Cinnete Dönüşen Nefret – Selin Süar

Cinnete Dönüşen Nefret* 

Henüz ebeveynlerine bağımlı ve hiçbir şey öğretilmemiş olan bir bebek suya bırakıldığında boğulacak sansanız da başını mümkün olduğunca yüzeye çıkarıp elleri ve ayaklarıyla ‘içgüdüsel’ tırmanma hareketin gerçekleştirip yüzmeye başlar. Bir de bakmışsınız ki aynı bebek aradan birkaç yıl geçince serilip serpilir, ama suya bırakıldığında ciyak ciyak bağırıp yüzmek istemez, boğulacağından korkar. Birilerini rol modeli olarak mı almıştır yoksa suda kötü bir anısı mı vardır; orası önemli değil; korkmayı öğrenmiştir artık. Korkunun onu öldürebileceğinin farkında bile değildir. Onu suya sokmak isteyenlere karşı çıkar, elinden geldiğince saldırganlaşır, işi inada bindirir ve en sonunda vücudunun yarısına kadar girebildiği sudan çıkıp bir köşede söylene söylene ağlamaya başlar. Aynı çocuk daha da büyüdüğünde öğrendiği korkunun üzerine gitmemişse büyüttüğü engel daha da köklü olmuştur, fakat bu kez arkadaşlara rezil olmak vardır işin içinde. Gülümseyerek doğruyu söyler veya çok diretilirse grup içinde birbirine hırlaşan köpekler misali kavga bile çıkabilir. Bilimsel bilgiler bile işe yaramaz, suyun kaldırma kuvvetinin var olması onun için önemli değildir. Ne ısrar, ne bir adım ötesini düşünebilmek, ne de karşısındakine güvenip biraz da karşı tarafı dinlemek zorunda olmak değildir neden; neden sadece korkudur.

Korku, nefreti, hırsı ve saldırganlığı da beraberinde sürükler. Çeşitli korkular ve onların derecelerine bağlı olarak bu duygular da paralel olarak şiddetlenebilir veya azalabilirler. Korkunun getirdiği bu temel üç hissin sonunda insan genel olarak kendine veya bu hisleri yönelttiği nesneye/kişiye baktığında yıkımı görür. Kendini   dışarıdan   gözlemlediğinde   ve   bilinçli   davrandığında yaptıkları, hissettikleri nedeniyle üzülebilir. Oysa bireyin elinde olmadan veya bilerek dışa vurduğu bu üçlünün kişide bıraktığı sonuç her zaman hüzün veya pişmanlık olmamaktadır.

Saldırganlık, insan ve hayvan dürtülerinde genel olarak savunmaya yönelik olarak ortaya çıkmaktadır. Joan Riviere ve Yılmaz Öner’in ‘İçimizdeki Kavga’ adlı eserinde saldırganlığa dair yapılan incelemelerde bireyin sözel olarak veya davranışa dökerek yaptığı eylemlerden haz aldığı da belirtilir. “Kan ve dehşet kokan filmler, öyküler, yarışmalar, tüyler ürpertici kazalar, canice eylemler vb söz konusu eğilimlerini başka yönlere saptırmayı öğrenememiş insanların tümünde şöyle ya da böyle heyecan uyandırır.”1 Saldırganlık, ayakta kalmak için sınırları  bilindikçe  doğal   ve   sonuçları  telafi  edilebilen  bir   dürtü  olsa da saldırganlığın kine, nefrete ve şiddete dönüşmesinde kırmızı alarm yanmaya başlar.

Şiddet, normalleştiğinde toplumda ciddi bir anormallik söz konusudur ve o toplumda yaşayan bireyler için tehlike var demektir. Günümüzde şiddete dair yayın içerikleri, haklı/haksız yaka paça götürülen ve (insanlığına sığmadığından olsa gerek) padişahların ve kralların bile yapmadığı keyfiyeti uygulayan zihniyetlere yaptırım uygulatabilecek sesi çıkarmamak, bilgisizliğinden mi  yoksa uzlaşmak istemediğinden mi, düşüncelerinizi aktarmak istediğiniz kişinin dönüp dolaşıp aynı noktaya gelebilecek kadar anlayış kıtı olması ve daha pek çoğu toplumumuzdan bize yansıyan görüntülerden…

Sıcak bir gün, Türkiye iktidara gelenler anlamında yine karışık. Bitmek bilmeyen koalisyonlar… Bu gündem hep aynı da, o güzelim yaz vaktinde ailemin dehşetle, kimi  zaman bağırarak, bazen gözyaşlarıyla, ama hep    yüksek tonlarda televizyona kilitlendiğini hiç unutamam… Kemal Atatürk’ün “Silin burayı haritadan!” diyecek kadar sinirlendiği ve üzüldüğü gerici hareket Menemen faciasından sonra şahit olduğumuz 78 Maraş Katliamının ardından, ‘muhasır medeniyetlere ermesi beklenen akılcı ve ilerici Türkiye’nin’ gerici, katil, cani vb bile denilemeyecek kadar insanı kelimesiz bırakan zihniyetinin ve bu zihniyetin bekçi kulübesinde atılan sopayı havada kapmak için bekleyenlerinin el ele verip gerçekleştirdiği SİVAS KATLİAMI veya MADIMAK OLAYI olarak tarihe dahi geçemeyen, çünkü geçmesi engellenen olayının üzerinden 17 yıl geçti de Türkiye’nin aklı büyüyeceğine, yıldan yıla daha ileri gideceğine daha da ufaldı.

İnsanlığın, kabaca söylersek, nefret eve saldırganlıkla başa çıkabilmek için yardımcı bir araç olarak geliştirdiği bir kurum var, yani DİN. Nefret ve saldırganlığın o denli çok çeşidi var ki, aklın alamayacağı kadar uzun zamanlardan beri var olan bu kurum, bu eğilimlerle başa çıkmakta yine yetersiz kalıyor.”2 Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından organize edilen etkinlik için dönemin Sivas valisinin (Ahmet Karabilgin) davetlisi olarak Sivas’a gelen ve Madımak Oteli’nde kalan pek çok sanatçı ve aydının yaydığı ışıktan Allah’tan korktuklarından bile daha çok korkan ve gözü dönen bir grup 2 Temmuz 1993 tarihinde Madımak Oteli‘ni ateşe vermiş, içeridekiler canlı canlı yakılmış, çıkmaya çabalayanlar da linç edilmek istenmiştir (Aziz Nesin ikinci kattan inerken itfaiye erinin Aziz Nesin’i tartakladığını kameralar olduğu gibi çekmişti).

Âşık Veysel gibi duyarlı bir insanın çıktığı memleketin alnına kara leke süren dehşet verici felaket bugün hâlâ anılmaktaysa da gericilerin ve korkakların kanlı ve    pis    ellerinden    dolayı    enine    boyuna    tartışılıp    gerçek      anlamıyla anıtlaştırılmadığı, bir ders olarak öğretilmediği için işte asıl katliam bizi bugüne dek getiren o 17 yıl içinde yapılmıştır. Sivas katliamı, Kanlı Pazar veya 78 Maraş Olayları gibi bilinçli şekilde tezgâhlanmış ve bu tezgâhın arkasında duranlar, sopayı havada kapanları da katlettikleri insanlarla beraberinde harcamıştır. Hoş, onlar ‘sahipleri’ için Tanrı yolunda doğru bir  görev yaptıklarını zannetseler de hiçbir kitabın, hiçbir inancı öğretemeyeceği ve kafalarının hiçbir zaman basmayacağı o tek korkuyu enselerinde hissedene dek ‘cinayet işlemenin hem kul hem de Tanrı tarafından asla affedilmeyeceği’ gerçeğini göremeyeceklerdir.

Nefret Suçları Kimin Sorunu?’3 adlı makalesinde nefretle beraber işlenen suçlarda tek sorumlu aramamanın gerektiğini belirten Melek Göregenli, “Bir  kişi ya da gruba, ait olduğu kimliği, inancı, politik görüşü, cinsiyeti ya da cinsel yönelimi gibi nedenlerle, farklı biçimlerde zarar verme amacıyla saldırılması sonucunda oluşan suçlar genel olarak nefret suçları olarak adlandırılmaktadır” olarak bu suçları tanımlıyor ve “Nefret suçları konusuyla ilgili her şey doğası gereği toplumsaldır; sadece saldırganların ya da mağdurların değil toplumun tümünün yaşama biçimiyle, toplumu oluşturan farklı grupların birlikte  yaşamaya ilişkin anlayışları ve bu anlayışın, ideolojinin sonuçlarıyla doğrudan ilişkilidir, dolayısıyla bütünüyle politiktir.”diyerek anlatımına devam ediyor.

Sivas Katliamında da olduğu gibi planlı olarak zarar verme arzusu, saldırganları kışkırtan ve saldırganların dâhil olduğu grubun söylemlerine eklemlenen önyargılar olmaktadır. Dolayısıyla insanı tehlikeli ve bencilce davranışlar yapmaya iten korkulara set çeken vicdan da bu noktada susar ve karşı grubun hiçbir  açıklaması,  hiçbir  düşüncesi  kabul  edilemez.  Bu  türden  bir uzlaşıma, hoşgörüye gerek bile görülmez, çünkü diğer gurubun  düşünceleri, söylemleri ona karşı olan bir diğerinin iktidarını ve varlığını tehdit ediyor olarak algılanır  ve dolayısıyla bu bire bir ‘yok olma’, ‘hiçe sayılma’ korkularından ibaret olan hislere, fikirlerle ayakta kalamama korkusu da eşlik edince ‘yok etme’ ile iktidarı koruma kaygısı git gide arttığında ‘galeyana gelme’ler kendini gösterir.

Sivas Katliamına yönelik korku, nefret ve saldırganlık üzerinden aktarmaya çalıştığım konunun başlığını yine İçimizdeki Nefret adlı eserin bir  ara başlığından seçtim. Cinnete dönüşen nefret olaylarında kalıcı olarak halkın üzerinde kalan psikolojik travmalar, devlete olan güvenilirliği de sıfıra indiriyor haklı olarak, çünkü bu tip olaylarda tüm oyunu tezgahlayan asıl ‘yapımcı’nın kim olduğu biliniyor ve toplumda ‘kendi vatandaşlarının canını hiçe sayan’ bu yapımcıya dair manevi bir kaos, büyük bir nefret yaşanıyor. -Hangi taraftan olursak olalım- ‘bir gün sıra bana da gelebilir’ korkusu ve bastırılmışlığıyla birey sinmeyi tercih ediyor ve zaten önemli olan da ideolojilerin, inançların gerçekten istenmeyen olaylara zemin oluşturması değil. ‘İstediğine inan, yeter ki ağzın kapalı kalsın, iktidarım sarsılmasın’ uyarısını bu travmalar ve olaylarla halktan her kesimin içine kazımak; aynı bir Yunan atasözünün söylediği gibi: “Barış zamanında ağzını kapalı, savaş zamanında ağzını çivili tut.

  1.  Joan Riviere-Yılmaz Öner, “İçimizdeki Kavga”, Belge Yayınları, İstanbul, Temmuz 1992, s.12.
  2.  A.g.e, s.57.

3. Melek Göregenli (2009). Nefret Suçları Kimin Sorunu? http://www.kaosgl.com/content/nefret-suclari- kimin-sorunu (17 Eylül 2009)

***

∞ Düşünceleriyle, Türkiye’mize kazandırdıklarıyla daima yaşayacak olan İLHAN SELÇUK gibi değerli aydınların güneşiyle yüzünü aydınlığa dönen gençler olarak bizler; ülkemizde daha nicelerini aydınlatmak,  nicelerine ışık olmak için onların bize öğrettiklerinin ardından daima gideceğiz. Bu dünyada olduğu gibi orada da ışığın bol olsun… ∞

*https://issuu.com/azizm/docs/edergitemmuz1010_198b133be93ff4

Bunu paylaş:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.