Stanislaw Lem ve “Kemokrasi” – Taylan Kara

Stanislaw Lem ve “Kemokrasi”*

Stanislaw Lem’in kitaplarında işlediği temalar ve ele aldığı sorular onu, bulunduğu varsayılan bilimkurgu edebiyat kategorisinden büsbütün ayırır. Onun temaları çok büyük ölçüde, yüzyıllardır tartışılan sonu gelmez metinlerle uzayıp giden felsefenin temel sorunlarıdır. Belki de aynı nedenden ötürü o da kendisini bir bilim-kurgu yazarı olarak kabul etmez. Bu tavrını son yıllarında daha da belirginleştirmiştir.

Lem’i, sadece bir bilimkurgu yazarı olarak tanımlamak, onun hakkında neredeyse hiçbir şey söylememektir. Felsefi soruları izleyen bilim-kurgu yazarlarının olması, bilim-kurgunun “ana akım” eğilimlerini görmemize engel olmamalıdır. Ne Mülksüzler kitabının yazarı anarşist-feminist yazar Ursula K. LeGuin, ne de hemen hemen bütün yapıtlarında “gerçek nedir?” sorusunu işleyen Philip K. Dick; her ne kadar bu yazarların bilimkurguyu “saygın edebiyat seviyesi”ne (o her ne demekse!) yükselttiği söylense de bilimkurgu yazınının “merkez”inde yer almazlar. Bilebildiğimiz ölçüler içerisinde bugün edebiyat dünyasında ikinci bir P. K. Dick yoktur, U. K. LeGuin de; ama Stanislaw Lem hiç yoktur. O halde yanıtını vermeye başladığımız soruyu daha açık bir şekilde soralım:

Stanislaw Lem ve kitapları niye bu kadar önemlidir? Bu soruya hakkıyla yanıt vermek herkesin harcı değil, bu metnin yazarının da… Ancak bu yazıda elden geldiğince Stanislaw Lem’in geride bıraktığı ve 20 milyonun üzerinde basılan kitaplarının temel karakteristik özellikleri ele alınacaktır.

Lem’in en başta gelen özelliği, bıkıp usanmadan, dönüp dolaşıp insanın evrendeki yerini işleyen öyküler anlatmasıdır. İnsanın kendisini her şeyin merkezine koyduğu o yaygın görüşü büyük bir acımasızlıkla yerden yere vurur. İnsanmerkezciliğin eleştirisi, birçok hikâyesinde ana ya da yan tema olarak kullanılan tipik bir Lem temasıdır.

O, insan uygarlığına hep dışarıdan bakar; milyarlarca insanın benimsediği en tartışılmaz “hakikatler” Lem’in baktığı mesafeden bakıldığında buharlaşır, en “nesnel” zannedilenlerin “öznel”, en “evrensel” zannedilenlerin aslında “yerel” olduğu anlaşılır.

Metinlerinde hemen daima, anlatılarının merkezinde olmayan bir ironi ve mizah vardır. Bu mizah, okuyucuyu kahkahalara boğmayı amaçlamaz -ama okuyucunun kahkahalara boğulması hiç de nadir bir durum değildir- ancak kahramanı gölgesi gibi sürekli takip eder ve genellikle de trajik olanın içindedir.

Lem, “büyük anlatı” iddiasıyla yola çıkmaz, “mükemmellik” onun en çok reddettiği şeydir. Hikâyelerinde büyük toplum projeleri ya da türlü mühendislikler, öngörülemeyen amaç dışı olaylara yol açar ve genellikle kötü sonuçlanır. Yıldız Güncesi’ndeki öykülerinin birinde güneşin oluşumu, buzul çağı ya da dünyanın iklimi, hep geçmişi düzeltmeye çalışan bir büyük projenin yol açtığı kazalar sonucu oluşmuştur.

Kitaplarında, yaşadığı zamanın çok ötesinde öngörüler vardır ve bunların bir kısmı on yıllar sonra gerçek olmuştur. Daha bilgisayarların gündelik hayata girmesinden yıllar önce 1964 yılında yazdığı kitapta “sanal gerçeklik gözlüğü” nü yazmış, “Phantomatik” kavramı ile sanal gerçekliği betimlemiştir. Henüz dar bir akademik çevre dışında kimseyi ilgilendirmezken bioteknolojiden, kuantum ışınlamadan, klonlamadan ya da “evrenin bir hiçlik dalgası olduğu” teorisiden bahsetmiştir.

1968’de yazdığı Gelecekbilim Kongresi kitabında psişik ilaçlarla sayesinde “kemokrasi” ile yönetilen bir toplum tasarlar. Bu kitapta, milyonlarca insanın izlediği popüler bir film olan Matriks‘ten tam 30 yıl önce “gerçek nedir?” sorusunu, bir bilgi felsefesi konusu olarak ele alır. Verdiği yanıtlar azdır, olanlar da karamsardır.

Bakış açısına, ince mizahıyla bile dengelenemez bir karamsarlık hâkimdir. Bu onun dünyaya bakışındaki en temel unsurlardan biridir.

Etik nedenlerden dolayı bir ateistim. Bir yaratıcıyı yaratısından tanıyacağınızı düşünüyorum. Dünya bana öyle acı verici bir şekilde birleştirilmiş gibi geliyor ki onun birisi tarafından kasıtlı bir şekilde yaratıldığını düşünmektense, herhangi biri tarafından yaratılmadığını düşünmeyi yeğlerim.” açıklaması onundur. İnsanın diğer memelilerden farkını “ahlaksızlık ve alçaklık sadece insana aittir.” diyerek açıklar. Bir söyleşide, insanlığın durumu ile ilgili bir soruya verdiği yanıt şudur:

Olanaksız bir koşuşturmanın içinde yaşıyoruz. 50 katlı bir gökdelenin çatısından atlamış bir adam gibiyiz ve şu anda 30. katta birisi eğilip soruyor ona ‘nasıl gidiyor?’ düşen adam cevap verir ‘şimdilik her şey yolunda’. Bizi nasıl bir şeyin ele geçirdiğini kavrayamıyoruz. Yüksek teknolojilere sahip oldukça onların ilerleyişindeki hâkimiyetimizi yitiriyoruz.”

Yıldız Güncesi kitabının 8. Yolculuğunda “birleşmiş gezegenler” kurulunda insan ırkı sınıflandırılırken şu tartışma yaşanır: Bir “garabet” (aberrantia) olan insan ırkı “kokuşmuş pelte” (monstroteratum furiosum” olarak mı adlandırılmalıdır yoksa “böcekgözlü sahtekâr” (artefactum abhorrens) olarak mı?

Birçok romanının temel çelişkisi, kahramanın yabancısı olduğu bir çevreyle olan ilişkisidir. Bu açıdan bir yazara benzetilecekse en çok Kafka’ya benzer. Solaris’te kahraman, dilini anlayamadığı bir gezegene gider. Yıldızlar’dan Dönüşkitabının kahramanı, yaşadığı zamandan 200 yıl sonrasına, her şeyin “mükemmel” olduğu dünyaya döner. Küvette Bulunan Günce kitabının kahramanı labirente benzeyen bir binada olan biteni anlamaya çalışır. Kafka’nın kahramanlarında çevreye bu yabancılık, bir gerilim unsurudur ve kahraman bu yabancılığı gidermeye çalışır. Oysa Lem’in kahramanlarında böyle bir çaba görülmez. Anlatıların sonunda bu yabancılık sorunu çözülmez de; genellikle evrenselleştirildiği ve bir insanlık durumu olarak ilan edildiği sezilir. Lem, o klasik şablona sokacak olursak az cevap verir, çok soru sorar; ama en çok bizim cevap diye bildiklerimizi yıkarak onların yerine kendi sorularını koyar.

Kitapları 27 milyon basılmış ve kırktan fazla dile çevrilmiş olsa da Lem hep anlaşılmadığından şikâyetçi olmuştur. Bir konuşmasında:

Sanki yarım asır boyunca Çince konuşmuşum izlenimine kapılıyorum. Çünkü kimse bir şey anlamadı; okundu ve anlaşılamadığı için unutuldu.” diyerek bunu dile getirmiştir. Solaris onun, en çok tartışma yaratmış olan kitabıdır.

Solaris romanının Andrey Tarkovski ve Stewen Soderbergh tarafından 1972 ve 2002 yıllarında çekilen iki ayrı sürümü Lem’in “anlaşılmama” yahut “yanlış anlaşılma” yakınmasını doğrular nitelikteydi. Bu yönetmenlerin her biri önemli yönetmenler olsalar da çektikleri Solaris, Lem’in yazdığı Solaris değildi.

Andrey Tarkovski’nin Stanley Kubrick’in 1968 yılında çektiği 2001 Uzay Macerası filmine yanıt diye çektiği söylenen (Bu varsayımın hangi kanıtlarla temellendirildiğini hala anlayamamışımdır.) Solaris filmi, Solaris kitabından çok başka bir anlayışı işlemekteydi. O kadar ki “Lem’in Solaris kitabı, bu iki filmden hangisine daha yakındır?” diye sorulacak olursa cevap muhtemelen Tarkovski’nin Solaris filmi değil Kubrick’in 2001 filmi olacaktır.

Lem, Solaris’i, “romanda yapmak istediğim şey, insanın var olduğunu anladığı, gücünün farkına vardığı fakat kendi insani konseptleri, düşünceleri ve imgelerine dönüştürmeyi başaramadığı bir varlıkla karşılaşmasını anlatmaktır” diye açıklamıştı.

Tarkovski’nin, Lem’in kitabından kendine özgü üslubuyla çektiği, uzun sekansları ve yoğun mistik göndermelerle dolu filmini Lem, bir “Suç ve Ceza” uyarlaması olarak yorumlar ve şöyle der: “Tarkovski ile ben aynı arabayı birbirine zıt yönlere çeken iki at gibiyiz.”

Soderbergh’in filmi ise Solaris’in bir anlamda “Hollywoodize” edilmiş halidir. Soderbergh’in film hakkında “aşkı biraz daha ön plana çıkardık” ifadesi üzerine, resmi internet sitesinde kendisinin “kesinlikle uzaydaki insanların erotik problemleriyle ilgili bir metin kurgulamadığını” söyleyip şunu eklemiştir: “Böyle bir amacım olsaydı kitabın ismi Solaris değil, Uzayda Aşk(Love in Outer Space) olurdu.”

Yetmişli yıllarda Solaris Türkçeye çevrilmiş olsa da uzun bir süre Lem, Türkçe okunamayan bir yazar olarak kalmıştır. Türkçede Lem kitaplarının yaygınlaşması 2000’li yılların başında İletişim Yayınevi’nin basımıyla olmuştur. Şu an Solaris‘in yeni baskısı ve Pinhan Yayınevi‘nin yeni çıkardığı Hayali Büyüklük adlı kitabı dışında kitapçılarda Lem’in hiçbir kitabı satılmamaktadır.

Bu kitapların Türkçeye çevrilerek okuyucuya tanıtılması elbette büyük bir kazanımdır ancak biri hariç bütün kitaplarının çevirileri İngilizceden yapılmıştır. Lem gibi sözcüklerle oynayan, bir yığın çok anlamlı kavram ortaya koyan, sözcükleri zorlayıp yepyeni anlamlar kazandıran, yüzlerce yeni sözcük uyduran bir yazarı, özgün dilinden değil bir başka dilden çevirmek (Lehçeden İngilizceye, İngilizceden Türkçeye) ne kadar özenli olursa olsun metinlerde ciddi anlam yitimine neden olmaktadır. Lem’in birçok okuyucusunun (sayısının hiç de az olmadığını biliyorum) uzun zamandır “Türkiye’de Lehçeden çeviri yapacak yetkinlikte bir çevirmen yok mudur?” sorusunu ben de paylaşıyorum. Lem en kısa sürede özgün dilinden çevrilmeyen kitaplarıyla birlikte çevrilmelidir.

Bu yazı “Lem bilimi”ne bir giriş bile değildir. Lem ile ilgili bir yazı çok daha detaylı yazılabilir, her kitabının sayfalarca ayrıntılı incelemesi yapılabilir.

Lem, son yıllarında artık kitap yazmayı bıraktığını söylüyordu. 27 Mart 2006’da Krakow’da öldü. Mezarı Krakow’da Salwator Mezarlığı’ndadır ve mezar taşının üstünde Çehov’un Üç Kız Kardeş oyununda geçen şu ifade yazılıdır: “Feci, quod potui, faciant meliora potentes!”*

* Ben elimden geleni yaptım, daha iyi yapabilen buyursun yapsın.

*https://issuu.com/azizm/docs/azizmsanatedergi106

Bunu paylaş: