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,

                        hem de en güzel en gerçek şeyin

                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde.

..

Nâzım Hikmet, SSCB’de piyoner kampını ziyaretinde, Kırım, 1952

Aydınlanmanın büyük şairi, kendisinin de dediği gibi tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret komünist Nâzım’ın, Yaşamaya Dair şiirinden etkilenmemek mümkün mü? Bir de bilimciysen, şiirin bu dizelerini daha derinlikli düşünürsün. İnsan doğasında bencillik olduğu savını ortaya atanların karşısında durur çünkü. Şiir burada bilimciyi laboratuvarından çıkarır, atıverir insanlığın içine ve der ki: “Bilim, toplum içindir!”

Kapitalist düzende bilim, yalnızca sermayenin iplerine bağlıdır. İnsan yararının hiçe sayıldığı yangın yerinde bilim, sermayeye alan açmak dışında hiçbir işe yaramaz. Varsayalım ki önümüzdeki mikroskobun okülerinden sermaye örneğine bakıyoruz. Gördüklerimiz; kimi zaman daha fazla kâr, kimi zaman askeri güç, kimi zaman da soru işaretlerinin kendine doğrultulmasını engelleyen ideolojik silah ve aynı zamanda hepsi olacaktır… Bugün sömürünün etkin olabilmesi için bilimsel teknikleri kullananlar, Soma’da göçük altında kalan işçilere de ambulans gönderenlerdir örneğin. Evrimi müfredattan ve aslında tüm ülkeden silip atmak isteyenler, evrimsel süreçle direnç kazanan bakterilere karşı önlem alırlar. Sözde fen lisesi açanlar; fizik ve matematik bir yerde biter, iman ve ahlak bizi ebediyete taşır diyenlerdir. Papaz eriğine gusül abdesti aldırıp imam eriği yapanlar, pestisit kullanmaktan vazgeçemezler. Geçtiğimiz günlerde yaşamını kaybeden kanser hastası Dilek Özçelik’e sadaka vermeye çalışanlar, kanser araştırmalarını desteklemeyenler ve birtakım tekellerin eline bırakanlardır. Türkiye özelinde verilen tezatlığı artırmak mümkün ama akıldan çıkarılmaması gereken önemli nokta; yaşananların yalnızca günümüz Türkiye’sinin değil, var olan dünya düzeninin sorunu olduğudur. Bilim yapanların ‘’nefes almak’’ adına gittikleri ülkelerden biri olan ABD’de evrim karşıtlarına karşı ciddi finansman sağlandığını bilmeyen yoktur herhalde. Ya da İngiltere ve ABD’de yürütülen bir araştırmada bilime ayrılan bütçenin %80’inin askeri amaçlar için kullanıldığını hep birlikte görüyoruz.

Kapitalizm, bilimi elinin tersiyle itemez; iterse dengesi şaşar, bu yüzden de ondan istediği ölçüde yararlanır. Bilim yapıcılar da kapitalizmin yarattığı sınırlar içerisinde hareket edebilir. Özgür araştırma ortamının olmadığı zeminde; bilim emekçilerinin akılları bölmelere ayrılmış, birer makine dişlisine dönüştürülmüştür. Tüm bunların sonucunda da kapitalizm; çevresine bütünlüklü bakamayan, nesneler arası ilişki kuramayan, kendi alanına hapsolmuş, üstelik hapsolmakta da herhangi bir beis görmeyen hatta hak gören, merak etmeyen ve doğal olarak soru sormayan, toplumun sorunlarıyla ilgilenmeyi hobi uğraşı zanneden bilim emekçilerini doğurmuştur. İdealizm virüsünün bizleri esir aldığı bu bataklıktan çıkmak için yeterince sebebimiz var aslında.

 Bizim kuvvetimizdeki hız,

ne bir din adamının dumanlı vaadinden,

ne de bir hülyanın gönlü yakışındandır.

O yalnız

tarihin o durdurulmaz akışındadır.

Bize karşı koyanlar:

maddede hareketin,

yürüyen cemiyetin ezeli kanunlarına.

Sükûn yok, hareket var

bugün yarına çıkar

yarın bugünü yıkar

ve durmadan akar

akar

akar

Bizleri karanlığa mahkûm eden tuğlaları bir çırpıda devirecek olan da Nâzım’ın dizelerinde akıp giden diyalektik materyalizmdir.

Marx ve Engels’in kapitalist toplumun çöküşünü öngördükleri ve bununla da yetinmeyip onun çözümlemesini ve değiştirilmesini teoriyle eylemin birliğine dayandırdığı felsefedir diyalektik materyalizm. Yaptıkları, insanlığın dünyayı kavrama ve ona egemen olma yolundaki en kararlı ve ileri adımdır. Diyalektik materyalizm ussaldır çünkü çözümleme yapar ve etkenleri ayrı ayrı ele alır, nedenler sonuçlarına dek izlenir, deneylere güven vardır, birtakım sezilerin ve ruhsal deneyimlerin karşısında durur. Diyalektik materyalizm kapsamlıdır çünkü toplumu üretim ilişkileri içerisinde ele alır, toplumun üretken üst yapısını oluşturan bütün bir ideolojiyi; bilimi, sanatı ve dini inceler. Diyalektik materyalizm değişimdir çünkü değişimin, bilinçle yön verilen insan iradesinin süregelen ekonomik ve toplumsal güçlerin etkileşimine bağlı olduğunu söyler. Diyalektik materyalizm eylem felsefesidir-filozoflar dünyayı çeşitli biçimlerde yorumlamakla yetindiler; asıl olan onu değiştirmektir sözünün sahibi Marx’ın felsefesinde düşüncenin ve eylemin ayrılmaz olduğu anlaşılmaktadır-. Umut felsefesidir de kuşkusuz; burada umudun dayandığı temel deneyimdir. Ve hepsinden önemlisi diyalektik materyalizm, işçi sınıfının felsefesidir.

..

Ve filozoflar dünyayı değiştirmeye başlamışlardır…

..

Sovyetler Birliği deneyimi, diyalektik materyalizmin de somut biçimde uygulandığı, bilimin toplum için(de) mümkün ve gerekli olduğunu gördüğümüz bir laboratuvar olarak önümüzde durmaktadır. Yaşanan bu deneyim, salt akla uygun iyimserlik değil gerçekleştirilmiş olgudur artık.

Bilimi, toplum için mümkün kıldıkları programın özünde; bilime insanlığın temel ihtiyaçlarını (giyecek, yiyecek, barınma) karşılayacak üretim araçlarının sağlanması görevinin verilmesi, bilimin akademik çevrede hapsolmaktan çıkarmak, bilimi seçkin aydınların tekelinden kurtarıp toplumun bir parçası ve uğraşı haline getirme isteği olduğunu görüyoruz. Diyalektik ve tarihsel materyalizmin uygulandığı koşullarda bilimin yapılabilmesinin “tarifi”, kapitalizmde yapılan bilimin reddiyesidir de bir bakıma. Sovyetler Birliği’nde yapılan bilimin tek gayesi onu, yığınların malı haline getirmektir. Çünkü bilimsel inceleme yapma ve bilimi uygulama olanağının neredeyse orta ve üst sınıflara özgü bir ayrıcalık olduğu ve çok seyrek olarak bu olanağı bulan işçi sınıfından kimselerin onların potasında eritildiği kapitalist ülkelerde bu mümkün değildi. İşte Sovyetler Birliği’nde bu tekel tamamen parçalanmıştır. Bilim insanlarının çoğunun emekçiler içinden çıkması, emekçilerin kendi sorunlarıyla ilgili bilimsel araştırmalara katılmaları sağlanarak bilim, tüm “halkın malı” haline gelmiştir.

Sovyet afişi: Üretim ve bilim birliğinin içinde ülkemizin geleceği vardır!

Örneğin, Sovyetler Birliği’nde bilime ayrılan bütçe 1 milyar rubleydi ki bu miktar ulusal gelirin %1’ni temsil etmektedir; bu tutar Amerika’da harcanan paranın üç, İngiltere’de harcanan paranın on katıdır. Üretim güçleriyle sıkı bağı olan bilim, kapitalist ülkelerdeki gibi üretimin kârlılığını artırmak için değil, doğrudan ya da dolaylı biçimde insani gereksinmeleri karşılamaktadır. İşçi üretim güçlerinin değişiminin ayrılmaz bir parçasıdır artık. İşçilerin, sanayide bilimden yararlanılması işine katkıda bulunmaya etkin bir şekilde teşvik edilmektedir ki kapitalizm koşullarında teori ile pratiğin birliği, akademik bilim insanları ve mühendisler arasındaki iş birliğiyle sınırlıdır. İşte Sovyet topraklarında bilim, artık lüks değil toplumsal dokunun bir parçası haline gelmiştir.

Çok açık ki Marksistler her zaman bilimin; halkın iç kanallarına girdiği, eğitimin ve kültürün yapı taşı haline geldiği bir toplum düşlemişlerdir. Sovyetler’de bütün okullarda diyalektik ve tarihsel materyalizm ders olarak okutulmuştur. Bilim hem pratik hem de teorik olarak ilk sınıflardan itibaren okullarda öğretilmiştir. Çocuklar için bilim laboratuvarları kurulurken yetişkinler için de açılan sergilerin ve müzelerin sayısında ciddi artış yaşanmıştır. Popüler bilim kitapları ve bilimsel literatüre sahip gazete yazıları da merakla takip edilmiştir. Gündelik yaşamın bir parçası haline gelen bilim, Sovyet vatandaşlarının temel becerisi oluvermiştir. Ve unutmayalım ki tüm bunlar, halkının yarısının yazılı bir dile sahip olmadığı, nüfusun neredeyse %80’inin okuma yazma bilmediği koşullarda gerçekleşmiştir. Böylece bilim, kapitalist ülkelerde cinayet veya spor haberlerinin uyandırdığı ölçüde bir ilgi uyandıracak hale gelmiştir.

Sovyet afişi: Şan olsun ilk kadın kozmonota!

“Ufku gördüm. Açık mavi, güzel bir şerit. İşte bu dünya. Ne kadar da güzel! Her şey çok iyi gidiyor.” Sovyetler Birliği’nde uzaya fırlatılan tekstil işçisi ve ilk kadın kozmonot olan Valentina Tereşkova’ya ait bu sözler. Bir tarafta tüm çıplaklığıyla yaşadığımız kapitalist düzende kot taşlayan tekstil işçisi, vahşice sömürülüyor ve sağlık önlemi alınmadığı için silikozis hastalığından iş cinayetine kurban gidiyorken diğer tarafta Martı (Valentina Tereşkova) adlı emekçi, insanın insanı sömürmediği işçi devletinde uzay hayalini gerçekleştirebilmiştir. Tarafımız neresidir?

Türkiye işçi sınıfına selâm!

Selâm yaratana!

Tohumların tohumuna, serpilip gelişene selâm!

Bütün yemişler dallarınızdadır.

Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir,

haklı günler, büyük günler,

gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan,

ekmek, gül ve hürriyet günleri ..

Şiirin yazıldığı tarihlerde Türkiye’de henüz işçi sınıfı ağırlığını hissettirmemişken Nâzım’ın bu dizeleri, işçi sınıfını ayağa kaldırmıştır. Elbette Nâzım, hayalciliğinden değil nesnel gerçekçiliğinden yollamıştır işçi sınıfına selamını… Siyasete şiirle müdahale etmiştir ve bu sayede “Nâzım Hikmet memleket, memleket Nâzım Hikmet” oluvermiştir.

Bize düşen de 116. doğum yılında Nâzım’ın rehberliğinde bilim, sanat ve felsefe ile toplumda yeni bir aydınlanmacı çıkış yaratmak. Nâzım’ın dediği gibi:

  Yaşadım diyebilmek için

..

Mecburuz…

Kaynaklar

  1. Yılında Büyük Ekim Devrimi, Yazılama
  2. Marksizm ve Bilim, J.D. Bernal, Evrensel Basım Yayın
  3. Bilimin Toplumsal İşlevi, J.D. Bernal, Evrensel Basım Yayın
  4. Bir Eylem Felsefesi, Evrensel Basım Yayın
  5. Bilim ve Gelecek Dergisi, Kasım 2017

*https://issuu.com/azizm/docs/azizmsanatedergi122

Bunu paylaş: